Son Yazılar
Ana Sayfa / Köşe Yazısı / Sonsuz Macera

Sonsuz Macera

Yüzüklerin Efendisini ilk izlediğimde 6 ya da 7 yaşındaydım. Okula gitmediğimi net hatırlıyorum. O an, öyle bir andı ki, sanki tüm o film hayatıma birden giriverdi. O çocuk aklımla öyle çok şeyler düşündüm ki sanki ben bir elftim, bir hobbittim, bir büyücüydüm (ama asla insan olmadım) ve Frodoya yardım eden hep bendim, hatta yüzüğü Hüküm dağına götüren…

Yüzüklerin Efendisi günlerimiz vardı bizim. Annemin Samsuna gittiği günler (biz Bafra’da otururduk)… Babam, abim ve ben. Babam “hadi bilgisayarın başına” dediğinde ikimiz de “neden” diye sormazdık, bilirdik çünkü. Sadece olabildiğince hızlı koşar ve bilgisayarın dibinde bulurduk kendimizi. Kalbim güm güm atardı. Pür dikkat kesilirdim aslan kükremesini bitirirken çünkü biliyordum o harika müziğin beni benden alacağı zamanın geldiğini ve Galadriel’in o muhteşem sesini duyacağımı. Delirirdim, o yaştaki bir çocuktan beklenmeyecek bir heyecan içerisinde olurdum, sandalyede zor otururdum. Babam kızardı çoğu zaman çığlıklarıma ama içten içe gülerdi de heyecanıma, bilirdim. Ah o heyecan. Ne mümkün anlatmak… Her sahnesi mıh gibi aklıma kazınmışken her seferinde aynı heyecanı yaşamak… Göz ucuyla abime ve babama bakardım. Aklım almazdı, nasıl öyle ciddi, kıpırtısız, ifadesiz izleyebilirlerdi? Bense her sahneyi yaşardım içimde, her sahnedeki kahraman bendim, tüm tehlikeleri ben atlatırdım, tüm ölümleri ben yaşardım, tüm mutlulukları… Bazen de korkardım çünkü babam sesini çok açardı, belki de o heyecanı yaşayabilmemiz içindi, ne yapacağını iyi biliyordu. Nazgullardan hoşlanırdım mesela ama o müzikle beraber korkunç görünürlerdi bana. Hayatımda korkumdan bu kadar zevk aldığımı hiç hatırlamıyorum. Çok iyi anımsarım babam bazı sahnelerde durdurur ve bizimle iki büyük adammışız gibi o sahneyi tartışırdı. Ayrıntıları gösterir ve fikrimizi sorardı. Dünyalar benim olurdu o zaman, bayılırdım o sohbetlere. Bir büyük yerine konmaktan çok böyle bir hikayeye dahil olduğum içindi mutluluğum. Babam da bunu farkında olacak ki sık sık tekrarlardı bunu. Annem de katılırdı bazen bize. İşte o zaman ben filmde olup biten her şeyi anneme açıklamayı borç bilirdim kendime. Her sahnede söyleyecek bir şeyler bulurdum, açıklayacak çok şey vardı, hepsini bilmeliydi annem, benim yaşadığım heyecanı o da yaşamalıydı. Ama hayal kırıklığına uğrardım. Annem ya beni susturur, ya da geçiştirirdi. Donuk gözlerle izlerdi. Nasıl olurdu heyecanlanmazdı, aklım almazdı. Tabi ben susturulamazdım. Ve bizim bu Yüzüklerin Efendisi günlerimiz her ay, bazen 2 haftada bir, hatta bazen haftada bir tekrarlanırdı, hiçbir sıkıntı belirtisi göstermeden, ilk günkü heyecanıyla…

Büyüdükçe olgunlaşıyor insan tabii. Şimdi 18 yaşındayım ve ben hala her hafta izlerim Yüzüklerin Efendisini. İlk izlediğim zamanki heyecanımdan bir şey kaybetmeden, aynı gümleyen kalple, aynı mıhlanmış gözlerle… Peki ne değişti? Tabi ki ilk izlediğim zamanki düşüncelerimle şimdiki düşüncelerim bir değil (harika bir yapıt olması dışında). İlk zamanlar ben sadece izliyordum ve hayal kuruyordum. Her sahneyi yaşıyordum ve her heyecanı tadıyordum. Şimdi; heyecanım aynı dorukta, ancak farklı olan bir şeyler var: düşünmek ve sorgulamak. Zaman geçtikçe sadece izlemek benim için yeterli olmamaya başladı. Beni tatmin etmeyen bir şeyler vardı. Sıkılmış olamazdım bu imkânsızdı. İşte o zaman anladım neden ilk zamanlar benim yerimde oturamamama rağmen abimin ve özellikle babamın sessiz sakin izleyişlerini. Düşünüyorlardı. Anlamaya çalışıyorlardı. Ve bende bunu yapmaya başladığım zaman tam anlamıyla bir şok geçirdiğimi söyleyebilirim. Beynim birdenbire müthiş bir bilgi karmaşıklığı ve soru işaretleriyle dolmuştu. Aman Allah’ım. Bu nasıl bir filmdi? Bu nasıl bir dünyaydı? Ya bu Tolkien nasıl bir adamdı? Aklım almıyordu. Nasıl yapabilirdi, nasıl yeni bir dünya, yeni ırklar, yeni diller oluşturabilirdi? Sorularım çoktu lakin cevaplayacak kimse de yoktu. Açıkçası ben her şeyi bildiğime dair kendime o kadar inanıyordum ki kimsenin rehberliğini, öğretmenliğini istemiyordum. Sanki kimse benim kadar bilemez hele benim kadar asla sevemezdi. Ancak sorularım beni delirtiyordu. Tek bir kişiyle konuşabilirdim bu konuda, tek bir kişiye güvenebilirdim: Babam. Ancak bazı nedenlerle onunla bu konuda hiç konuşamadım. O akıl yürüttüğümüz sohbetleri bir daha gerçekleştiremedim. Ve sonra ben değiştim. Büyüklerim ergenliktir diye geçiştirdikleri dönemde işte ben bununla uğraşıyordum, sadece bununla. Kimse bilmiyordu ve kimse anlamıyordu. Kendimi birden Frodoyla bütünleşmiş buldum, ben de tek başımaydım ve bunu kendim çözmeliydim. Evet, komik olabilir, ama ben bunu böyle bir takıntı haline getirmiştim işte, ölüm kalım meselesiydi benim için. Keyif veren bir acı gibiydi.

Sırayla başladım işe. Kitaplarla. Her kelimesini dikkatle okudum, tüm Orta Dünya haritalarını kafama kazıdım, tüm karakterleri… Her bölümün sonunda o malum “haa “ sesini çıkarttım ve her bölümün sonunda hayranlığımı ve bilgilerimi ikiye katladım. Yavaş yavaş cevaplar beliriyordu. Demek ki sır kitaplardaymış, Tolkien’in kendisindeymiş, onun hayallerindeymiş. Kitaplara sığamadım, interneti alt üst ettim. Her yeni bilgide dünyalar benim oluyordu. Ve her yeni bilgi karakterime bir şeyler katıyordu.

Mutluydum. Sorularım cevaplanıyordu. Tabi ki hala Tolkien’in nasıl bu kadar muhteşem olabileceğini aklım almıyordu ya, neyse. Ve sıra geldi tüm o -benim gibi- Yüzüklerin Efendisi delisi insanların klasik zamanına. Bir elimde kitap, bir elimde not kâğıtları ve kalem, karşımdaysa kitabını okuduğum film. Her sahneyi buldum kitapta, tekrar tekrar okudum. Her kitaba bağlı kalmadığı sahne için kızdım Peter Jackson’a ve her muhteşem bir şekilde görüntüye döktüğü cümleler için övgüler yağdırdım. Saatlerimi günlerimi bu şekilde geçirdim. Aynı heyecanla, farklı düşüncelerle… Ve bu aşamada bitti. Ee? Sırada ne var?

İşte buna felsefe deniyor. Artık yeterli bilgiye ve olgunluğa ulaşınca ve tabi ki ilk zamanki ilgin ve heyecanın olduğunda izlemek ve okumak yeterli gelmiyor. Bu aşamadan sonra sen Tolkien oluyorsun-ne mümkün- ve kitabı baştan yazıyorsun. Sen P.J oluyorsun ve filmi baştan çekiyorsun. Burası niye böyle, burada neden böyle dedi, bu niye iyi, bu niye kötü, bu niye öldü ,hatta, bu niye ölmedi..? Hepsine bir kılıf buluyorsun sen tatmin edecek. Ve her seferinde hayranlığın daha da artıyor. Gitgide Tolkien’in insanüstü güçleri olduğunu düşünüyorsun. Bu kadar kurgunun ve hayalin imkânsız olduğunu… Sonra fark ediyorsun ki o “imkânsız” senin karşında duruyor. Yıllardır ona bakıyorsun, kendini bildin bileli. Onunla yatıp kalkıyorsun onunla yaşıyorsun. Ve bir de bakıyorsun ki o “imkânsız” senin hayatın oluvermiş.

Macera bitti sandınız değil mi? Ama hayır. Ve geldik son ve sonsuz aşamaya. Duygusal aşamadır bu da. Bütün duyguları bir arada yaşadığın an. Öfkenin ve üzüntünün ağır bastığı an. BİTMEMELİYDİ! Diyorsun. Böyle bir dünya bitmemeliydi. Saçmaladığını farkındasın ama engel olamıyorsun. Öfkeden deliriyorsun ve üzüntüden. Evet evet, Tolkien’e olan öfkenden. Hayran olduğun kişiye, ustana, idolüne, üstadına. Bitirmemeliydi, böyle bir hayat, böyle bir dünya bitmemeliydi. Tolkien bitiyor bu sefer P.J alıyor öfkenden nasibini. Daha uzun yapsaydın nolurdu sanki?! Lanet olsun tamam hikâyeye bağlı kalmasan da olur yeter ki daha uzun olsun, bitmesin. Öfken üzüntüye dönüşüyor, hatta ağlıyorsun. Çünkü bitenin kitap ya da film değil, o içinde yaşadığın hayat olduğunu farkındasın. Şimdi ne olacak? Yaşanacak ne kaldı?

Ve hoop! İmdadımıza yetişiyor P.J. Sevgili üstadımızı hortlatıyor adeta ve yaşanacak yeni bir şey katıyor hayatımıza: HOBBİT. Tüm hikâye baştan başlıyor. Ben yine 6 yaşında oluyorum. Anlatılamaz bir heyecanla. Bize yaklaşık 4-5 sene daha veriyor P.J yaşamak için. Tabi bizi yine öfkelendiriyor ara ara ama biliyoruz ki bulduğumuz yerde boynuna atlar teşekkürlere boğarız. Minnetimizi gösterecek davranışlara ve anlatacak kelimelere sahip değilizdir. Biliyoruz ki o da bizden biri, o da bu hayatın bitmemesini istiyor, o da Tolkien’i seviyor, biz de onu seviyoruz, o da bizi seviyor.

Sona yaklaşırken, hani her hikâyede çıkar ya uyuz biri ve der “Eee Hobbit te bitecek bir gün’”. Eminim bütün Tolkien hayranları aynı cevabı veriyor. “Bizim Silmarillionumuz var, Hurinin Çocukları’mız var, Bitmemiş Öykülerimiz var. Bizim bizi düşünen bir üstadımız var, bizim Tolkien’imiz var. Bizim Peter Jacksonumuz var. Tolkien’in muhteşem eserlerinden ve P.J’in profesyonelliğinden bize bir ömürlük hikâye çıkar. Ha onlarda mı bitti? Bizim bir Tolkien’imiz daha var. Onunla aynı kanı taşıyan, aynı hayal gücüne sahip, onun hamurunda yoğurulmuş, aynı kaleme sahip olan biri… Silmarillion’un sonunu getiren, muhteşem bir dünyanın taslağını bitiren… Biz onu da seviyoruz, ona da minnettarız ve ona da güveniyoruz.

Tolkien’in yarattığı soylar tükenmez. Kendi soyuysa, hiçbir zaman tükenmeyecek…

“Bu anlamsız, acımasız, insanların kalplerinin ve hayallerinin karardığı dünyada bize yaşanabilecek bir dünya oluşturduğun için sana minnettarız.”
Teşekkürler, tüm hayallerin için…

Yazar: larien culnamo

Mutlaka Okuyun!

Yıldız Savaşları Kaldığı Yerden Devam Ediyor: Star Wars 8 Teorileri

NOT: Okuyacağınız Yazı Star Wars Serisi ile İlgili Spoiler İçermekle Birlikte Henüz Vizyona Girmemiş Olan …

Bir Cevap Yazın

Hızlı Giriş Yap:



E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir