Son Yazılar

Theoden

 

Irk: İnsan
Dil: Rohirric, Sindarin ve Westron
Cinsiyeti: Erkek
Soy: Rohanlı İnsan- Eorl Hanedanı
Ebeveynleri: Kral Thengel ve Lossarnachlı Morwen
Kardeşleri: Theodwyn
Eşi ve Çocukları: Elfhild; Theodred
Doğum Tarihi: 3.Çağ 2948
Hüküm Yılları: 3.Çağ 2980 – 3019
Ölüm Tarihi: 3.Çağ 3019
İkamet Ettiği Yerler: Gondor, Edoras
Silahları: Kılıcı Herugrim
Diğer İsimler: Thoeden Ednew
Taşıdığı Ünvanlar: Altın Konak’ın Lordu, Rohirrim Lordu, Rohan Kralı

Thengel’in en büyük çocuğu olan Theoden 3. Çağ 2948’de Gondor’da doğmuştur. Annesi Lossarnachlı Morwen, babası ise Thengel’dir. Babasının ölümünden sonra 3. Çağ 2980’de Rohan Kralı olmuştur. Theoden Elflerin “Sindarin”, İnsanların “Westron” ve kendi halkının konuştuğu “Rohirric” dilini iyi bilmekteydi.

Theoden’in karısı Elfhild’den bir oğlu vardır. Oğlunun adı ise Theodred’dir. Theoden kız kardeşi Theodwyn ile birlikte Edoras’ta yaşamışlardır. Theodwyn kocası Eomund Doğuağılda 2989 yılında evlenmiş. 2991 yılında oğulları Eomer 2995 yılında ise kızları Eowyn doğmuştur. Ancak Eomund’un ölmesine(3002) dayanamamış kendisi de kısa bir süre sonra hayatını kaybetmiştir.

Kız kardeşi ve onun kocasının ölümünden sonra, Theoden yeğenleri Eomer ve Eowyn’i yanına almış ve oğlu Theodred’ten ayırmamıştır.

Yüzük Savaşlarının yapıldığı yıllarda, Theoden Rohan’ a yaklaşık 30 yıldır hükmediyordu. Kendisi yaşlanmış ve yorulmuştu. (32 Yaşında kral olmuştu ve Yüzük Savaşları sırasında 60’lı yaşlardaydı.) Baş Danışmanı Grima Solucandil iddiaya göre Ak Saruman için Kralı zehirlemeye başlamıştır. Grima’nın Saruman adına çalıştığı kesin olmakla birlikte zehirlediğine dair net bir kanıt bulunmamakta.

Yüzük savaşlarının son yıllarında, Grima’nın Kral üstündeki etkisi oldukça artmıştır. Artık Rohan topraklarında Saruman’ın Orkları ve Kışkırttığı Dunlandlılar serbestçe dolaşabiliyordu. Tüm bunların üstüne Oğlu Theodred’in 1. İsen Geçitleri Muharebesinde ölmesi ona vurulan en büyük darbe olmuştur.

Saruman’ın Theoden üstündeki etkisine son veren Ak Gandalf olmuştur.

“Selam sana Thengel oğlu Theoden! Geri döndüm. Çünkü dikkatli ol! Fırtına yaklaşıyor ve eğer teker teker yok olmak istemiyorlarsa artık bütün dostların birleşme zamanı geldi.”
Yaşlı adam yavaş yavaş, kemikten beyaz bir sapı olan kısa siyah bir asaya tüm ağırlığıyla dayanarak ayağa kalktı; böylece iki büklüm olduğu halde hâlâ uzun boylu olduğunu gördüler ve gençliğinde gerçekten de yapılı ve mağrur biri olduğunu.
“Seni selamlıyorum,” dedi; “belki de seni hoş karşılamamızı umuyorsundur. Ama doğrusunu söylemek gerekirse, senin burada nasıl karşılanacağın konusunda kuşkular var Efendi Gandalf. Sen hep felaket tellalı oldun. Sorunlar seni kargalar gibi kovalıyor, ne kadar sık gelirsen o kadar kötü oluyor. Seni kandıracak değilim: Gölgeyele’nin sürücüsüz geri döndüğünü duyduğumda atın geri döndüğüne sevindim ama binicisinin olmayışına sevindiğim kadar değil; ve gözcüler senin sonunda uzaktaki yuvana gittiğini söylediğinde yas tutmadım. Ama uzaktan gelen haberlerin pek azı gerçek olur. İşte yine çıkageldin! Ve seninle birlikte, belli ki, her zamankinden daha büyük bir felaket geliyor. Neden seni hoş karşılayayım Gandalf Felakettellalı? Bunu de bana.” Tekrar yavaş yavaş tahtına oturdu.
“Çok adil konuştunuz efendim,” dedi kürsünün basamaklarında oturan soluk adam. “Oğlunuz Theodred’in Batı Sınırı’nda öldürüldüğü haberi geleli daha beş gün olmadı: Oğlunuz, sizin sağ kolunuzdu, Yurt’un ikinci Kumandanı. Eomer’e pek güven yok. İdare ona kalsa, surlarınızı koruyacak pek adam kalmayacak. Daha şimdi Gondor’dan Doğu’da Karanlıklar Efendisi’nin harekete geçtiğini duyduk, işte tam bu saati seçiyor gezginimiz dönüş zamanı olarak. Gerçekten, seni ne diye hoş karşılayalım Bay Felakettellalı? Lâthspell takıyorum adını, Karahaber yani; kara haber, kötü bir konuktur derler.” Adam gaddarca güldü, ağır gözkapaklarını bir an için kaldırıp yabancıları karanlık gözleriyle süzerken.
“Senin akıl sahibi biri olduğun söylenir dostum Solucandil; mutlaka efendine büyük bir desteksindir de,” diye cevapladı Gandalf yumuşak bir sesle. “Yine de bir adam iki yolla kötü haber getirir. Ya kötülük yapan biridir; ya da iyi zamanda insanları yalnız bırakır ama kara günde yardım getirmek için gelir sadece.”
“Öyle,” dedi Solucandil; “ama bir üçüncü tür daha var: Kemik toplayıcısı, diğer insanların kaygılarıyla uğraşan, cenk zamanı semiren leş kargası. Sen ne zaman yardım getirdin bize Felakettellalı? Veya şimdi ne gibi bir yardım getiriyorsun? Buraya son geldiğinde, sen bizden yardım istedin. O zaman efendim sana istediğin atı seçip gitmeni buyurdu; herkesi hayretlere boğarak tüm edepsizliğinle Gölgeyele’yi seçtin. Efendim çok kederlendi; yine de bazıları, senin bu yurttan olabildiğince hızla uzaklaşmış olmanın büyük bir bedel olmadığını düşündü. Sanırım bir kez daha aynı şeylerin patlak vermesi uzak bir olasılık değil: Yardım getirmeye değil aramaya geldin. Adamlar mı getiriyorsun? Atlar, kılıçlar, mızraklar mı getiriyorsun? Yardım diye ben buna derim; bize şu anda gerekenler bunlar. Ama o kuyruğundakiler de kimin nesi? Grilere bürünmüş üç derbeder avare; sen ise dördünüz arasında en dilenci kılıklı olanısın!”
“Nedense konağındaki misafirperverlik son zamanlarda biraz azalmış Thengel oğlu Theoden,” dedi Gandalf. “Kapındaki haberciler yol arkadaşlarımın isimlerini sana bildirmediler mi? Rohan’lı hükümdarların böylesine üç konuğu ağırladıktan pek görülmemiştir. Kapılarına öyle silahlar bıraktılar ki bir sürü ölümlü insana bedeldir, hatta daha kudretlidir. Giysileri gri çünkü onları elfler giydirdi ve böylelikle senin divanhanene gelinceye kadar büyük tehlikelerin gölgelerinden geçebildiler.”
“O halde Eomer’in demiş olduğu gibi Altın Orman’ın Hanım Büyücüsü’yle işbirliği yaptığınız doğru?” dedi Solucandil. “Buna şaşmamak gerek: Dvvimordene’de durmadan düzenbazlık ağları dokunur.”
Gimli öne bir adım attı ama aniden Gandalf’ın elinin kendisini omuzundan kavradığını hissetti ve taş gibi kaskatı durdu.
Dvvimordene’de, Lorien’de
İnsanların gezindiği görülmez pek.
Çok az ölümlüye nasip olmuştur
Oradaki hiç sönmeyen parlak ışığı görmek.
Galadriel! Galadriel!
Pınarının suyu berrak;
Ak elindeki yıldız apak;
Bozulmamış, lekesiz yaprak ve toprak
Dvvimordene’de, Lorien’de
Ölümlü İnsanlar’ın hayallerinden bile güzel hem de.
Böyle söyledi şarkısını Gandalf yavaş yavaş ve sonra aniden değişti. Paçavra halindeki pelerinini kenara savurarak dikleşti; artık asasına dayanmıyordu; kesin ve soğuk bir sesle konuşuyordu.

Arifler bildikleri kadar konuşur Gâlmod oğlu Grima. Akılsız bir solucan olmuşsun. O yüzden sesini kes ve çatallı dilini dişlerinin gerisinde tut. Yıldırımlar düşünceye kadar bir uşakla ağız dalaşına girmek için geçmedim ateş ile ölümden.

Asasını kaldırdı. Bir gök gürültüsü sesi duyuldu. Güneş doğuya bakan pencerelerden silinmişti; bütün divanhane aniden gece gibi karardı. Ateş için için yanan korlara dönüştü. Sadece kararmış ocağın önünde bembeyaz ve upuzun duran Gandalf görünebiliyordu.
Karanlıkta Solucandil’in sesinin tısladığını duydular: “Size asasını içeri sokmasına izin vermemenizi söylememiş miydim efendim? O salak Hama bize sadakatsizlik etti!” Bir yıldırım çatıyı yarmış gibi bir şimşek çaktı. Sonra her şey sessizleşti. Solucandil yüzükoyun yere uzanmıştı.
“Şimdi Thengel oğlu Theoden, -bana kulak verecek misin?” dedi Gandalf. “Yardım istiyor musun?” Asasını kaldırarak yukarda ki bir pencereyi işaret etti. Orada karanlık açılıyor gibi oldu ve aralıktan yukarda, uzakta bir parça parlak gökyüzü göründü. “Her şey karanlık değil. Cesaretini topla Yurt Hükümdarı; çünkü daha iyi bir yardım bulamazsın. Ümitsizlik içinde olanlara verilecek öğüdüm yok. Yine de sana öğütler verip, sözler söyleyebilirim. Dinleyecek misin bunları? Bunlar bütün kulaklar için değildir. Kapılarının önüne gelip etrafa bakmanı istiyorum. Çok uzun zamandır gölgelerde oturdun, sapkın masalları, çarpıtılmış fısıltıları dinledin.”
Theoden yavaşça tahtından indi. Divanhanede yeniden soluk bir ışık belirmeye başladı. Kadın aceleyle kralın yanına gidip koluna girdi; yaşlı adam sendeleyen adımlarla yükseltiden indi ve yavaş yavaş divanhaneden geçti. Solucandil hâlâ yerde yatıyordu. Kapılara vardılar; Gandalf kapıları çaldı.
“Açın!” diye bağırdı. “Yurt Hükümdarı geliyor!”

Gandalf Kral’a düşmana karşılamasını ve Halkının Dunharrow sığınağına götürülmesini önermişti. . Çünkü Edoras saldırıya açıktı halkı orada kalsaydı bir katliama uğraması işten bile değildi. Ancak Kral Dunharrow’a gitmeyi reddetmiş askerleri ile birlikte cenge gitmeyi seçmiştir.

Ancak Onlar İsen geçitlerine varamadan Erkenbrand’ın Geçitlerden püskürtüldüğü ve Miğfer Dibi’ne çekildiği haberi geldi. Haberci onlara hemen Edoras’a dönmelerini Kurtların Erkenbrand’a varmasının an meselesi olduğunu söyledi.

Theoden: Ben buradayım dedi haberciye. Eorloğullarının son ordusu ileri sürdü atlarını. Cenk görmeden geri dönmezler.

Haberci: Adamın yüzü hayret ve mutlulukla aydınlandı. Kendine çeki düzen verdi. Sonra çentikli kılıcını krala sunarak diz çöktü. “Emredin hükümdarım!” diye bağırdı. “Beni bağışlayın! Düşünmüştüm ki…”

Theoden: Benim kar kış altında yaşlı bir ağaç gibi, Tekev’de iki büklüm olduğumu düşünmüştün. Sen atını cenge sürdüğünde öyle idi. Ama batı yeli dallan silkeledi,” dedi Theoden. “Bu adama yeni bir at verin! Sürün atlarınızı Erkenbrand’a yardım etmeye!

Theoden konuşurken Gandalf atını bira ileri sürüp Isengard’a güneşin batışına baktı ve Theoden’e

Gandalf: “Sür atını Theoden!” dedi. “Miğfer Dibi’ne sür atını! Isen Geçitleri’ne gitme ve ovada oyalanma! Bir süre sizden ayrılmam gerekecek. Gölgeyele ile ben çok acil bir işe gidiyoruz.” Aragorn’a, Eomer’e ve kralın maiyetine dönerek şöyle bağırdı: “Ben geri dönünceye kadar Yurt’un Hükümdarı’na iyi bakın. Miğfer Dibi’nde beni bekleyin! Elveda!”

Gandalf Gölgeyele ile çok hızlı bir şekilde uzaklaşmış. Theoden de onun öğüdünü tutup Miğfer Dibine gitmiştir. Onlar hala vadideyken borular duyulmuş ve bir öncü gelmiştir.

Öncü: Bir öncü hızla geri gelerek, kurt binicilerinin artık vadide olduklarını, isen Geçitleri’nden güneye doğru bir ork ve vahşi insan ordusunun aceleyle ilerlediğini, görünüşe göre de Miğfer Dibi’ne doğru geldiklerini bildirdi.
“O yöne doğru kaçarken budunumuzdan birçoklarının katledilmiş olduğunu gördük,” dedi gözcü. “Sonra başlarında bir başkan olmaksızın o yana, bu yana doğru giden dağılmış gruplara denk geldik. Erkenbrand’a ne olduğunu kimse bilmiyor gibi. Daha Miğfer Kapısı’na varmadan ele geçmesi işten bile değil; henüz öldürülmediyse elbette.”

Theoden: “Gandalf’ı hiç gördünüz mü?” diye sordu Theoden.

Öncü: “Evet, beyim. Birçoğumuz, çimen üzerindeki yel gibi, düzlükte oraya buraya gidip gelen bir at üzerinde, beyazlar içinde yaşlı bir adam gördük. Bazıları onun Saruman olduğunu düşündü. Gece çökmeden önce Isengard’a doğru gittiği söyleniyor. Bazıları daha önce Solucandil’in de görüldüğünü söylüyor, yanında bir grup ork ile kuzeye doğru gidiyormuş.”

Theoden: “Gandalfa rastlarsa Solucandil için hoş olmaz,” dedi Theoden. “Bununla beraber şimdi hem yeni, hem eski, her iki danışmanımı da özlüyorum. Fakat bu sıkışık durumda, Erkenbrand orada olsun olmasın Miğfer Kapısı’na doğru ilerlemekten başka şansımız yok Gandalf’ın da söylemiş olduğu gibi. Kuzey’den gelen ordunun büyüklüğü belli mi?”

Öncü: “Çok büyük,” dedi öncü. “Kaçan adam, düşmanı çift görürmüş; ama yine de ben cesur yürekli adamlarla konuştum, düşmanın ana gücünün, bizim burada sahip olduğumuz gücün birkaç katı olduğundan kuşku yok.”

Eomer: “O halde tez olalım,” dedi Eomer. “Kale ile aramızdaki düşmanları yarıp gecelim. Miğfer Dibi’nde birçok kişinin saklanabileceği yüzlerce mağara var; oradan da gizli yollar tepelerin üzerine çıkıyor.”

Theoden: “Gizli yollara güvenme,” dedi kral. “Saruman uzun zamandır bu topraklarda casusluk yapıp duruyor. Yine de orada daha uzun süre dayanabiliriz. Haydi gidelim!”

Oraya vardıklarında çok az sayıda ork buldular karşılarında. Zaten onlarda atlılar onlara yetişemeden vadiden kaçtı. Ancak asıl ordu hemen arkalarındaydı. Miğfer Dibi her ne kadar korunaklı bir kale olsa da surunda oldukça büyük bir gedik vardı.

Kral Miğfer Dibi kapılarında iken

Eomer: “Yurt Hükümdarı Miğfer Kapısı’na sürüyor atını,” diye cevap verdi Eomer. “Konuşan Eomund oğlu Eomer’dir.”

Gözcü: “Bu umutların ötesinde bir haber,” dedi gözcü. “Tez olasınız! Düşman hemen ardınızda.”
Ordu gedikten geçerek üst kısımdaki çimenlik bayırda durdu. Erkenbrand’ın Miğfer Kapısı’nı korumak için pek çok adam bırakmış olduğunu ve o zamandan bu zamana birçok kişinin de buraya kaçtığını öğlendiler memnuniyetle.
“Bin kadar piyademiz var,” dedi Sur’u koruyanların başındaki ihtiyar Gamling “Ama çoğunun başından çokça kış geçmiştir benim gibi, ya da çok az kış, şuradaki oğlumun oğlu gibi. Erkenbrand’dan ne haber? Dün, onun Batıağıl’ın en iyi Süvarileri’yle beriye çekildiği haberi geldi bize. Ama daha buraya varmadı.”

Eomer: “Korkarım daha gelemeyecek,” dedi Eomer. “Öncülerimiz onun hakkında hiç haber toplayamadılar ve düşman arkamızdaki bütün vadiyi dolduruyor.”

Theoden: “Umarım kaçmıştır,” dedi Theoden. “Kudretli bir adamdı. Onda Miğfer Balyozel’in bahadırlığı yeniden yaşam bulmuştu. Ama onu burada bekleyemeyiz. Artık bütün gücümüzü surların ötesine çekmeliyiz. Yeterince tedarikli misiniz? Biz yanımızda çok az erzak getirdik, çünkü açık cenge sürmüştük atlarımızı, bir yeri kuşatmaya değil.”

Gamling: “Arkamızda, Miğfer Dibi’nin mağaralarında Batıağıl’ı budununun üç bölümü var, yaşlısı genci, kadını çocuğu,” dedi Gamling. “Ama çokça yiyecek, bir sürü hayvan ve yemleri de orada toplandı.”

Eomer: “Bu çok iyi,” dedi Eomer. “Vadide bırakılan her şeyi ya yakıyorlar, ya da mahvediyorlar.”

Gamling: “Eğer mallarımıza el koymak için Miğfer Kapısı’na gelecek olurlarsa, bunu pahalıya ödeyecekler,” dedi Gamling

Ordu içeri girer girmez hemen hazırlıklara başlandı. Atlar bu savaşta işe yaramayacağından nöbetçiler tarafından Miğfer Dibi’nin derinliklerine götürüldü. Eomer elindeki askerlerin büyük bir bölümünü Dip Surları’na, Surların kulesine ve gerisine dizdi. Çünkü buraları savunmak daha zordu.

Dip Surları’nın yüksekliği 20 ayak kadardı ve kalınlığı dört adamın yan yana rahat bir şekilde yürüyebileceği şekildeydi.

Zaman ilerliyor, Isengard orduları vadi de sessiz bir şekilde ilerliyordu. Aniden Sur’dan savaş sesleri; bağırtılar, çığlıklar gelmeye başladı. Ardından Batıağıl artçıları dörtnala geldiler.

”Düşman kapıda!” dediler. “Elimizde ki son oka kadar harcadık ve Sur’u ork cesetleri ile doldurduk. Fakat bu onları fazla alıkoyamaz. Daha şimdiden karınca sürüsü gibi birçok noktadan tepeye tırmanma başladılar bile. Ama onlara meşale taşımamaları gerektiğini öğrettik.”

Saat gece yarısını geçtikten sonra Pirinç borular öttü. Düşman saldırıya başladı ve beraberinde büyük bir ok yağmuru da Koçbaşları ile geliyorlardı. Ancak koçbaşı taşırken ölen her Orkun yerini 2 ork daha dolduruyordu.

Aragorn: “Haydi!” dedi Aragorn “Birlikte kılıçlarımızı çekme vakti geldi!”

Bir ateş gibi koşturarak sur boyunca hızla ilerlediler, basamaktan çıktılar ve Kaya üzerindeki dış avluya geçtiler. Koşarlarken bir avuç kadar güçlü kuvvetli, kılıç kuşanmış adam topladılar yanlarına. Kasaba surunun batı tarafında, köşede, uçurumun sur ile birleşecek şekilde uzandığı yerde, küçük bir yan kapı vardı. O tarafta dar bir patika sur ile Kaya’nın dik kenarı arasından büyük kapıya doğru dolanıyordu. Eomer ile Aragorn birlikte kapıdan fırladılar, adamları da yakından onları izledi. Kılıçları, tek bir kılıçmışçasına kınlarından şimşek gibi çıktı.
“Guthwine!” diye bağırdı Eomer. “Yurt adına !” Guthwine!”Anduril!” diye bağırdı Aragorn. “Dunedain adına Anduril!” Yandan saldırarak vahşi adamların üzerine hızla atıldılar. Anduril bir kalktı, bir indi beyaz bir ışıkla parlayarak. Surun üzerinde ve kulede bir bağrışma oldu: “Anduril! Anduril savaşa giriyor. Kırılmış olan Kılıç yeniden parlıyor!”

Savaş tüm gece boyunca devam etti Rohan müdafileri yavaş yavaş geri çekiliyorlardı. Şafakta Miğfer Dibi’nin büyük borusu üttü.

O sesi duyan herkes titredi. Orkların çoğu yerlere atlayıp kulaklarını kapattılar. Ancak surda ki adamlar merak içinde dinliyorlardı, çünkü yankı hala bitmemişti. Boru sesleri daha fazla bir kuvvet ile vadiyi dolduruyor. Boru sesleri daha yakından gelmeye başlamıştı adeta birbirlerine cevap veriyorlardı.

“Miğfer!” “Miğfer!” diye bağırdı süvariler. “Miğfer uyandı ve savaşmak için geri geliyor! Theoden Kral Miğfer için geliyor!”

Ve bu bağırışla kral geldi. Atı kar gibi beyazdı, kalkanı altındandı ve mızrağı uzundu. Sağ yanında Aragorn vardı, Elendil’in varisi; onun arkasından Genç Eorl Hanedanı’ndan beyler geliyordu. Gökyüzü ışıkla aydınlandı. Gece uzaklaştı.

“İleri Eorloğulları!” Bir nara ve büyük bir gürültüyle saldırdılar. Kapılardan aşağıya coşarak aktılar, geçitten süpürüp geçtiler ve Isengard orduları arasından, otlar arasındaki yel gibi geçip gittiler. Arkalarında, Miğfer Dibi’nden, mağaralardan çıkan ve düşmanı süren adamların naraları duyuluyordu. Kaya’da bırakılan bütün adamlar akmaya başladı. Ve tepelerde çalınan boru sesleri durmadan yankılandı.
Atlarını sürmeye devam etti kral ile yoldaşları. Önlerindeki komutanlar ve savaşçılar ya düşüyor, ya kaçıyordu. Ne ork, ne insan karşı durabildi onlara. Arkaları Süvariler’in kılıçlarına ve mızraklarına yüzleri de vadiye dönmüştü. Bağırıştılar, ağlaştılar, çünkü günün yükselmesiyle hem korkuya hem de büyük bir hayrete kapılmışlardı.

Böyle çıktı Kral Theoden Miğfer Kapısı’ndan ve yolunu büyük Hendek’e doğru yararak açtı. Grup orada durdu. Etraflarındaki ışık parlaklaştı. Güneşin mızrak gibi ışıklan doğu tepeleri üzerinde alevlendi ve mızraklarının üzerinde oynaştı. Fakat onlar atlarının üzerinde sessizce oturdular ve Miğfer Dibi Koyağı’na baktılar.

Manzara değişmişti. Daha önceleri yeşil vadinin olduğu yerde, durmadan yükselen tepeleri örten çimenlik yamaçlarda, artık bir orman yükseliyordu. Kocaman ağaçlar, çıplak ve sessiz duruyordu, sıra sıra, birbirine dolanmış dallan ve kır başlarıyla; büklüm büklüm kökleri uzun yeşil otlar arasına gömülmüştü. Altlarında karanlık vardı. Hendek ile bu isimsiz ormanın kenarı arasında sadece iki fersah açıklık vardı. Bu açıklığa Saruman’ın mağrur orduları sinmişti; kral ile ağaçların dehşeti arasında. Hendek’in tepesi onlardan tamamen arınıncaya kadar Miğfer Kapısı’ndan aşağı doğru aktılar, ama Hendek’in altında kaynaşan sinekler gibi toplaştılar. Koyağın kenarlarından sürünerek tırmanıp kaçmak için boşu boşuna fırsat kolladılar. Vadinin doğu yanı çok dik ve çok taşlıktı; soldan, batıdan ise kaçınılmaz sonlan yaklaşıyordu.

Orada, aniden tepenin sırtından bir atlı belirdi; beyazlara bürünmüştü, doğan güneşte parlıyordu. Daha alçak tepelerde borular çalınıyordu. Onun gerisinde, yamaçtan aşağıya aceleyle inen bin kadar piyade vardı; kılıçları da ellerindeydi. Tam ortalarında uzun boylu ve güçlü bir adam yürüyordu iri adımlarla. Kalkanı kırmızıydı. Vadinin kenarına gelince, büyük siyah bir boruyu dudaklarına götürdü ve gür bir sesle üfledi.

“Erkenbrand!” diye bağırdı Süvariler. “Erkenbrand!” “Ak Süvari’ye bakın!” diye bağırdı Aragorn. “Gandalf yine geldi!” “Mithrandir, Mithrandir!” dedi Legolas. “Bu gerçekten de büyücülük! Haydi! Büyü bozulmadan şu ormana bir bakmak istiyorum.”

Isengard orduları gürledi, bir o yana bir bu yana savrulup, korkudan korkuya yönelerek. Yeniden boru çalındı kuleden. Kralın grubu Hendek’teki gedikten saldırdı. Batıağıl’ın efendisi Erkenbrand tepelerden sıçradı. Aşağı sıçradı Gölgeyele, dağlarda kendinden emin adımlarla sıçrayan bir ceylan gibi. Ak Süvari tepelerine indi, onun gelişinin yarattığı dehşet düşmanı çıldırtmıştı. Vahşi adamlar onun önüne yüzükoyun kapandılar. Orklar dönerek bağrıştılar ve hem kılıçlarını, hem mızraklarını fırlatıp attılar. Gitgide artan bir rüzgâr önündeki kara bir duman gibi kaçtılar. Bağıra çağıra ağaçların kucak açmış gölgeleri altına girdiler ve o gölgeden hiçbiri canlı olarak çıkmadı bir daha.

Böylece bitti Isengard’ın mağlup olduğu Miğfer Dibi Muharebesi Bu muharebede Legolas ile Gimli bir oyuna tutuşmuşlardır. Gimli 43 Legolas ise 42 ork öldürmüştür.

Gandalf Theoden’e Isengard’a gitmeyi teklif etti.

“Isengard’a mı?” diye bağırdılar.

“Evet,” dedi Gandalf. “Isengard’a geri döneceğim, isteyen benimle gelebilir. Orada garip şeylere tanık olabiliriz.”
“Ama Yurt’ta yeterli sayıda insan yok; hatta herkes bir araya toplansa, yaralar ve yorgunluklar onarılsa bile, Saruman’ın kalesine saldıracak kadar adam yok,” dedi Theoden.
“Yine de Isengard’a gidiyorum ben,” dedi Gandalf. “Burada çok oyalanmayacağım. Yolum artık doğu tarafına. Edoras’ta bekleyin beni, ay küçülmeye başlamadan!”
“Hayır!” dedi Theoden. “Şafaktan önceki karanlık saatte kuşku duymuştum, ama artık ayrılmayacağız. Seninle geleceğim, eğer öğüdün bu ise.”
“Saruman ile konuşmak istiyorum artık bir an önce,” dedi Gandalf “ve size büyük bir zarar verdiğine göre sizin de orada olmanız doğru olurdu. Fakat ne zaman yola çıkabilirsiniz ve ne hızla sürebilirsiniz atlarınızı?”

“Adamlarım savaştan yoruldu,” dedi kral; “ben de yorgunum. Çok uzun yoldan sürdüm geldim atımı ve çok az uyudum. Heyhat! Yaşlılığım yalancıktan değil, sadece Solucandil’in fısıltılarına bağlı da değil. Hiçbir hekimin hatta Gandalf’ın bile iyileştiremeyeceği bir illet.”
“O halde bırakalım benimle gelecekler şimdi dinlensin,” dedi Gandalf. “Akşamın gölgesi altında yolculuk yaparız. Böylesi daha iyi; çünkü bütün geliş gidişlerinizin gizli olması benim öğüdümdür bundan böyle. Fakat yanınızda gelmesi için çok sayıda adama emir vermeyin Theoden. Düşmanla müzakere yapmaya gidiyoruz, savaşa değil.”
Ve bunun üzerine Isengard’a doğru yola çıkılır. Isengard’da onları bir sürpriz beklemektedir. Isengard’ın boşalmasını fırsat bilen entler intikam için Isengard’a saldırmıştır. Entler İsen nehrini tutan barajı yıkıp İsengard’ı su içine Saruman’ı da kulesine hapsetmişlerdir. Onlar Isengard’da iken Grima Solucandil gelir. Ve İsengard’a ulaşır. Ardından Miğfer Dibinden gelen heyet Orthanc Kulesinin önünde beklemeye başlar.

Saruman ile Müzakere

Gandalf Orthanc’ın kapısının önünde durarak asasıyla vurmaya başladı. Kapı içi boş bir sesle gümbürdedi. “Saruman, Saruman!” diye seslendi yüksek, emreden bir sesle. “Saruman ortaya çık!”
Bir süre hiç cevap gelmedi. Sonunda kapının üzerindeki pencerenin sürgüleri çekildi fakat kapkara açıklıkta hiçbir şey görünmüyordu.
“Kim o?” diye sordu bir ses. “Ne istiyorsunuz?”
Theoden şaşırdı. “Ben bu sesi tanıyorum,” dedi, “ve bu sesi duyduğum ilk güne lanet olsun.”
“Madem onun ayak işlerine bakar oldun Grîma Solucandil, git de Saruman’ı getir!” dedi Gandalf. “Zamanımızı da boşa harcama!”
Pencere kapandı. Beklediler. Aniden başka bir ses konuştu, müzik gibi alçak tonlu bir ses; sesin ta kendisi bir büyü idi. Bu sesi farkında olmadan dinleyenler duydukları sözcükleri çok nadiren tekrarlayabilirlerdi; bunu yapabilirlerse de hayrete düşerlerdi, çünkü sözlerin güçleri çok azalmış olurdu. Genellikle bu sesi dinlemenin çok zevkli olduğunu hatırlarlardı; bütün söyledikleri akıllıca ve bilgece gelirdi onlara; hemen kabullenerek, kendileri de aynı bilgeliğe ulaşmak isterlerdi. Başkaları konuştuğunda onların sesi, o sese nazaran sert ve kaba gelirdi; eğer biri sesi reddedecek olursa, büyünün etkisi altındakilerde bir öfke belirirdi. Kimisi için büyü sadece ses onlarla konuştuğu sürece etkili olurdu; ses başkalarına konuştuğu zaman, nasıl insan yapılan numarayı bildiği zaman hokkabazı ağızları bir karış açık seyredenlere gülümserse, öyle gülümserlerdi. Kimisi için ise sesin kendisi onları bağlamak için yeterliydi; fakat sesin fethettiği kişiler için, çok uzaklara gitseler bile etkisi devam eder ve durmadan o sesin yumuşak yumuşak kendilerine fısıldayıp onları sıkıştırdığını duyarlardı. Fakat kimse etkilenmeden kalamazdı; kimse bu sesin ricalarını ve emirlerini, zihnini ve iradesini zorlamadan reddedemezdi; tabii zihnine ve iradesine hâkimse.

“Evet?” dedi ses, kibar bir soru ifadesiyle. “Neden istirahatımı bozuyorsunuz? Gece gündüz bana hiç rahat vermeyecek misiniz?” Sesin tonu, hak etmediği saldırılar karşısında rencide olmuş iyi kalpli birininki gibiydi.
Hepsi hayret içinde yukarı baktı, çünkü geldiğini duymamışlardı; korkuluklarda durmuş onlara bakan bir şekil gördüler: Onlar gözlerini hareket ettirdiklerinde veya o kıpırdadığında değiştiği için rengi kolay kolay seçilmeyen büyük bir pelerine sarılmış yaşlı bir adam. Yüksek alınlı, uzun yüzlüydü; şu anda ciddi, yardımsever ve biraz da yorgun bir ifade taşısalar da, kara gözlerinin derinliğini kestirmek güçtü. Saçları ve sakalı beyazdı ama dudakları ve kulaklarının etrafında hâlâ siyah saçlar görünüyordu.
“Hem benziyor, hem benzemiyor,” diye mırıldandı Gimli.
“Haydi ama” dedi yumuşak ses. ‘içinizden en az ikisini ismiyle tanıyorum. Gandalf’ı, buraya yardım veya nasihat aramaya geldiğini ümit etmeyecek kadar iyi tanıyorum. Ama siz, Rohan Yurt’unun Hükümdarı Theoden siz soylu nişanlarınızla, dahası Eorl Hanedanı’nın zarif simasıyla kendinizi hemen belli ediyorsunuz. Ah Üç kere şanlı Thengel’in şerefli oğlu! Neden daha önce ve dost olarak gelmediniz? Ne çok arzu etmiştim sizi, batı topraklarının en kudretli kralını görebilmeyi; özellikle de şu geçen yıllarda, sizi kuşatmış olan şu akılsızca ve kötü düşüncelerden korumak için! Çok mu geç artık yoksa? Rohan’lı adamların da katkısının bulunduğu, maruz kaldığım bu zararlara rağmen, sizi hâlâ koruyabilir, eğer seçtiğiniz bu yolda ilerlemeye devam ederseniz kaçınılmaz olan yıkımınızdan kurtarabilirim.”

Theoden konuşmak istiyormuş gibi ağzını açtı ama bir şey söylemedi. Önce kara vakur gözleri kendine çevrilmiş olan Saruman’ın yüzüne baktı, sonra yanında duran Gandalf’a tereddüt eder gibiydi. Gandalf hiçbir hareket yapmadı; sanki henüz gelmemiş olan bir çağrıyı bekleyen biri gibi, bir taş kadar sessiz durdu. Süvariler önce Saruman’ın sözlerini onaylayarak mırıldandılar; sonra onlar da sessizleşti, sanki büyülenmişler gibi. Onlara öyle gelmişti ki Gandalf efendileriyle hiç böyle kibarca ve böyle uygun sözlerle konuşmamıştı. Şimdi Gandalf in Theoden ile olan bütün ilişkileri kaba ve kibirli görünüyordu onlara. Sonra kalplerinin üzerinden bir gölge geçti, büyük bir tehlikenin korkusu: Saruman kaçış kapısının yanında durmuş, onu içerden hafif bir ışık sızacak kadar aralamışken, Gandalf’ın Yurt’u sürüklediği karanlık içindeki sonun korkusu. Ağır bir sessizlik çöktü.
Aniden sessizliği bozan cüce Gimli oldu. “Bu büyücünün sözleri tepesi üstünde duruyor,” diye homurdandı baltasının şapırtı kavrayarak. “Orthanc lisanında yardım, yıkım; kurtarmak ise kıyım demektir, bu gayet açık. Fakat biz buraya yalvarmaya gelmedik.”
“Rahat dur!” dedi Saruman ve bir an için sesinin yumuşaklığı bozuldu; gözlerinde bir ışık oynaştı ve geçti. “Henüz seninle konuşmadım Gloin oğlu Gimli,” dedi. “Senin evin çok uzaklarda ve bu toprakların sorunları seni pek ilgilendirmez. Fakat bu işlere karışman senin kendi arzunla olmadı, o yüzden oynadığın rol için -ki eminim yiğitçe bir roldür- seni pek suçlu tutmayacağım. Fakat rica ediyorum senden, bırak da önce Rohan Kralı ile komşum, bir zamanlar dostum olan kişiyle konuşayım.
“Siz neler söyleyeceksiniz Theoden Kral? Benimle ve temelleri uzun yıllara dayanan bilgimin getireceği yardım ile barışacak mısınız? Kötü günler için kafalarımızı birleştirmeyelim mi; öylesine iyi niyetle yaralarımızı sarıp, ülkelerimizin ikisini de daha önce hiç olmadığı kadar yeşertip çiçeklendirmeyelim mi?”
Theoden hâlâ cevap vermiyordu. Hiddet ile mi, kuşku ile mi çekişiyordu belli değildi. Eomer konuştu.
“Beyim, duyun beni!” dedi, “Şu anda bizi uyardıkları tehlikeyi hissediyoruz. Sonunda çatal diline bal sürmüş yaşlı bir yalancı tarafından ağzımız açık bırakılmak için mi sürdük atlarımızı zafere? Böyle konuşurdu kapana kısılmış bir kurt av köpekleriyle, eğer konuşabilseydi. Size ne yardımı dokunabilir ki aslında? Bütün arzusu içine düştüğü durumdan kurtulmak. Fakat siz, işi gücü ihanet ve cinayetle olan bu kişiyle konuşup görüşecek misiniz? Geçitlerdeki Theodred’i, Miğfer Dibi’ndeki Hâma’nın mezarını hatırlayın!”
“Madem söz zehirli dillere geldi seninkine ne demeli genç yılan?” dedi Saruman; artık hiddetinin şimşeği açık seçik görünüyordu. “Haydi, Eomund oğlu Eomer!” diye devam etti tekrar yumuşak sesiyle. “Her adamın hayatta bir rolü vardır. Senin rolün silahlarla gösterdiğin bahadırlık; bu yüzden de büyük bir şeref kazanıyorsun. Sen efendinin düşman dediği herkesi öldür ve bununla yetin. Anlamadığın siyasete burnunu sokma. Ama belki, eğer kral olursan, kralın arkadaşlarını iyi seçmek zorunda olduğunu anlarsın. Gerisinde ister gerçek, ister hayal mahsulü olsun, ne tür keder verici haller bulunursa bulunsun, Saruman’ın dostluğu ve Orthanc’ın gücü kolay kolay bir kenara atılmaz. Bir muharebe kazandınız, bir savaş değil, onu da bir daha güvenemeyeceğiniz bir yardım sayesinde kazandınız. Bir dahaki sefere Ormanın Gölgesi’ni kendi kapınızda bulabilirsiniz: Dik başlı ve duygusuzdur bu gölge; insanlara karşı hiç sevgisi yoktur.
“Lâkin benim Rohan beyim, muharebe sırasında yiğit adamlar öldü diye bana katil mi demek lazım gelir? Eğer gereksiz yere savaşa giderseniz -çünkü savaşı arzu eden ben değildim- o zaman insanlar telef olur. Bu hesaba göre ben bir katil isem, o halde bütün Eorl Hanedanı kana bulanmış demektir; çünkü onlar birçok savaşa girmişler ve kendilerine meydan okuyan birçok kişiye hücum etmişlerdir. Yine de en kötü ihtimalle siyasi davranabilmek için bazılarıyla daha sonra barış yapmışlardır. Ben diyorum ki Theoden Kral: Barış yapıp dost olalım mı, siz ve ben? Hüküm bize ait.”
“Barış yapacağız,” dedi Theoden sonunda boğuk bir sesle, kendini zorlayarak. Süvarilerin bir kısmı memnuniyetle bağırdı. Theoden elini kaldırdı. “Evet, barış yapacağız,” dedi bu kez berrak bir sesle, “barış yapacağız, sen ve senin bütün yaptıkların -ve bizi teslim etmeye çalıştığın karanlık efendinin bütün yaptıkları- yok olduktan sonra. Sen bir yalancısın Saruman ve insanların yüreklerini çürüten birisin. Bana elini uzatıyorsun ama ben yalnızca Mordor’un pençesinin bir parmağını görüyorum. Kıyıcı ve soğuk! Senin benimle yaptığın cenk hakça olsaydı bile -ki değildi, çünkü on kere daha akıllı olsaydın bile beni ve benim olanı kendi çıkarın için dilediğin biçimde yönetmeye hiç hakkın yok- öyle olsaydı bile Batıağıl’daki meşalelere ve orada ölmüş yatan çocuklara ne demeli? Öldükten sonra Hâma’nın bedenini Boruşehir’in kapıları önünde parçaladılar. Pencerene kurulan bir darağacından sallanıp da kargalarının eğlencesi olduğun zaman, seninle ve Orthanc ile bir barış yapacağım. Eorl Hanedanı’ndan sana gelecek iyilik bu kadar. Ulu atalarımın önemsiz bir evladıyım ama senin parmaklarını yalamama gerek yok. Başka yere dön. Ama korkarım sesin büyüsünü yitirdi.”
Süvariler Theoden’e rüyadan uyandırılmış gibi baktılar. Saruman’ın müziğinden sonra efendilerinin sesi kulaklarına kart bir karganınki gibi gelmişti. Ama Saruman bir süre için gazap içinde kendinden geçti. Sanki krala elindeki asa ile vuracakmış gibi korkuluklardan aşağıya sarktı. Bazılarının gözüne ansızın, saldırmak için gerilen bir yılan gibi göründü.
“Darağaçları ile kargalarmış!” diye tısladı; herkes bu korkunç değişim karşısında ürperdi. “Bunak! Eorl’un konağı, içinde eşkıyaların pis kokular içinde içtiği, veletlerin itlerle yerde yuvarlandığı yer değil de ne? Kendileri uzun zamandır darağacından kaçıp duruyorlar. Fakat ilmik geliyor, yavaş yavaş daralıyor ama sonunda sıkı ve sert kavrayacak. Kolaysa asın da görelim!” Yavaş yavaş kendisine hâkim olmaya başladıkça sesi de değişti. “Neden seninle konuşma sabrını gösterdim bilmiyorum. Çünkü ne sana, ne de senin şu dörtnala koşturup duran, ilerlerken değil de kaçarken hızlı giden minik takımına ihtiyacım yok Theoden Atterbiyecisi. Çok zaman önce senin faziletin ve aklının ötesinde bir devlet sundum sana. Sonra tekrar sundum ki senin yanlış yere sürüklediklerin, açık açık önlerindeki yolları görebilsinler. Yüksekten atıp, iyi niyetimi suistimal ediyorsun. Öyle olsun. Kulübelerinize geri dönün!
“Fakat sen Gandalf! Utancını fark ederek en azından senin için üzülüyorum. Sen nasıl oluyor da böyle bir gruba tahammül edebiliyorsun? Çünkü sen mağrur birisin Gandalf soylu bir zekâya, hem derine hem uzağa bakabilen gözlere sahip olduğun için buna da hakkın var. Şimdi de benim öğüdümü dinlemeyecek misin?”

Gandalf kıpırdanarak yukarı baktı. “Son karşılaşmamızda bana söylememiş olduğun ne var?” diye sordu. “Ya da belki geri almak istediğin sözlerin vardır?”
Saruman durakladı. “Geri almak mı?” diye derin derin düşündü sanki aklı karışmış gibi. “Geri almak mı? Ben senin iyiliğin için sana öğüt vermeye gayret ettim ama sen dinlemedin bile. Çok gururlusun ve aslında kendine ait bir irfan kaynağın olduğu için nasihati da pek sevmiyorsun. Fakat o durumda sanırım, benim niyetlerime kasten yanlış manalar vererek, yanıldım. Seni ikna etme heyecanıyla sabrımı kaybettim korkarım. Ve hakikaten de buna çok pişmanım. Çünkü sana karşı bir kötü niyet taşımıyordum; hatta şimdi bile, karşıma vahşi ve cahil bir güruhla geri dönmüş olsan bile. Nasıl taşıyabilirim ki? Her ikimiz de Orta Dünya’daki en mükemmel nizam olan, yüksek ve kadim bir nizamın üyeleri değil miyiz? Dostluğumuz her ikimizin de çıkarına olur. Hâlâ birlikte, dünyanın düzensizliğini iyileştirmek için birçok şeyin üstesinden gelebiliriz. Gel, birbirimizi anlayalım ve düşüncelerimizden bu düşük insanları atalım! Bırakalım onlar bizim kararlarımızı beklesin! Çoğunluğun iyiliği için ben geçmişi düzeltmeye, seni kabul etmeye razıyım. Benimle istişare etmez misin? Yukarı gelmez misin?”
Saruman’ın son bir çabayla sarf ettiği güç o kadar büyüktü ki, duyuş alanında olan kimse etkilenmeden edemedi. Fakat bu kez büyü tamamıyla farklıydı, iyi huylu bir kralın, hata yapmış olan ama yine de çok sevdiği bir vekiline nazik sitemini duydu herkes. Ama onlar dışarıda bırakılmışlardı, kendilerine söylenmeyen sözleri kapıda durmuş dinliyorlardı: Büyüklerinin anlaşılması zor sohbetlerine kulak misafiri olan ve bunun onları nasıl etkileyeceğini merak eden kötü terbiye almış çocuklar veya ahmak uşaklar gibi. Daha âli bir kalıptan çıkmıştı bu ikisi: Muhterem ve ariftiler. Bir ittifak kurmaları kaçınılmaz bir şeydi. Gandalf, onların kavrayamayacağı şeyleri Orthanc’ın yüksek odalarında tartışmak için kuleye çıkacaktı. Kapı kapatılacak, kendilerine tayin edilecek işi veya cezayı beklemek için onlar dışarıda bırakılacaktı. Theoden’in zihninde bile bu düşünce biçimlendi, bir kuşku gölgesi gibi: “Bize ihanet edecek; gidecek – kaybolacağız.”
Derken Gandalf güldü. Hayaller bir duman gibi puf diye dağıldı.
“Saruman, Saruman!” dedi Gandalf hâlâ gülerek. “Saruman hayatının yolunu kaybetmişsin sen. Kralın soytarısı olarak kazanmalıydın ekmeğini; danışmanlarının taklitlerini yaptığında kırbacı da hak ederdin ya. Aman aman!” diyerek durdu daha bir neşelenerek. “Birbirimizi mi anlayacakmışız? Korkarım ben senin anlayış sınırının üzerindeyim. Ama ben seni Saruman, artık çok iyi anlıyorum. Senin tahmin ettiğinden daha iyi hatırlıyorum senin tartışmalarını ve işlerini. Seni son ziyaret ettiğimde Mordor’un gardiyanıydın ve beni de oraya yollayacaktın. Hayır, bacadan kaçmış olan konuk bir kez daha kapından girmedeki önce iki kere düşünür. Hayır, yukarı geleceğimi zannetmiyorum. Ama dinle Saruman, son bir kez dinle! Sen aşağıya gelmez misin? Isengard senin umut veya hayal ettiğinden daha çürük çıktı. Yani, hâlâ güvendiğin diğer şeyler de öyle olabilir. Bir süre için onları bırakmak iyi olmaz mı? Belki yüzünü yeni şeylere çevirmek istersin? İyi düşün Saruman! Aşağıya inmeyecek misin?”
Saruman’ın yüzünden bir gölge geldi geçti; sonra ölü gibi bembeyaz kesildi. Daha o saklayamadan, maskesinin arasından kalmaya isteksiz ama korunağından çıkmaya da korkan, tereddütteki bir aklın ıstırabını gördüler. Bir saniye kadar tereddüt etti; kimse nefes almıyordu. Sonra konuştu; sesi tiz ve soğuktu. Gurur ve nefret ona hâkim oluyordu.
“Aşağıya inmez miymişim?” diye alay etti. “Silahsız bir adam, kapısının dışındaki hırsızlarla konuşmaya iner mi? Seni buradan yeterince duyabiliyorum. Ben ahmak değilim ve sana güvenmiyorum Gandalf. Açık açık merdivenlerimde durmuyorlar ama vahşi orman şeytanlarının, senin emrinle nerelerde pusuya yattığını biliyorum.”
“Hainler asla kimseye güvenemezler,” diye cevap verdi Gandalf bezginlikle. “Ama kellen için korkmana gerek yok. Seni öldürmeyi veya canını yakmayı arzu etmiyorum, eğer beni hakikaten anlamış olsaydın bileceğin gibi. Üstelik seni korumaya muktedirim. Sana son bir şans daha tanıyorum. Orthanc’ı hür olarak terk edebilirsin – eğer istersen.”
“Bu kulağa çok hoş geliyor,” diye dudak büktü Saruman. “Tam Boz Gandalf’a yaraşır biçimde: Pek lütufkâr, pek iyi. Orthanc’ı pek kullanışlı, benim ayrılışımı da çok münasip bulacağından hiç şüphem yok. Ama neden ayrılmak isteyeyim? Ayrıca ‘hür’ ile neyi kastediyorsun? Şartların vardır herhalde?”
“Kuleden ayrılma nedenlerini pencerelerinden bakarsan görebilirsin,” diye cevap verdi Gandalf. “Diğerleri de aklına gelecektir. Uşakların yok edildi veya dağıldı; komşularını kendine düşman yapın; yeni efendini kandırdın veya kandırmaya çalıştın. Gözü beri yana çevrilince, sana bakan hiddetin kırmızı gözü olacaktır. Ama ben ‘hür’ dediğimde, ‘hür’ü kastederim: Herhangi bir bağdan, zincirden veya emirden azade: istediğin yere, hatta hatta Saruman dilersen Mordor’a bile gidebilmen için. Fakat önce bana Orthanc’ın Anahtarı’nı ve asanı teslim etmen gerekir. Eğer lâyık olursan daha sonra sana iade edilmek üzere davranışlarının bir rehini olacaktır.”

Saruman’ın yüzü sinirden mosmor oldu, hiddetle çarpıldı; gözlerinde fazıl alevler tutuştu. Deliler gibi güldü. “Daha sonra!” diye haykırdı; sesi bir çığlık gibi yükseldi. “Daha sonra! Evet, sanırım sen ne zaman Barad-dûr’un anahtarlarım, yedi kralın tacını, Beş Arifin değneklerini alıp kendine şimdi giydiğin çizmelerden çok daha büyük bir çift çizme satın alacaksın, o zaman. Mütevazı bir plan. Benim yardımıma pek ihtiyaç duyulmayan bir plan! Yapacak başka işlerim var. Ahmak olma. Hâlâ elinde bir fırsat var iken benimle bir anlaşma yapmak istiyorsan, daha makul olduğunda geri gel! Ayrıca kuyruğuna taktığın bu gırtlak kesiciler ile minik ayaktakımını bırak da gel! İyi günler!” Dönerek balkonu terk etti.
“Geri dön Saruman!” dedi Gandalf emreden bir sesle. Diğerleri hayret içinde bakarken Saruman, sanki kendi iradesinin dışında sürükleniyormuş gibi dönerek yavaş yavaş demir parmaklığa geldi, ağır ağır nefes alarak dayandı. Yüzü kırışıklıklar içindeydi ve küçülmüştü. Eli, ağır kara asasını bir pençe gibi kavramıştı.

“Gitmen için sana izin vermedim,” dedi Gandalf sert bir biçimde. “Daha sözümü bitilmedim. Sen bir ahmak olmuşsun Saruman, ama yine de acınacak durumdasın. Hâlâ ahmaklıktan ve kötülükten ayrılabilir, bir işe yarayabilirdin. Ama burada kalıp eski fesatlarının akıbetini didikleyip durmayı seçiyorsun. Kal o halde! Fakat seni uyarıyorum, bir daha kolay kolay dışarı çıkamazsın. Doğunun kara elleri gelip seni çekmezse eğer. Saruman!” diye haykırdı; sesinin hem gücü hem de otoritesi artmıştı, “iyi bak, ben senin arkadan vurduğun Boz Gandalf değilim. Ben, ölümden geri dönen Ak Gandalf’ım. Senin artık hiç rengin yok; seni hem nizamımızdan hem de Divan’dan atıyorum.”
Elini kaldırdı ve berrak soğuk bir sesle konuştu. “Saruman, asan kırıldı.” Bir çatırtı duyuldu; asa Saruman’ın elinde parçalara ayrıldı ve asanın başı Gandalf’ın ayaklarının dibine düştü. “Git!” dedi Gandalf. Bir çığlıkla Saruman arkaya düştü ve sürünerek uzaklaştı. Tam o anda yukardan aşağıya ağır, parlak bir şey fırlatıldı. Saruman tam ayrılırken demir parmaklıkları sıyırarak Gandalf’ın başının yakınından geçti ve üzerinde durduğu basamağa çarptı. Merdiven parmaklığı çınladı. Basamak çatlayıp parıltılı kıvılcımlarla parçalandı. Fakat topa bir şey olmamıştı: Top merdivenlerden aşağıya yuvarlandı, billur bir küre, karanlık ama ateşten bir yürekle parlayan bir küre. Bir su birikintisine doğru yuvarlanmaya başlayınca Pippin topun peşinden koşarak yakaladı.

Bu olaydan sonra Gandalf, Saruman’ı Ağaçsakal’a emanet etmiş ona göz kulak olmasını ve mümkün ise Isengard’ı tekrar su ile doldurmasını istedi. Çünkü Orthanc’ın bir sürü gizli tüneli vardı.

Beyler geri dönüş yolunda iken mola verdikleri yerde Peregrin Took(Pippin)’un Orthanc’tan atılan taşa bakmasıyla olaylar değişir. Pippin’in baktığı taş Palantir’dir

Eski Zamanlarda Numenor’un Çöküşüne denk gelen yıllarda hala inancını koruyan gruba liderlik eden Amandil’e Elfler tarafından verilmiştir.(Amandil Elendil’in babasıdır.) Uzaktan haberleşebilsinler diye.

1 Tanesi Amon Sul Gözcü Kulesinde,

1 tanesi Orthanc Kulesine Orthanc Kulesi Saruman’a ait değildir. Orthanc’ı Numenor’lu İnsanlar kırılmaz taştan inşa etmişlerdir. Ancak birçok zaman bilginlerin ve arifleri konakladığı yerlerden biri olmuştur. Orthanc

1 tanesi Osgiliath’ta

2 tanesi kardeş şehirler; Minas Anor(Daha sonraki adı ile Muhafız Kulesi yani Minas Tirith) ve Minas İthil’e

1 tanesi Annuminas’a

1 tanesi de ana liman şehri Pelargir’de bulunmaktaydı .

Ancak ilerleyen vakitlerde Sauron Minas İthil’i ele geçirmiş ve Ulari burayı üst olarak kullanmıştır. Şehrin adı değişmiş Büyü Kulesi yani Minas Morgul olmuştur. Minas Morgul, Minas Anor ile bitmez bir savaşa tutuşmuş ve Minas Anor’un isminin Minas Tirith olarak değişmesi de bu zamanda olmuştur.

Rohan savaşa hazırlanıyordu ancak vakit dardı. Aragorn ve akrabaları Dunharrow sığınağının girişinde ki Ölülerin Yolundan gideceklerdi. Rohirrim bütün gücünü topluyordu. Aragorn hakkı olan Palantir’ e bakmış ve Güneyden gelen bir tehlike görmüştü ve hesaplarına göre şehir 10 gün içinde düşebilirdi.

Aragorn: Yeminlerini bozanlar neden geldiniz?

“Yeminimizi yerine getirip huzur bulmak için.”

Aragorn: Sonunda zamanı geldi çattı. Şimdi Anduin üzerinde ki Pelargir’e gidiyorum. Ve sizde benim peşimden geleceksiniz. Ve ne zaman ki bütün bu topraklar Sauron’un hizmetkârlarından temizlenecek o zaman yemininizi yerine getirmiş olduğunu kabul edeceğim; o zaman huzur bulup sonsuza kadar ayrılabilirsiniz. Çünkü ben Isildur’un Gondor’a bıraktığı varis Elessar’ım.

Gondor’un ulağı Hirgon elinde kızıl ok ile Kral’ın karşısına çıkar ve bir an önce yardıma gelmelerini rica eder. Theoden Hirgon’a bir hafta sonra Pelennor’da altı bin mızraklı bulacağını söyler. Ve toplanma işi daha da hız kazanır.

Rohan yola çıkmıştır. Druadan ormanının yakınlarında Ormanların vahşi insanları ile aralarında şu diyalog geçer:

Ghan-buri-Ghan: Hayır At Adamlar’ın babası,biz dövüşmezik. Avlanırık sırf. Ormanda görgün öldürürük, ork halkından nefret ederik. Siz de gor-gün’dan nefret edersiz. Elden geldikçe yardım yaparık. Vahşi insanların uzun kulakları, uzun gözleri var; bütün herkes bilir. Vahşi insanlar Taş Evler’den önce burda yaşardı, uzun boylu insanlar sudan çıkmadan önce.

Eomer: Ama bize, cenkte yardım gerek. Siz ve halkınız bize nasıl yardım edeceksiniz?

Ghan-buri-Ghan: Haber getiririk. “Tepelerden bakar, büyük dağa tırmanır, aşağı bakarız. Taş Şehir kapalı. . Oraya gitmek istiyor musunuz? O zaman çabuk olun. Ama görgün ve adamlar ta uzakta. At yolu üzerinde oturur. Çok adam, At Adamlar’dan çok.”

Eomer: Bunu nereden biliyorsun?

Yaşlı adamın ablak yüzü ve kara gözleri bir şey belli etmedi ama sesi memnuniyetsizlikle huysuzlaşmıştı.

Ghan-buri-Ghan: Vahşi insanlar vahşi, hür ama çocuk değil. Ben büyük başkan Ghân-buri-Ghân. Çok şey sayarım: Gökteki yıldızlar, ağaçlardaki yapraklar, karanlıkta insanlar. Yirmi kere yirmiyi on beş kere sayacak adamınız var. Onların daha çok var. Büyük dövüş; kim kazanacak? Sonra çok daha fazlası da Taş Evler’in surları etrafında yürüyor.”

Theoden: Çok akıllıca konuşuyor. Sonra bizim izcilerimiz de yol üzerine hendekler kazıp kazıklar koyduklarını söyledi. Onları ani bir saldın ile süpürüp atamayız.”

Eomer: Ama yine de çok acele etmemiz gerekiyor. Şehir yanıyor!”

Vahşi Adamlardan biri: Bırak Ghân-buri-Ghân sözünü bitirsin! Birden fazla yol biliyor. Sizi hiç çukur olmayan yollardan götürecek; hiç görgün yürümez orda, sırf Vahşi insanlar ve hayvanlar. Yolların çoğu Taş Ev Halkı daha güçlüyken yapılmış. Avcıların hayvan eti kestikleri gibi keserlerdi dağlan. Vahşi insanlar onların taş yediklerini düşünür. Koca yük arabalarıyla Druadan’dan Rimmon’a giderlerdi. Artık gitmiyorlar. Unutuldu Yol, ama Vahşi insanlar unutmadı. Tepenin üzerinden ve gerisinden gider hâlâ, otların ve ağaçların altından; orada Rimmon gerisinde ve aşağıya Dîn’e sonra yeniden At Adamlar’ın yoluna döner. Vahşi insanlar size o yolu gösterecek. Sonra siz gorgûn’u öldürüp parlak demirle kötü karanlığı süreceksiniz ve Vahşi insanlar yine vahşi ormanlarda uyuyacak.

Eomer ile kral kendi dillerinde konuştular. Sonunda Theoden Vahşi Insan’a döndüTheoden: Önerinizi kabul edeceğiz, çünkü bir ordu düşmanı geride bıraksak da ne fark eder? Eğer Taş Şehir düşecek olursa, bizim de dönüşümüz olmaz. Eğer şehir kurtulursa o zaman ork ordularının kendiliğinden yolu kesilmiş olacak. Eğer sadık biriysen Ghan-buri-Ghân, o zaman sana zengin armağanlar veririz ve sonsuza kadar Yurt’un dostluğunu kazanırsın.”

Ghan-buri-Ghan: Ölü adamlar yaşayanların dostu olamaz ve onlara armağan veremez. Ama eğer karanlıktan sonra yaşarsan Vahşi İnsanları ormanlarda rahat bırak ve bir daha onları hayvan gibi avlama. Ghân-buri-Ghân seni tuzağa çekmeyecek. O kendi de At Adamlar’ın babasıyla birlikte gidecek; eğer sizi yanlış yere götürürse, onu öldürün.

Theoden: Öyle olsun!

Eomer: Düşmanı aşıp yola dönmemiz ne kadar zaman alır? Yayan gitmemiz gerekecek eğer bize siz öncülük edecekseniz; sonra yolun dar olduğundan da kuşkum yok.

Ghan-buri-Ghan:  Vahşi insanlar hızlı gider yayan. Yol, oradaki Taşaraba Vadisi’nde dört atın gideceği kadar geniş. Vahşi insanlar buradan Dîn’e şafaktan akşama kadar yürür.
Eomer: O halde öncülere en az yedi saat vermeliyiz. Fakat herkes için bir on saati hesaba katmak gerekir. Gözden kaçan şeyler bizi oyalayabilir; ordumuzun hepsi yola dizilirse, tepelerden çıktığımızda onları yeniden düzene sokmak çok vakit alabilir. Şimdi saat kaç?
Theoden: Kim bilir? Her yer gece şimdi.
Ghan-buri-Ghan: Her yan karanlık ama her yer gece değil daha. Güneş çıktığında onu hissederiz, gizli olduğunda bile. Daha şimdiden Doğu dağlarından tırmanıyor. Gök tarlalarında günün açılış vakti.
Eomer: O zaman en kısa zamanda yola çıkmalıyız. Öyle olsa bile Gondor’un yardımına bugün yetişmeyi ümit edemeyiz.

Böylece Rohirrim ordusu Anorien’deki savaşmamış ork ordusunun fark edemeyeceği bir şekilde Pelennor’a çıkmıştır.

Gondor’da kuşatma başlamıştır. Şehir dayanmaya çalışır. Şehrin Cümlekapısı kırılır ve içeri Angmar’ın Büyücü Kralı Atını içeri sürer herke kaçışır bir kişi hariç Ak Gandalf kapının girişinde kıpırdamadan beklemektedir.

Nazgûl Efendisi atını içeri sürdü. Gerideki alevlerin önünde, muazzam bir ümitsizlik tehdidi halinde büyüyen, kocaman kara bir suret olarak yükseldi. Sürdü atını içeri Nazgûl Efendisi, daha önce hiçbir düşmanın geçememiş olduğu kemer altından; yüzünü gören herkes kaçtı.
Biri hariç herkes. Orada, Cümlekapısı’nın önündeki alanda sessiz ve hareketsiz bekleyen Gandalf, Gölgeyele’nin üzerinde oturuyordu: Dünyanın bütün hür atlan içinde bu dehşete kıpırdamadan, Rath Diren’deki oyulmuş bir heykel gibi sabit bir şekilde katlanabilecek tek at olan Gölgeyele’nin üzerinde.

Gandalf: “Buraya giremezsin,” dedi Gandalf; koca gölge durdu. “Sen kendin için hazırlanmış olan cehenneme geri dön! Geri dön! Seni ve Efendini bekleyen hiçliğe düş. Git!”

Kara Süvari kukuletasını geriye itti; o da ne! Başında krallara ait bir taç vardı; yine de taç görünen hiçbir baş üzerine oturtulmamıştı. Tacın ve örtülü geniş, kara omuzlarının arasından al al alevler parlıyordu. Görünmeyen ağzından ölümcül bir kahkaha duyuldu.

Nazgul Efendisi: “Yaşlı ahmak!” dedi. “Yaşlı ahmak! Bu benim saatim. Gördüğünde ölüm’ü tanımaz mısın sen? Geber; lanetlerin boşuna artık!” Bunu der demez kılıcını yukarılara kaldırdı; kılıçtan aşağıya alevlerindi.

Gandalf kıpırdamadı. Ve tam o anda, Şehir’in avlularından birinde bir horoz öttü. Tiz sesiyle net bir biçimde öttü; ne büyücülüğe ne de savaşa kulak asıyor, sadece ölümün gölgelerinin çok yukarısında, gökyüzünde, şafakla gelen sabahı karşılıyordu.

Ve ona karşılık verircesine uzaktan başka bir ses duyuldu. Borular, borular, borular. Karanlıkta Mindolluin’in yanlarında donuk donuk yankılandılar. Kuzey’in koca boruları deliler gibi üfleniyordu. Rohan gelmişti sonunda.

Kral ordusunu dizmiş şehrin yarı çaresiz halini izliyordu. Birden kimsen daha mnce duymadıkları bir berraklık ile bağırdı.

Kral Theoden: Uyanın, uyanın, Theoden’in Süvarileri!
Kötülükler kapımızda: Ateş ve katliam!
Mızrak savrulacak, kalkan parçalanacak,
Kılıç günü geldi, kızıl gün geldi, daha güneş doğmadan!
Sürün atlarınızı, sürün! Haydi Gondor’a!

Bu sözleri ile birlikte sancaktarından büyük bir boru aldı ve onu öyle bir güçle üflediki boru parçalara ayrıldı. Onunla birlikte orduda ki tüm borular aynı anda şakımaya başladı. O anda Rohan’ın borularının üflenmesi ovada bir fırtına, dağlarda bir gök gürültüsü gibiydi.

Kral Theoden: Sürün atlarnızı, sürün! Haydi Gondor’a!

Kral atı Karyele’ye seslendi ve at ok gibi atıldı. Arkasından sancağı deli gibi dalgalanıyordu. Kral’ın arkasından hanedanının süvarileri ve ordusu geliyordu ama hiçkimse Theoden’e yetişmek şöyle dursun hızına yaklaşamıyorlardı bile. O atın üstünde Valar savaşında ki Muhteşem Orome’ye benziyordu.

Rohirrim bir yandan savaşıyor diğer yandan şarkı söylüyorlardı. Rohirrim savaşın keyfini çıkarmaya başladı. Söyledikleri şarkının korkunç sesi Pelennor’dan şehire kadar ulaştı.

Mordor ordularını yöneten Yüzüktayfı, Nazgul Efendisi Cümlekapısından dışarı çıkarak kayboldu. Kral orkları yardı ancak şehire çok uzakta değildi. Güneyde Haradrim’in ana gücünü fark etti onların atlıları liderlerinin etrafında toplanıyor. Rohirrim’e saldırmaya hazırlanıyordu Kral onlar fark etti.

Kral Theoden: Buraya!, Buraya! Kalkın Eorloğulları! Korkmayın Karanlıktan!

Kral sözlerini bitirdiğinde Karyele dehşetle şaha kalktı. Boşluğa tekmeler savurup yana doğru düştü ve Kral Karyele’nin altında kaldı. Karyele’yi kara bir ork yarıp geçmişti!

Koca gölge krala doğru yaklaşmaya başlıyordu. Uçan bir hayvana biniyordu. Eğer bir kuş ise dünya üzerin de ki tüm kuşlardan büyük ve tüysüzdü üstünde kara pelerini, kocaman bir taç taşıyordu. Nazgul efenfisi karanlık geçmeden bineğini çağırmış ve tekrar geri dönmüştü.

Ancak Theoden bütünüyle yalnız değildi. Yanında ordusunun cesur silahşörleri ölü olarak yatıyordu. Yaşayanların küheylanları Nazgul efendisine dayanamamış ve hemen oradan uzaklaşmışlardı.

Orada kalan 2 kişi vardı. İkisi de savaşa gizli gizli gelmişti Genç Saklımiğfer (Eowyn) ve arkasında savaşa gelmesi izin verilmeyen Merriadoc Brandybuck(Merry) İkiside tüm savaş boyunca tek yara almamıştı.

Eowyn: “Yıkıl karşımdan leş kargalarının başı, iğrenç yaratık! Ölüleri rahat bırak!”

Soğuk bir ses cevap verdi: “Nazgûl ile avının arasına girme! Yoksa seni sıran geldiğinde öldürmem. Alır, bütün karanlıkların gerisinde etlerinin yenip bitirileceği, kuruyarak büzüşen aklının Kapaksız Göz önünde çıplak bırakılacağı feryat evlerine taşırım.”
Bir kılıç sakırdadı kınından çekilirken. “Ne istersen onu yap; ama buna engel olacağım eğer elimden gelirse.”
“Engel olmak mı? Seni ahmak seni. Hiçbir ölümlü adam bana engel olamaz!”
Sonra Merry, o saatte duyduğu seslerin en garibini duydu. Sanki Saklımiğfer gülüyordu; berrak sesi çeliğin şakırtısı gibiydi. “Ama adam değilim ki ben! Karşında bir kadın var! Eomund’un kızı Eowyn’ im ben. Sen benim ile beyim, hısmım arasında duruyorsun. Yıkıl, eğer ölümsüz değilsen! Yoksa canlı da olsan, kara bir ölmemiş de olsan biçerim seni, eğer ona dokunursan.”

Kanatlı yaratık kıza doğru bir çığlık attı ama Yüzüktayfı hiç cevap vermedi; sessizdi, sanki ani bir kuşku duyarmış gibi. Bir an için hayretin ta kendisi baskın çıktı Merry’nin korkusuna. Gözlerini açtı ve birden karanlık kalkıverdi gözleri üzerinden. Orada, ondan birkaç adım ileride koca hayvan oturuyordu ve etrafındaki her şey karanlık gibiydi; üzerinde Nazgûl Efendisi ümitsizliğin gölgesi gibi yükseliyordu. Biraz sol tarafta, yüzü onlara dönük Merry’nin Saklımiğfer dediği kişi duruyordu. Fakat kendini gizlediği miğfer düşmüştü başından; bağından kurtulmuş parlak saçları soluk altın ışıltısıyla omuzlarında pırıldıyordu. Deniz gibi gri olan gözleri sert ve insafsızdı; yine de yanaklarında gözyaşları vardı. Elinde bir kılıç vardı; kalkanını düşmanının gözlerinin dehşetine karşı kaldırmıştı.
Eowyn idi bu; hem de Saklımiğfer. Çünkü Merry’nin aklında,Dunharrow’dan ayrılırken gördüğü yüzün anısı şimşek gibi çaktı: Hiç umudu olmadan, ölümü aramaya giden birinin yüzü. Gönlünü acıma duygusu ve büyük bir merak aldı ve aniden soyunun o yavaş tutuşan cesareti uyandı. Ellerini sıktı. Bu kadar zarif, bu kadar umutsuz olan bu kız ölmemeliydi! En azından tek başına, yardım görmeden ölmeyecekti.
Düşmanın yüzü ona dönük değildi ama o hâlâ, ya o ölümcül gözler üzerine düşerse korkusuyla hareket etmeye pek cesaret edemiyordu. Yavaş yavaş yan tarafa doğru emeklemeye başladı; fakat kuşku ve garazla tüm dikkatini önünde duran kadına vermiş olan Kara Komutan, ona çamur içinde debelenen bir solucandan fazla bir önem vermedi.
Aniden koca hayvan iğrenç kanatlarını çırptı; yaratıktan rüzgâr pis kokuluydu. Tekrar havaya sıçradı ve sonra hızla, çığlık atarak gagası ve pençeleriyle saldırarak Eowyn’in üzerine inmeye başladı.
Yine de ürkmedi Rohirrim’in kızı, kralların çocuğu, ince ama çelik bir bıçak gibi, zarif ama korkunç Eowyn. Hızla bir darbe indirdi, ustaca ve ölümcül. Uzanmış boynu ikiye ayırdı ve kesilen kelle bir taş gibi düştü. Koskoca şekil çarpıp yıkılırken geriye doğru sıçradı, geniş kanatlar gerildi; toprağa çöktü; onun düşüşüyle gölge geçip gitti. Kızın etrafına ışıklar döküldü ve saçı güneş ışığında parladı.
Yıkıntı içinden Kara Süvari uzun boyuyla doğruldu, tehdit edercesine, kızın üzerinde yükseldi. Kulakları zehrin kendisiymişçesine ısıran bir nefret haykırışıyla topuzunu indirdi. Kızın kalkanı bin parçaya bölündü, kolu da kırılmıştı; tökezlenip dizleri üzerine düştü. Kara Süvari üzerine bir bulut gibi eğildi, gözleri pırıldıyordu; topuzunu öldürmek için kaldırdı.
Fakat aniden o da can acısından bağırarak ileriye doğru tökezledi; darbesi boşa gitti ve yere savruldu. Merry’nin kılıcı onu arkadan vurmuştu, kara pelerinini yırtıp zırhlı yeleğinin altına girerek o koca dizinin arkasındaki kirişi parçalamıştı.
“Eowyn! Eowyn!” diye bağırdı Merry. Kız sendeleyerek, bütün çabasıyla ve son gücüyle kılıcını taç ile pelerin arasına indirdi, o koca omuzlar önünde eğilmişken. Kılıç kıvılcımlar saçarak paramparça oldu. Taç, bir takırtıyla yuvarlandı gitti. Eowyn öne, düşmanının üzerine devrildi. Ama o da ne! Pelerin ve zırhlı yelek boştu. Artık biçim-sizce yırtılmış ve atılmış bir halde uzanıyordu yerde; derken tüyler ürpertici bir çığlık yükseldi, tiz bir uluma sesi halinde azalarak rüzgârla birlikte geçip gitti; ölüp giden bedensiz, ince ses yutulup yok oldu ve bu dünyanın o çağında bir daha da hiç duyulmadı..
Oracıkta, ölenlerin ortasında duruyordu hobbit Meriadoc, gün ışığındaki bir baykuş gibi gözlerini kırpıştıra kırpıştıra, çünkü gözyaşları kör etmişti onu; buğular arasından, orada uzanmış hiç kıpırdamadan yatmakta olan Eowyn’in zarif saçlarına baktı; sonra zaferinin tam ortasında düşmüş olan kralın yüzüne de baktı. Çünkü Karyele can çekişirken yuvarlanarak kralın üzerinden kalkmıştı; ama yine de sahibinin felaketine neden olmuştu.
Bunun üzerine Merry eğilerek öpmek için kralın elini kaldırdı ve o da ne! Theoden gözlerini açtı; gözleri berraktı ve zorlanarak da olsa sakin bir sesle konuştu.
“Elveda Efendi Hobbit!” dedi. “Bedenim kırıldı. Atalarıma gidiyorum. Ve artık, onların o kudretli topluluklarında bile utanmayacağım. Kara yılanı düşürdüm. Ümitsiz bir sabah, mutlu bir gün ve altın bir gün batımı!”
Merry konuşamadı, yine gözyaşlarına boğulmuştu. “Affet beni beyim,” dedi sonunda, “emirlerine uymadıysam ve seninle ayrılırken ağlamaktan başka bir hizmet sunamadıysam sana…”
Yaşlı kral gülümsedi. “Üzülme! Affedildin. Yürekli kişilere dizgin vurulamaz. Artık kutlu bir yaşamın olsun; ağzında piponla huzur içinde otururken beni hatırla! Artık seninle Tekev’de oturamayacağım söz vermiş olduğum gibi veya senin ot bilimini dinleyemeyeceğim.” Gözlerini kapattı, Merry onun yanında boynunu eğerek selama durdu. Sonra kral yeniden konuştu. “Eomer nerede? Çünkü gözlerim kararıyor, gitmeden önce onu görmek isterim. Benden sonra kral o olmalı. Sonra Eowyn’e de haber yollamak istiyorum. O, benim ondan ayrılmamı istememişti, artık onu göremeyeceğim, benim için kızımdan da üstündü.”
“Beyim, beyim,” diye başladı Merry kekeleyerek, “o…” fakat tam o anda büyük bir gürültü koptu; etraflarında borular, borazanlar ötüp duruyordu. Merry etrafına bakındı: Savaşı ve yanındaki bütün dünyayı unutmuştu; aslında kısacık bir süre önce olduğu halde kralın düştüğü yere atını süreli saatler geçmiş gibi geliyordu ona. Fakat şimdi, çok yakında başlayacak büyük bir çarpışmanın tam ortasında yakalanma tehlikesi içinde olduklarını gördü.

Eomer ve askerlerinin bir kısmı yanına geldi.

Eomer aceleyle sürdü atını; yanında hanedandan hayatta kalan silahşörler de vardı ve artık atlarına hâkim olabiliyorlardı. Kötü hayvanın orada yatan leşine hayretle bakakaldılar; küheylanlan yakınına gitmiyordu.

Fakat Eomer eyerinden atladı; kralın yanma gelip sessizce durduğunda üzerine bir keder ve yeis çökmüştü.
Sonra silahşörlerden biri kralın sancağını orada ölmüş yatan bayraktar Guthlâf in elinden alarak havaya kaldırdı. Theoden gözlerini yavaş yavaş açtı. Sancağı görerek onun Eomer’e verilmesi gerektiğini anlattı işaretle.

Theoden: “Selam sana Yurt’un Kralı!” dedi. “Şimdi zafere sür atını! Eowyn’e benim için veda et!”

Ve böylece öldü, Eowyn’in yanında yatmakta olduğunu bilmeden.

Yakında olanlar ağlamaya başladılar şöyle haykırarak: “Thfoden Kral! Theoden Kral!”

Fakat Eomer onlara şöyle dedi:

“Yas tutmayın çok! Kudretliydi ölen,
şanına yakışır oldu sonu. Höyüğü yükseldiğinde
ağlayacak kadınlar ardından. Şimdi cenk çağırıyor bizi!”

Yine de kendisi de ağlıyordu konuşurken. “Silahşörleri burada kalsın,” dedi, “ve çatışma üzerinden geçmesin diye bedenini şan ile alandan taşısınlar! Evet, burada yatan kralın diğer adamlarını da.” Katledilmiş olanlara baktı isimlerini bir bir sayarak. Sonra aniden kız kardeşi Eowyn’i gördü yattığı yerde, onu tanıdı. Bir an için, tam haykıracakken bir ok ile kalbi parçalanan bir adam gibi durdu; sonra yüzü ölü gibi bembeyaz kesildi; içinde soğuk bir hiddet yükseldi, öyle ki bir süre istese de konuşamadı. Üzerine cin çarpmış gibi bir hal geldi.
“Eowyn, Eowyn!” diye bağırdı en sonunda. “Eowyn nasıl vardın buraya? Bu ne biçim bir delilik, ne biçim bir şeytanlık? Ölüm, ölüm, ölüm! Ölüm alsın hepimizi!”

Sonra kimseye danışmadan, Şehir’den gelen adamların yaklaşmasını beklemeden düşmanlarının koca ordusunun ön cephesine dosdoğru mahmuzladı atını ve saldırının başlaması için yüksek sesle haykırdı. Savaş alanının üzerinde berrak sesi gümbürdetti çağrısını: “Ölüm! Sürün, sürün atlarınızı yıkıma ve dünyanın sonuna!”

Bununla birlikte ordu harekete geçti. Fakat Rohirrim artık şarkı söylemiyordu. Tek bir sesle, olanca güçleriyle, korkunç bir biçimde Ölüm.’.diye hay kırıyorlardı; savaş büyük bir akıntı gibi hız kazanarak göçmüş krallarının etrafından toparlanıp geçti ve güneye doğru gürledi.

Adamları Kralı ve Eowyn’i kaldırmış şehre doğru götürüyorlardı. Ancak Karyele içinde öldüğü yerde bir mezar açıldı ve taşına şunlar yazıldı.

Sadık bir hizmetkardı ama efendisinin felaketi oldu yine de Tezayağın tayı, hızlı Karyele.

Savaş tüm şiddeti ile devam ederken batıdan bir esinti geldi. Şehirden bağırdılar Umbar Korsanları geldi şehre geri dönün! Ancak rüzgar bu bağırtıyı çok uzaklara taşıdı Eomer şimdi Harlond’a çok yakındı artık savaşın bitmiş olduğuna inanıyordu. Şehir ile kendisi arasına düşman girmiş, şimdide Umbarlılar çıkagelmişti.

Bir kez daha savaşın arzusunu duyuyordu içinde; henüz yaralanmamıştı, gençti ve kraldı: Düşmüş bir halkın kralı. Ama daha ümitsizliğine gülmesi sona ermeden bir kez daha kara gemilere baktı ve onlara meydan okuyarak kılıcını kaldırdı.

Sonra bir hayrettir aldı Eomer’i; büyük de bir coşku; kılıcını güneşe doğru fırlattı ve tekrar yakalarken şarkılar söyledi. Bütün gözler onun bakışını izledi ve o da ne! En öndeki gemide büyük bir bayrak açıldı, gemi Harlond’a doğru dönerken rüzgâr bu bayrağı gözler önüne serdi. Ak Ağaç çiçek açmıştı bayrakta, Gondor için; fakat etrafında Yedi Yıldız vardı ve üzerinde bir taç, yani Elendil’in sayısız yıldır hiçbir hükümdarın kullanmadığı nişanı. Ve yıldızlar güneş ışığında alev alevdi çünkü Elrond’un kızı Arvven tarafından’ değerli taşlarla işlenmişti; taç da sabah ışığında parlak görünüyordu çünkü mithril ve altından yapılmıştı.
Böyle varmıştı Isildur’un varisi Arathorn oğlu Aragorn Ölülerin Yolu’ndan Gondor krallığına, Deniz’den gelen yelle taşınarak; Rohirrim’in cümbüşü bir kahkaha seli ve kılıçların şimşeği; Şehir’in neşesi ve şaşkınlığı ise borazanların müziği ve çanların sesi olmuştu. Fakat Mordor’un ordularını bir delilik sarmıştı ve kendi gemilerinin düşmanlarıyla dolu olması onlara bir çeşit büyü gibi gelmişti; kaderin gelgitlerinin kendi aleyhlerine döndüğünü ve sonlarının yakın olduğunu anlayınca üzerlerine kara bir korku düştü.

Doğuya sürdüler atlarını Dol Amroth’un silahşörleri, önlerinde düşmanı sürerek: Dev adamları, Variag’ları ve güneş ışığından nefret eden orkları. Güneye ilerledi Eomer; adamlar onun gözü önünde kaçıştılar ve örs ile çekiç arasına kısıldılar. Çünkü artık adamlar gemilerden Harlond iskelelerine atlıyorlar ve kuzeye doğru bir yıldırım gibi esiyorlardı. Legolas ve elinde baltası ile Gimli de geldi; ve Lebennin, Lamedon ve Güney tımarlarından bahadır halkını yöneten sancağıyla Halbarad ve Elladan, alnında yıldızlarıyla Elrohir ve Kuzeyin Kolcuları, ağır elli Dunedain. Fakat hepsinin önünden yeni tutuşturulmuş bir ateş gibi parlayan Batının Alevi Anduril, yani en az eskisi kadar ölümcül dövülmüş Narsil ile Aragorn gidiyordu ve alnında Elendil’in Yıldızı vardı.

Ve böylece sonunda Eomer ile Aragorn savaşın ortasında buluştular; kılıçlarına yaslanarak birbirlerine baktılar; memnundular.

Eomer: “Aramızda Mordor’un bütün orduları olduğu halde böyle buluştuk

Aragorn: “Borukent’te böyle söylememiş miydim?”

Eomer: “öyle konuşmuştun,” “fakat umut insanları genellikle kaldırır ve o zamanlar ben senin uzağı gören bir kişi olduğunu bilmiyordum. Yine de beklenmedik anda gelen bir yardım iki kere kutlu olsun; dostların karşılaşması daha önce hiç böyle neşe dolu olmamıştır.” Ve birbirlerinin ellerini kavradılar. “Daha iyi bir zamanda da olamazdı,” dedi Eomer. “Çok da erken gelmedin arkadaşım. Çok kayıp ve üzüntüler geldi başımıza.”

Aragorn: “O halde, haydi bunların öcünü alalım bu konuda konuşmadan önce!”

Ve birlikte savaşa sürdüler atlarını.

Onların kudretine hiçbir doğu ordusu dayanamamıştır. Şehir kurtarılmış Pelennor Muhaberesi ve Gondor Kuşatması bitmiştir. Savaştan sonra Rohanlı bir ozan, kahramanca canını verenleri şöyle anar:

“Tepelerde çınlayan boruları duyduk,
Güney krallığında parlıyordu kılıçlar,
Küheylanlar sabah rüzgarı gibi
Daldı Stoningland’a Cenk oldu.
Orada düştü başkomutan Theoden
Kudretli Thengeloğlu, dönmedi bir daha
Altın saraylarına ve kuzey kırlarında ki
Yeşil otlaklara. Harding ve Guthlaf
Dunhere ve Deorwine yiğit Grimbold
Herefara ve Heruband, Horn ve Fastred
Dövüşüp düştüler orada, uzak ülkelerde:
Mundburg Höyükleri altında, küfler içinde
Yatıyorlar şimdi yoldaşları, Gondor Beyleriyle
Ne zarif Hirluin dönebildi deniz kıyısında ki tepelere
Ne de yaşlı Farlong, döndü zaferle Arnach’a
Ülkesinin çiçekli vadilerine; Derufin ve Dulin
Uzun boylu okçular, dönmediler bir daha kara sulara
Dağların gölgesinde ki Morthond göllerine
Beyler ve erler kabul ettiler sabah vakti
ve gün sonunda ölümü. Uzun zamandır uyurlar şimdi
Ulu Nehir kıyısında, Gondor’un çimenleri altında
Şimdi gözyaşları gibi, parlayan gümüş gibi akan su,
O gün kıpkızıl gürlüyordu:
Günbatımıyla alevlenmişti kana boyalı Köpükler;
İşaret kuleleri gibi yanıyordu dağlar akşam vakti;
Rammas Echor’a al al düşüyordu çiğ.”

Kral ilk önce Minas Tirith’e gömülmüş, Kara Kule’nin yıkılması ve Gondor Kralı’nın tahta çıkmasından sonra ebedi istirahatgahı Edoras’a tören alayı ile götürülmüştür. Ve böyle bitti Ulu Thengel oğlu Theoden’in hikayesi…

 

Mutlaka Okuyun!

Bu Hobbit Testinde Çok Az Kişi Tüm Soruları Yapabilecek

Hobbit için zor bir test hazırladık. Bazı soruların kolay olduğuna bakmayın, gerçekten zorlanacaksınız. Bakalım bu …

Bir Cevap Yazın

Hızlı Giriş Yap:



E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir