Son Yazılar
Ana Sayfa / Röportaj / Çiğdem Erkal İpek Röportajı

Çiğdem Erkal İpek Röportajı

Çiğdem Erkal İpek

Çiğdem Erkal İpek Kimdir?

Çiğdem Erkal İpek, 1963 yılında Aydın’da doğmuştur. 1 yaşından beri İzmir’de yaşamaktadır. Ege Üniversitesi’nden mezun olmuştur. Evli ve iki çocuk annesidir. İzmir’de küçük bir sahaf dükkânı vardır. Eşi müzisyendir.

Meşhur Çevirileri: Yüzüklerin Efendisi, Yerdeniz Serisi, Ejderha Mızrağı Destanı

Çevirmenlik mesleğine nasıl başladınız? Bu mesleği tercih etme sebepleriniz nelerdi?

Liseye giderken kuzenim bir tiyatro topluluğuna devam ediyordu. Oynayacakları oyunu seçeceklerdi. Herkes bir teklifle gelecekti. O da Türkiye’de oynanmamış, güzel bir eser istiyordu. Ben de İonesco’nun “Amedee or How to Get Rid of It” adlı tiyatro eserini Türkçeye çevirmiştim onun için. Tabii bu çok salakça ve çocukça bir şeydi. Çünkü eserin aslı Fransızcaydı. Ben İngilizce çevirisinden Türkçeye çevirmiştim. Bunu hiç düşünmemiştim. Zaten başka bir oyun seçilmişti oynanmak için ama benim çevirinin seçilmemesinin nedeni yukarıda söylediğim nedenle değildi, arkadaşlar yeterince “politik” bulmamışlardı. Yani ilk ciddi çeviri çalışmam odur ve beni çeviriyle tanıştırmıştır.

Çevirmen olma nedenime gelince. İçten gelen bir şey. Yazmak yani. Ben çevirmenliği yazarlıktan çok ayıramıyorum. Tabii teknik çevirilerden bahsetmiyorum. O farklı bir kol. Fakat edebi çeviri dediğim gibi içten gelen bir şey. Durduramıyorsunuz. Bazı şeyler sizi dürtüyor ve kendilerini sizin vasıtanızla var ediyor. Bir de tabii paylaşma dürtüsü. Hislerinizi, düşüncelerinizi, öğrendiğiniz, kavradığınız bir şeyi diğerleriyle paylaşma dürtüsü. Çevirmenlik bir yerde kolaycılık. Ama ne açıdan? Yazacağınız şeyin yayınlanması daha garanti. Zaten bilinen bir şeyi çeviriyorsunuz. Yayın evi de zaten basacağım diyor. Ama yeni bir şey yazdığınızda onu yayınlatmak için uğraşmanız lazım. Bu mesela, benim gözümde çok büyüyen bir şey. Hani kendinizi pazarlamanız lazım. Zor. Ama diğeri daha kolay. Daha aşağıdaki bir soruyu da şimdiden cevaplayayım: Yazdığım şeyleri yayınlatmayı düşünüyorum ama bunları pazarlamak için koşuşturmaya gücüm olduğunu hissettiğim zaman. Yazdığım bir bilimkurgu roman da var mesela, bekleyen.

Çevirmenlik hayatınıza ilk olarak hangi kitabı çevirerek başladınız?

Çevirmenlik hayatımda ilk çevirdiğim eseri yukarıda anlattım. İlk basılan çevirim (Ticaret Gazetesi’nde çevirmen olarak çalıştığım bir ayda çevirdiğim ve basılmış olan ticari metinler hariç) Orhan Burian’ın kaybolmuş bir makalesidir. Belleten’de yayınlanmıştı.

Çeviri yaparken en çok nelere dikkat edersiniz?

Bilmem. Hiç düşünmedim. Yani önüme metni, elime de klavyeyi aldığımda, “hımm şimdi şuna dikkat edelim,” diye düşünmüyor insan. Tek bir şey yok çünkü. Birçok şey var. Örneğin, asıl yazarın üslubu çok önemlidir benim için. İngilizcesini okuduğum zaman hissettiklerimi, Türkçesini okuyan birinin de aynı şekilde hissetmesini isterim. Çeviri kokmamasını isterim. Falan filan.

Şimdi bir örnek vereyim. Bir keresinde İngilizce bir polisiye okuyordum. Şu anda ne kitabın ismini hatırlıyorum, ne de yazarını. Fakat İngiltere’de sonradan zengin olmuş, biraz görgüsüz, özenti bir ailenin evinde geçiyordu roman. Oradaki hizmetkâr tarafından anlatılıyordu. Katilde oydu zaten. Hizmetkâr orta yaşın biraz üzerinde, tam bir İngiliz. Tutucu, cahil biri. Bu aileden nefret ediyordu. Ve özellikle özenti halleri onu gıcık ediyordu. Mesela akşam yemeği için aşçıya tuhaf tuhaf yemekler yaptırıyorlardı. Sırf züppelik olsun diye: Yaprak sarması yaptırıyorlardı örneğin. Normal bir İngiliz ailesi gibi bonfile yemiyorlar diye çok kızıyordu hizmetkâr. Böyle zengin şımarık insanlar, acayip acayip yemekler yiyorlardı yani. Bu kitabı çevirseydim ne yapardım, diye düşünmüştüm. Çünkü orada hizmetkâr kadının hissiyatı bu: Şımarık zengin insanlar ne yapacaklarını şaşırmışlar, egzotik olsun diye acayip, duyulmadık, saçma sapan şeyler yiyorlar: Üzüm sarmaşığının yaprakları. Bir İngiliz için asma bu demek çünkü: Üzüm sarmaşığının yaprağını doldurup tuhaf, duyulmadık bir yemek yapmak. Fakat bu tuhaf, duyulmadık yemek bizim her evde pişen yaprak dolması. Şimdi metne sadık kalıp yaprak dolması, diye çevirseniz Türk okur, nesi acayip ve züppece bu yemeğin der. Öte yandan bizim sofralarda şımarık zenginlerin yediği yemek yaprak dolması değil, bonfiledir. Tam tersi yani. Şimdi yazarın yaratmak istediği hissiyatı yaratmak için çevirirken hizmetkârın sinir olduğu acayip yemeklere ne bileyim böfstrogonof deyip, “normal bir İngiliz ailesi” yerine “normal insanlar gibi” dolma falan yemiyorlar, derdim herhalde. Yani bence önemli olan “hissi” doğru vermek. Bazen söylenen şeylerin tam tersini söylemek de icap edebilir.

Galiba benim için en önemli şeylerden biri bu.

Çeviri yaparken sizi en çok neler zorlar? Bu zorlukları nasıl atlatırsınız?

Kötü bir metin. Metinde mantık hataları. Çünkü bunları da çevirmek zorunda kalıyorsunuz. Bile bile salakça, kötü cümleler yazmak çok zor. Çünkü siz yazamadınız, siz çeviremediniz zannediyorlar. Atlatmak da mümkün değil. Onun dışında zorluk dediğiniz şeyler bu işin eğlencesi bence. Çözülmesi gereken küçük bilmeceler.

Şu an çevirmekte olduğunuz bir kitap var mı?

Şu anda çevirmiş olduğum iki kitap basılma aşamasında. Doğu Batı yayınlarından çıkacak. Biri “Levant Kumpanyası Tarihi”. Önemli bir tarih kitabı.
İkincisi “Mit-Mitya” adında, Hint mitolojisini anlatan harika bir kitap.
Henüz yeni bir çeviriye başlamadım. Yazmakta olduğum bir roman var, onu bitirmeden çeviri yapmayı düşünmüyorum.

Bir kitabı çevirmeye nasıl karar verirsiniz? Kitaptaki ne gibi özellikler sizi cezp eder?

Her şeyden önce sevmem lazım, diyeceğim ama bazen insan sevmediği şeyleri de çeviriyor. Ya da az sevdiği.

Yüzüklerin Efedisi’ni çevirmeye nasıl karar verdiniz?

Kitabı çok sevince çevirmek istedim. Galiba Allah’ın sevgili kuluymuşum. Bana nasip oldu onu çevirmek. İlk başta tek bir çekincem vardı. Bu kitabın çevrilebileceğine emin olamadım. Yani “ben yaptım oldu” olmuyor. İnsan yapıyor da, bir başkasının okuyup “olmuş” veya “olmamış” demesi lazım. O yüzden önce “Elrond Divanı”nın olduğu kısmı çevirdim. Orda herkes ve her dil vardı. Metis’e yolladım. Onlar okudular, “olmuş” dediler ve devamı geldi.

Yüzüklerin Efendisi’ni çevirirken herhangi bir konuda zorlandınız mı?

Hiçbir konuda. Zorlanma göreceli bir kavram.
Yani “zor”la kasıt ne? Evet, cümleler uzundu. Metin üzerinde çok çok düşünmek lazımdı. Kelimelerle çok oynamak lazımdı. Çok sözlük, hatta Divanü Lügat-it-Türk’ü falan da kullanmam icap etti. Ama bunlar bana zorluk gibi gelmiyor. Çünkü çözülebilir şeylerdi. Uğraştırdı. Ama uğraştırdığı kadar da zevk verdi. Öğrendim. Mutlu oldum. Yok, zorlanmadım.

Yüzüklerin Efendisi üçlemesinde okurken veya çevirirken en keyif aldığınız bölüm hangisiydi?

Ayırt edemiyorum.

En sevdiğiniz Tolkien illüstrasyon sanatçısı kim? Ve en sevdiğiniz Orta Dünya illüstrasyonu hangisi?

Hiç biri. Hiç ilgilenmedim ve hiç bilmiyorum. Nedenini daha önce de bir röportajda anlatmıştım, yine anlatayım.

Bu hem film, hem de illüstrasyonlar için geçerlidir. Bu kitap, her masal gibi tamamen okuyanın veya dinleyenin hayal gücüne hitap eder. Bu güç sınırsızdır. Ve bir güçtür emin olun. Bunu bir illüstrasyon veya görsel herhangi bir vasıta ile sınırlamak insan gücünü esir etmek demek, gibi geliyor bana. Çünkü okurken insan, diyelim bir “elf” tahayyül ediyor. Anlat desen, tam anlatamazsın. Şuna benziyor dersin ama tam o değildir. Çünkü somut değildir. Ama diyelim ki bir ressamsınız. Ve hayalinizi somutlaştırdınız. Ama somutlaştırmış olduğunuz sadece sizin hayalinizdir. Benimki değil. Bunu yayarsanız, beni etkilersiniz. Benim hayalime sınır çizmiş olursunuz. Hâlbuki görsel olmayan anlatılar, romanlar, şiirler, hikâyeler ve özellikle masallar, sınırlandırılmamalıdır. Herkes kendi dünyasını, kendi hayalini kendi yaratabilmelidir. Sizin yerinize bir başkası, kendi hayalini size dayatır o zaman. Ben bunu sevmiyorum. O yüzden de hiçbir illüstrasyonuna bakmadım, bilmiyorum.

Üçlemeyi çevirdikten sonra, diğer Tolkien kitaplarını çevirmeyi düşünmüş müydünüz?

Bu konuda teklif geldi fakat biz Metis’le başlamıştık bu işe, teklif başka bir yayın evinden gelince, bu teklifi kabul etmek bana Metis’e ihanet etmek gibi geldi ve kabul etmedim.

Tolkien’in kitaplarının bu kadar sevilmesini siz neye bağlıyorsunuz?

Masal olmasına. Güzel bir masal olmasına. Masallar kadar doğruyu anlatan başka bir yol daha yoktur. Belki bir de çocuk oyunları!

Peter Jackson’ın uyarladığı üçlemeyi, ‘Tolkien’in ruhunun hiç anlaşılmadığının en güzel göstergesi’ olarak yorumlamıştınız. Bunu biraz açar mısınız?

Ne zaman ve neye cevaben söylediğimi hatırlamıyorum fakat şu kadarını söyleyeyim: Her şey bir yana, film Noel’de vizyona girdi. Bu yeter. Çünkü kitabın en önemli özelliklerinden biri, kitapta geçen hiçbir ismin İncil’den alınmamış olması. Şimdi Türkçede biz bunu o kadar fark etmiyoruz. Çünkü bizde Ayşe, Emine, Mehmet, İsa vb. isimler kadar Mert, İnci, Mercan vs. isimler de çok. Yani Kur’an’da bulunmayan çok fazla isim var Türkçede. Orantısal olarak bu İngilizcede daha az. O yüzden o kadar kapsamlı bir kitap yazıp, İncil’den hiç ama hiç isim kullanmamış olmak kendi başına bir mesaj zaten. Siz tutun adamın o kadar zahmetlere katlanıp hiç İncil’den isim dahi kullanmadan yazdığı kitabın filmini çekip Noel’de vizyona sokun. Bu nasıl bir anlayıştır? Paragözlük.

–Abi en çok parayı ne zaman kırarız, ne zaman vizyona girse?

–Christmas tatilinde abicim!

Sizce Tolkien de benzer bir haleti ruhiye ile mi yazmıştı o romanı?

Aralık ayında gösterime giren Hobbit üçlemesinin ilk filmi Beklenmedik Yolculuk’u izlediniz mi? İzlediyseniz filmi nasıl buldunuz?

Bunca laftan sonra sizce izlemiş miyimdir?

Çevirdiğiniz kitaplar arasında sizin favoriniz hangisi? Neden?

LeGuin’in tüm kitapları ile Yüzüklerin Efendisi. Kendimi en çok onlarda buldum sanırım.

Fantastik kurgu dışında ne tür kitaplar okumayı/çevirmeyi seversiniz?

Bir sınırlamam yok. Ama masalları hep çok severim. Nerde masal kitabı bulsam alırım. Kim anlatsa dinlerim. Fantastik kurgu ve bilimkurgu da benim için masal. Ondan onları çok seviyorum.

Sahaf dükkânınızda daha çok Osmanlıca kitaplar bulunuyor. Osmanlıcaya merakınız ne zaman ve nasıl başladı?

Yıllar ve yıllar önce -yirmi beş yıl kadar önce hatta şimdi hesapladım da- İzmir Milli Kütüphanesine gitmiştim. Dede Korkut ile ilgili bir şey araştırmak için. Deli Dumrul ile Sofokles’in Alcestis karekterinin bire bir aynı olduğunu görünce, “Ulen bunu bir tek ben fark etmemişimdir herhalde, bu memlekette hem Sofokles hem Dede Korkut’u bi ben mi okudum,” diyerek, Milli Kütüphaneye gitmeye karar vermiştim ki, orada bu güne kadar yayınlanmış tüm Dede Korkut kitaplarını şöyle bir önüme alayım, önsözlerine bir bakayım, bakalım kimler Sofokles de okumuş diye düşündüydüm.

Önce beni kütüphaneye almadılar. Ancak akademisyenler İzmir Milli Kütüphanesine alınıyormuş. Ben biraz cazırdayınca, “O zaman üniversite mezunu olmanız lazım, diplomanızı getirin,” dediler. Tesadüf bu ya, ben de üniversiteden mezun olalı 4 yıl olmuş ve muhabbetle mezun olduğum üniversiteye bir daha gitmek zorunda kalmayayım diye gidip ne çıkışımı, ne diplomamı almıştım. Bu vesileyle gidip diplomamı alınca Milli Kütüphaneye girme izni verdiler. İkinci şoku, önüme açıp önsözlerini incelemeyi hayal ettiğim Dede Korkut kitaplarını vermediklerinde yaşadım. Her gün en fazla 3 kitap alınabiliyordu. Daha doğrusu istenebiliyordu. Mesela istediğiniz bir kitap eğer o anda bir başkası tarafından alınmışsa veya kaybolmuşsa, şansınıza küsüyordunuz. Ben tabii bu sefer cazırdamakla kalmayarak müdüre gittim. Dehşet içinde “nasıl ya?” diye sordum. Nasılı şuydu: İzmir Milli Kütüphanesi o kadar fakirdi, devlet baba onu öylesine üvey evlat ilan etmişti ki, eleman dahi çalıştıramıyorlardı. Dolayısıyla mümkün olduğu kadar iş yapmıyorlar, daha doğrusu yapamıyorlardı. Yalan değil, gerçekten hala da öyle. Hiçbir devlet desteği verilmiyor. Kendi yağıyla kavrulmaya mahkûm. Ne yazık ki yöneticileri de pek atılgan tipler değil. Her neyse müdür bey bana durumun ne kadar feci olduğunu anlatırken şöyle dedi: ‘Kütüphanede 4000’in üzerinde el yazması Osmanlıca kitap var. (O günlerde İngiltere’deki bir müzayededen tantanayla bir el yazması alınıp gelindiydi. Korkunç bir paraya. Hani bugünün parasıyla belki 500 bin lira veya bir trilyon gibi falan. Korkunç bir para) Bizdeki kitapların birkaç tanesi İngiltere’den alınan kitabın hattatı tarafından yazılmış. Biz daha bunların künyelerini bile okutamadık. Böyle bir paramız yok. Kültür Bakanlığı o kitabı alacaklarına, o paranın beşte birini bize verse ihya olurduk.’
İşte Osmanlıcaya ani ilgim böyle başladı. 4000 küsur kitabın, ne bile olduğu bilinmeden öylece duruyor olması beni kahretmişti. O sıralar henüz çeviri yapabildiğimi kimseye ispat edemiyordum. Pes etmek üzereydim. Bari, dedim kendi kendime, bir işe yarayayım. Gidip Osmanlıca öğreneyim, sonra gider bila-ücret o kitapların künyelerini okurum da memleketime bir faydam dokunur. Tabii buna cahil cesareti deniyor. O kadar cahil olunca, öyle üç beş ayda elyazması okunur zannediyorsunuz. El yazmalarını okuyamadım tabii ki. O meğerse çok zormuş. Ama o azimle Osmanlıca öğrendim. Heyecanımı gören Zeki Arıkan bana bila-ücret Osmanlıca dersi verdi. Muhtemelen, heves etti geçer, diye düşünmüştü. Ama hevesim geçmedi. Kısa bir sürede Osmanlıcayı söktüm. O zamanlar daha sahaf dükkânım yoktu. Ve yine bir cahil olarak sanıyordum ki Osmanlıca kitap dediğin şey çoooook paradır. Ben ulaşamam ki! Sahaf olacağım ise hiç aklımda yoktu. Sonra elyazmalarını okuyamayacağımı, ya da okumak istiyorsam daha bir on yıl çalışmam gerektiğini anlayınca, o sevdadan vazgeçmiştim ama Osmanlıcayı da boşuna öğrenmediğimi biliyordum.

Önce çevirilerde çok yardımcı oldu bana. Konuştuğum dili daha iyi anlamamı, öğrenmemi sağladı. Sonra hiç aklımda yokken sahaf oluverdim. O zaten başlı başına üniversite. Ve kitaplar insana çok şey öğretiyor.

Diğer röportajlarınız kaleme aldığınız bazı yazılar olduğunu söylemiştiniz. Bunları yayınlamayı düşünüyor musunuz?

Bu sorunun cevabını verdimdi.

Sizce iyi bir çevirmende olması gereken özellikler nelerdir?

Okumasını, yazmasını sevecek. İşini iyi yapmaya çalışacak. Azimli olacak. Katiyen hırslı olmayacak. Olup olmadığını zaman gösteriyor zaten.

Röportaj: Leydi Galadriel

Facebook Yorumları

Mutlaka Okuyun!

Justice League

“Justice League” Fragmanında Dikkat Çeken 10 Şey

Justice League‘in ilk fragmanı internete bomba gibi düştü ve bize üzerine kafa yoracak çok şey bıraktı. …

Bir Cevap Yazın

Hızlı Giriş Yap:



E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir