Son Yazılar
Ana Sayfa / Orta Dünya / Halklar / Hobbitler / Meriadoc Brandybuck

Meriadoc Brandybuck

 

Irk: Hobbit
Dil: Westron
Cinsiyeti: Erkek
Soy: Erdiyarı Hobbitleri- Brandybuck Ailesi
Ebeveynleri: Saradoc Brandybuck ve Esmeralda Took
Eşi: Estella Bolger
Doğum Tarihi: 3.Çağ 2982
Ölüm Tarihi: 4.Çağ 65
İkamet Ettiği Yerler: Erdiyarı
Diğer İsimler: Merry, Holdwine, Kalimac Brandagamba
Taşıdığı Ünvanlar: Erdiyarı Efendisi, Rohan Beyi
Meriadoc Brandybuck 2982’de doğdu. Babası Saradoc-Altınserpen-Brandybuck, Annesi ise Esmeralda Took’dur. Merry babasının tek çocuğu ve varisiydi. Merry Yüzük Savaşları bittikten sonra Estella Bolger ile evlendi ve en az bir oğlu olduğu biliniyor. Merry annesi sayesinde Pippin ile arkadaş ve yoldaş oldu.

Frodo ile yola çıkmadan önce Brendi Konağı’nda yaşıyordu. Konak çok uzun bir zaman önce, Bataktaki hatta Shire’daki en köklü ailelerden biri olan Yaşlıer ailesinin reisi Kirliçıkı Yaşlıer, tarafından inşa edilmiştir. Bölgenin ismini Brandybuck olarak değiştirdi ve buraya yerleşip neredeyse küçük bir bağımsız ülke sayılabilecek bu bölgenin efendisi oldu.

Ailesi büyüdü de büyüdü, o toprak olduktan sonra da büyümeye devam etti; öyle ki, sonunda Brendi Konağı üç büyük ön kapısı, bir sürü yan kapısı ve yüz kadar penceresi olan bir yapı haline gelip alçak tepenin tümünü kaplar oldu. Bunun üzerine, Brandybucklar ile sayısız hizmetkârları tepenin çevresinde önce oyuklar kazmaya, zamanla da toprağın üstünde yapılar yükseltmeye koyuldular. Nehir ile Yaşlı Orman arasında gayet yoğun yerleşimli bir şerit olan ve Shire’ın genişlemesinin ürünü sayılabilecek Erdiyarı böyle doğmuştu. En önemli köyü de, Brendi Konağı’nın arkasındaki bayırlara kümelenmiş olan Erşehir idi.

Batak’takiler Erdiyarlılar’la iyi geçinirlerdi, Konağın Efendisi’nin (yani Brandybuck aile reisinin) hâkimiyeti de hâlâ Kütük’ten Sazlık’a kadar bütün çiftçiler tarafından kabul ediliyordu. Fakat eski Shire’da oturanların çoğu Erdiyarlılar’ı tuhaf tipler, sanki yarı yarıya yabancıymışlar gibi görüyorlardı. Hâlbuki aslında Dört Dirhemler’deki diğer hobbitlerden pek de farklı değillerdi. Tek bir nokta hariç: Kayıklardan hoşlanıyorlardı ve bazıları yüzme bile biliyordu.

Merry, Bilbo Baggins Shire’ı terketmeden hemen hemen bir yıl önce, yüzüğün sihirli gücünü keşfetmişti. Ayrıca Bilbo’nun kitabına da bir göz gezdirmişti.

Merry: Benim canım hobbitim, sen arkadaşlarının meraklılıklarını yabana atma. Senelerdir Yüzük’ün varlığından haberdarım – Bilbo gitmeden öncesinden beridir, aslında; fakat o Yüzük’ü bir sır olarak kabul ettiği için ben de bilgimi kafamda sakladım, ta ki suç ortaklığımızı kurana dek. Bilbo’yu, elbette ki, seni tanıdığım kadar tanımıyordum; ben çok gençtim, o da daha dikkatliydi – ama yeterince değil, ilk nasıl öğrendiğimi merak ediyorsan, anlatmaya devam edeyim.

Frodo: Devam et!

Merry: Senin de tahmin edebileceğin gibi, ona açık verdiren Torbaköylü Bagginsler oldu. Davet’ten bir yıl önce bir gün, yolda yürürken Bilbo’yu yolda önümde gördüm. Birdenbire uzakta, bize doğru gelmekte olan T.B.’ler belirdi. Bilbo yavaşladı ve sonra hoppadanak! yok oldu. Ben o kadar hayrete düşmüştüm ki, kendimi daha normal bir şekilde saklamaya bile neredeyse aklım yetmeyecekti; ama çitten geçip yolun kenarındaki tarladan yürüdüm. T.B.’ler geçtikten sonra çitten yolu gözlüyordum ki birde ne göreyim, Bilbo tam önümde aniden ortaya çıkıvermesin mi? Altın gibi parlayan bir şeyi pantolonunun cebine koyduğu da gözümden kaçmadı.

“Ondan sonra gözlerimi hep açık tuttum. Hatta itiraf edeyim, onu gözetledim. Fakat siz de kabul etmelisiniz ki bu son derece merak uyandırıcı bir şeydi ve ben de daha delikanlıydım. Bütün Shire’da babalığın gizli kitabını senden başka gören bir tek ben varıradır herhalde Frodo.

Frodo: Bilbo’nun kitabını mı okudun! Daha neler duyacağım? Hiç mi bir şey emniyette değil?

Merry: Yeterince değil, diyebilirim.”Fakat sadece tek bir kere çarçabuk göz atabildim ve bu da hiç kolay olmadı. Kitabı hiç ortalarda bırakmazdı. Ne oldu acaba o kitap? Bir kere daha görmek isterdim. Kitap sende mi Frodo?

Frodo: Hayır. Çıkın Çıkmazı’nda değildi. Alıp götürmüş olmalı.

Merry: Neyse, dediğim gibi, bu bahara, işler ciddiye bininceye kadar, bildiklerimi kendime sakladım. Sonra suç ortaklığımızı kurduk; bu konuda ciddi olduğumuz ve niyetimiz niyet olduğu için de, pek öyle kılı kırk yarmadık. Kolay kırılır cinsten bir ceviz sayılmazsın; Gandalf ise senden de beter.

Merry çok düzenli ve akıllıydı. Frodo’nun Çıkın Çıkmazı’ndan ayrılmasına yardım etti ve midilliler ile gerekli eşyaları Çukurçay’da hazır etmişti. Yaşlı Orman’da onlara yardım etti ancak Gündüzsefası Vadisi’ndeki büyüye karşı koymalarına yardımcı olamadı. Büyünün etkisiyle uyuyakalan hobbitler uyandıklarında, bir söğüt ağacının gövdesi tarafından uyutulmuşlardı. Onları Yaşlı Söğüt Adam tarafından ezilmekten Tom Bombadil kurtarmıştı.

Ağacın öbür yanına gittiler ve o zaman Sam duyduğu o klik sesinin ne olduğunu anladı. Pippin gözden kaybolmuştu. Uzandığı yarık tamamen kapanmıştı, öyle ki bir çizik bile görünmüyordu. Merry ise kapandaydı: Başka bir yarık onu beline kadar yakalamıştı; bacakları dışarıdaydı, ama geri kalan kısmı, iki kenardan bir cımbız gibi kavrayan karanlık bir kovuğun içindeydi.

Frodo ile Sam ilk önce ağacın Pippin’in yatmış olduğu yere denk gelen kısmını yumrukladılar. Ondan sonra, zavallı Merry’yi yakalamış olan yarığın kenetlenmiş ağzını açarak için deliler gibi çekiştirdiler. Faydasızdı.

Frodo: Ne korkunç bir şey. Ne diye kalktık bu korkunç ormana geldik ki sanki? Keşke hepimiz şu anda Çukurçay’da olabilseydik!

Kenara ayağını hiç düşünmeden bütün gücüyle ağaca bir tekme attı. Gövdeden başlayarak dallara dağılan belli belirsiz bir titreme oldu: yapraklar hışırdadı ve fısıldadı ama bu kez zayıf ve derinden bir kahkahaydı bu.

Sam: Eşyalarınız arasında balta falan yoktur herhalde, ha Bay Frodo.

Frodo: Yakacak odun kesmek için yanıma küçük bir el baltası almıştım. Pek işimize yaramaz.

Sam: Bir dakika! Ateşle bir şeyler yapabiliriz!

Frodo: Yapabiliriz. Pippin’i içerde diri diri kızartmayı başarabiliriz.

Sam: Bu ağacın canını acıtıp korkutmakla başlayabiliriz işe. Eğer onları bırakmazsa boyunu deviririm, kemirmek zorunda kalsam bile.

Midillilere doğru koştu ve aradan pek bir zaman geçmeden iki parça kav, çakmak kutusu ve bir el baltasıyla geri döndü.

Çabucak kuru otları, yapraklan ve kabuklan bir araya topladılar; kırık dal parçacıkları ve kesilmiş odun parçalarından bir yığın yaptılar.

Bunu tutsakların bulunduğu yerin tam aksi yönünde ağacın gövdesinin önüne yığdılar. Sam kavdan kıvılcımı çakar çakmaz kuru otlar tutuştu ve aceleci bir alev ile duman yükseldi. Dal parçaları çıtırdadı. Ateşin minik parmakları kadim ağacın çentik çentik kuru kabuklarını yalayıp kavurdu. Söğüt baştan aşağı bir titredi. Yapraklar tepelerinde acı ve hiddet sesleriyle tıslar gibiydiler. Merry’den avaz avaz bir haykırış yükseldi ve ağacın içinden Pippin’in boğuk çığlığını duydular.

Merry: Söndürün! Söndürün! Yoksa beni sıkıp ikiye ayıracak. Öyle diyor!

Frodo: Kim? Ne?” ağacın öbür tarafına doğru koşarak.

Merry: Söndürün! Söndürün!

Söğüdün dalları deliler gibi sallanmaya başladı. Sanki nehir vadisinin sessiz uykusuna bir taş atmışlar da bütün Orman’da yayılan öfke dalgaları oluşturmuşlar gibi, giderek yükselen ve etraftaki diğer bütün ağaçların dallarına doğru yayılan rüzgâr misali bir ses duyuluyordu. Sam minik ateşi tekmeleyip kıvılcımları ayaklarıyla basa basa söndürdü.

Ama Frodo, neden yaptığını veya ne ümit ettiğini bile bilmeden, İmdat! İmdat! İmdat! diye bağırarak patikada koşmaya başladı. Kendi tiz sesinin sedasını bile duyamaz gibiydi. Kelimeler ağzından çıkar çıkmaz söğüt rüzgârına kapılıp gidiyor ve yaprakların velvelesinde boğuluyordu. Çaresizlik içindeydi. Kaybolmuş ve aklı uçup gitmiş gibi hissediyordu.

Aniden durdu. Bir cevap vardı, ya da ona öyle gelmişti; ama sanki arkasından geliyordu, geriden, Orman’ın derinliklerindeki patikadan. Olduğu yerde dönüp dinledi, az sonra hiç kuşku kalmamıştı: Biri bir şarkı söylüyordu; kalın mutlu bir ses kaygısızca ve neşeyle bir şarkı tutturmuştu, ama saçmasapan bir şarkıydı bu:

Lay lom! Lay la lom!
Gongu çal da gel! Gongu çal!
Zıpla gel! Söğütler içinden!
Tom Bom, şen Tom, Tom Bombadil!

Frodo da Sam de, biraz yeni bir tehlikeden korkarak, biraz da ümitlenerek oldukları yerde durdular. Birdenbire, uzun bir dizi anlamsız (ya da öyle duyulan) sözden sonra ses iyice yükseldi, belirginleşti ve şu şarkıya dönüştü:

Hey! Gel bili bom! Lay lay lom! Bir tanem!
Sığırcığını süzülür eserken meltem.
Tepenin altında, güneşte parlar,
Soğuk yıldızlan eşikte bekler,
Benim güzel sevgilim, doğmuş Irmakkadın’dan
Sudan durudur teni, incedir söğüt dalından
Bizim Tom Bombadil elinde su zambaklarıyla
Yine eve dönüyor. Bak şarkı söylüyor hoplaya zıplaya
Hey! Gel bili bom! Lay lay lom! Bir tanem!
Altınyemiş, Altınyemiş, tatlı sarı böğürtlen!
Zavallı Söğütadam, köklerini topla, yolumdun çek!
Tom’un acelesi var. Günün peşinden akşam gelecek.
Tom eve dönüyor yine, elinde su zambakları,
Hey! Lay lay lom! Duyuyor musunuz şarkımı?

Frodo ile Sam büyülenmişçesine duruyorlardı. Rüzgâr söndü. Yapraklar yine gergin dallardan sessiz sessiz sarktılar. Şarkı bir kez daha patladı ve sonra birdenbire patikada sazların tepesinde hoplayıp danseden, yüksek tepeli, bandına uzun mavi bir tüy takılmış, eski püskü, yamru yumru bir şapka beliriverdi. Şapka bir kere daha hoplayıp sıçradı ve görüş alanlarına bir adam girdi – ya da adama benzeyen biri.

Her halükârda bir hobbite göre çok iri ve ağır sayılırdı; ama kalın bacaklarındaki büyük san çizmeleriyle otlar ve sazlar arasından ortalığı yıkıp geçerek suya giden bir inek gibi ilerlerken Büyük Ahali kadar çok gürültü yapsa da, onlardan biri olacak kadar uzun boylu da değil gibiydi. Mavi bir ceketi ve uzun kahverengi sakalı vardı; gözleri parlak ve maviydi, yüzü olgun bir elma kadar kırmızıydı ama yüzlerce kahkaha kırışığıyla buruşmuştu. Ellerinde, tepsi gibi büyük bir yaprağa dizdiği bir küçük öbek beyaz nilüfer taşıyordu.

Frodo ile Sam “İmdat!” diye bağırıp ellerini uzatarak ona doğru koştular.

Tom Bombadil: Hop! Hop! Durun hele!

Bir elini kaldırarak ve onlar da sanki vurulmuş gibi donakaldılar.

Tom Bombadil: Hele, benim mini-minnacık adamcıklarım, nereye gidiyorsunuz böyle körük gibi pöfleyerek bakayım? Neymiş buradaki mesele madem? Kim olduğumu biliyor musunuz? Ben Tom Bombadil’im. Derdiniz nedir söyleyin bana! Tom’un acelesi var. Sakın nilüferlerimi ezeyim demeyin!

Frodo: Arkadaşlarım söğüt ağacının içine hapsoldu.

Sam: Efendi Merry bir çatlakta eziliyor!

Tom Bombadil: Ne? Yaşlı Söğüt Adam, ha? Hepsi bu muydu? Bunu hemen hallederiz. Ona söylenecek şarkıyı bilirim ben. Başı ağarmış Söğüt Adam! Eğer terbiyesini takınmazsa iliklerini dondururum. Şarkılarımla köklerini çıkartırım. Bir şarkıyla rüzgâr estirip yapraklarını, dallarını uçururum. Seni Yaşlı Söğüt Adam seni!

Nilüferlerini dikkatle otların üzerine bırakarak ağaca koştu. Ortada Merry’nin hâlâ dışarıda duran ayakları vardı bir tek geri kalan kısmı çoktan içeri çekilmişti bile. Tom ağzını çatlağa dayayarak içeriye doğru alçak sesle bir şarkı söylemeye başladı. Hobbitler sözleri yakalayamıyorlardı ama görünüşe göre Merry heyecanlanmıştı. Bacakları tekmeler savurmaya başladı. Tom kenara sıçradı ve soğutun sallanan bir dalını kırıp bununla ağacın yanına vurdu.

Tom Bombadil: Onları hemen dışarı bırak Yaşlı Söğüt Adam! Aklından neler geçiyor? Senin uyuyor olman lazım. Toprak ye! Derinleri kaz! Su iç! Uykuya dal! Bu konuşan Bombadil!

Sonra da Merry’yi ayağından tuttuğu gibi, aniden açılan çatlaktan çekip çıkarttı.
Yırtılır gibi bir çatırtı duyuldu ve diğer çatlak da ardına kadar açıldı, Pippin sanki tekmeyle atılmış gibi içerden fırlayıp çıkıverdi. Sonra kuvvetli bir çat sesiyle her iki yarık da sıkı sıkı kapandı. Ağaç köklerinden tepesine kadar bir titredi ve sonra mutlak bir sessizlik çöktü.

Hobbitler: Sağ olun!

Birbirleri ardı sıra.

Tom Bombadil kahkahalarla gülmeye başladı.

Tom Bombadil: Hele, benim minik arkadaşlarım! Benimle eve geleceksiniz! Sofra sarı kaymak, bal peteği, ak ekmek ve tereyağı ile donanmıştır. Altınyemiş bekliyor. Soruları da akşam sofrasının etrafına bırakalım. Siz gelebildiğiniz kadar çabuk peşimden gelin!

Böyle deyip nilüferlerini aldı, eliyle onlara bir gel işareti yaptı, gene yüksek sesle abuk sabuk bir şarkı tutturup hoplaya dansede doğuya giden-patikada yola koyuldu.
Hobbitler konuşamayacak kadar şaşkın ve rahatlamış olarak ellerinden geldiğince çabuk çabuk onu izlediler. Fakat ellerinden gelen, yeterince hızlı değildi. Kısa bir süre sonra Tom önlerinde gözden kayboldu ve şarkının gürültüsü gitgide zayıflayarak uzaklaştı. Sonra birden, kuvvetli bir selam gibi havada dalgalanarak geri geldi sesi!

Gelin benle minik dostlar Gündüzsefası boyunca!
Tom gidiyor önden mumları yakmaya.
Batıdan batar Güneş; karanlık basar birazdan.
Gece gölgelen çöker, kapı açılır o zaman,
Pencereden sızar ışık, etrafı aydınlatır.
Korkmayın kara kızılağaçtan! Kır söğüt zararsızdır!
Korkmayın ne kökten, ne daldan!
Tom Bombadil önden gitti.
Hey lom! Lay lay lom! Bekliyoruz sizleri!

Bundan sonra hobbitler sesini duymaz oldular. Neredeyse aynı anda, güneş arkalarındaki ağaçların içine gömülür gibi gözden kayboldu. Brendibadesi üzerinde göz kırpan yatık akşam ışığını ve yüzlerce lamba ile parlamaya başlayan Erşehir pencerelerini düşündüler

Tom Bombadil tarafından ikinci kez kurtarılmaları ise Höyük Yaylaları’nda oldu. Hobbitler, Höyüklü Kişi’nin sihrinin etkisiyle höyüğün içerisine çekilmişlerdi. Merry uyandığında, uzun yıllar önce Angmar Ülkesi’nin melun kralına karşı dövüşmüş bir insanın hatıralarına sahipti. Tom Bombadil tarafından kurtarılmalarından sonra, höyükten Cadı Kral’ın yok edilmesinde önemli bir rol oynayacak olan Batıelli’lerin eseri kılıcı edindi.

Kısa bir süre sonra midillilerini tek sıra halinde çukurun kenarından aşırıp tepenin uzun kuzey yamacından aşağıya, sisli denizin içine doğru sürmekteydiler. Aşağı doğru indikçe sis daha bir soğuk, daha bir rutubetli olmaya başladı; üzerinden sular damlayan saçları dümdüz yatıp alınlarına yapışmıştı.

Aşağıya vardıklarında hava o kadar soğuktu ki durup pelerin ve kukuletalarını giydiler, kısa bir süre içinde onlar da gri damlalarla ıslanıverdi. Sonra midillilerine binip, yollarını zeminin yükseliş ve alçalışlarına göre çıkarmaya çalışarak tekrar yavaş yavaş ilerlediler. Ellerinden geldiğince, sabah görmüş oldukları uzun vadinin kuzey ucundaki bahçe kapısına benzeyen girişe doğru yönelmekteydiler. O aralıktan bir geçtiler mi eni konu düz bir hat üzerinden ilerlemeleri yeterliydi, böylece sonunda Yol’a varabileceklerdi. Düşünceleri daha ilerisine gitmiyordu; en fazla, belki de Yaylalar’ın gerisinde sis olmayacağına dair belli belirsiz bir umut vardı içlerinde.

Çok yavaş ilerlemekteydiler. Birbirlerinden ayrılıp ayrı ayrı yönlere dağıtmasınlar diye, en önde Frodo olmak üzere tek sıra halinde gidiyorlardı. Frodo’nun arkasında Sam vardı, ondan sonra Pippin, sonra da Merry. Vadi sonsuzmuşçasına uzanıyordu. Derken birdenbire Frodo ümit verici bir işaret gördü. İleride sisin içinde, her iki yandan bir karaltı yükselmeye başlamıştı; nihayet dağlar arasındaki açıklığa, Höyük Yaylaları’nın kuzey kapısına yaklaşmış olduklarını düşündü. Eğer buradan geçebilirlerse kurtulacaklardı.

Frodo: Haydi! Beni takip edin!

Omzunun üstünden geriye doğru ve aceleyle ilerledi. Fakat kısa bir süre sonra umudu yerini şaşkınlığa ve dehşete bıraktı. Karanlık lekeler daha da karardı, ama küçüldü; birdenbire önünde uğursuzca dikilen, tepesi olmayan bir kapının sütunları gibi birbirlerine doğru eğilmiş dev boyutlu iki dikili taş gördü.

Sabah tepeden baktığında vadide buna benzer bir şey gördüğünü hatırlamıyordu. Daha ne olduğunu anlayamadan aralarından geçmişti bile: Ve tam geçerken her yanını karanlıklar sardı adeta. Midillisi burnundan soluyarak geriledi ve Frodo yere düştü. Arkasına dönüp baktığında tek başına olduğunu gördü: Diğerleri onu izlememişlerdi.

Frodo: Sam! Pippin! Merry! Geri kalmasanıza! Cevap yoktu. Korkuya kapıldı, deliler gibi bağırarak taşların arasından geriye koştu: Frodo: Sam! Sam! Merry! Pippin!

Midilli fırlayıp sisin içinde kayboldu. Sanki uzaklardan bir yerden, bir ses duyduğunu zannetti:

Hu! Frodo! Hu!

Gözlerini kısmış, kasvetli karanlıkta bir şeyler seçmeye çalışarak o büyük taşların dibinde dikiliyordu ve ses solundan, doğudan gelmişti. Sesin geldiği yöne doğru atıldı ve kendini dik bir yokuşta buldu.

Zorlukla ilerlerken tekrar tekrar ve gitgide daha telaşla seslenmeye devam etti; fakat bir süre hiç cevap alamadı, sonra çok zayıf, çok uzaktan, tepesinden bir yerden duyar gibi oldu.

Frodo! Hu!

Diye geldi ince sesler sisin içinden: Daha sonra imdat, imdat! gibi tınlayan bir bağırtı birkaç kez tekrarlandı, son bir imdat! yükseldi, tiz bir feryada dönüşüp uzun uzun yankılandı ve aniden kesildi. Apar topar ileri, seslere doğru bütün hızıyla ilerledi Frodo; fakat artık ışık gitmişti, her yanı saran gece dört bir yanından kapanmıştı, öyle ki yön tayin etmek imkânsızdı. Sanki durmadan yukarı, yukarı doğru tırmanıyor gibiydi.

Nihayet bir tepeye vardığını, sadece ayağının altındaki zeminin düzleşmesinden çıkarabildi. Yorgundu; hem terliyor, hem titriyordu. Etraf tamamen karanlıktı.

Frodo: Neredesiniz?

Hiç cevap yoktu. Durup etrafı dinledi. Birdenbire havanın soğumakta olduğunu ve burada, yüksekte, buz gibi bir rüzgârın esmeye başladığını fark etti. Hava değişiyordu. Artık sis ip ip, parça parça, çevresinden akıp geçmekteydi. Ağzından buhar çıkıyordu ve karanlık daha az yakın, daha az koyu görünüyordu. Yukarıya baktı ve tepesinden aceleyle geçen şerit halindeki bulutlar ve sis arasından solgun yıldızların belirmekte olduğunu gördü hayretle. Rüzgâr otların üzerinde hışırdamaya başlamıştı.

Birdenbire boğuk bir çığlık duyar gibi oldu ve o tarafa yöneldi; daha o ilerlerken sis de durulup çekildi, yıldızlı gök gözler önüne serildi. Şöyle bir bakınca, yüzünün güneye dönük olduğunu ve herhalde kuzey yanından tırmanmış olacağı yuvarlak bir tepede bulunduğunu fark etti. İçine işleyen rüzgâr doğudan esiyordu. Sağ yanında, batı yıldızlarına karşı koyu kara bir şekil yükselmekteydi. Orada büyük bir höyük vardı.

Frodo: Neredesiniz?

Hem kızgın, hem korkuyla.

Burada! Seni bekliyorum!

Frodo: Hayır!

Fakat kaçmadı. Dizleri boşaldı ve yere düştü. Hiçbir şey olmadı, etrafta hiç ses yoktu. Titreyerek başını kaldırdığında, uzun boylu karanlık bir şeklin yıldızların önünde bir gölge gibi yükseldiğini gördü. Gölge, üzerine eğilmişti. Adeta çok uzaklardan gelen bir ışıkla parlayan, ama çok soğuk bir çift göz görür gibi oldu. Sonra demirden daha güçlü ve daha soğuk bir el onu kavradı. Bu buz gibi temas kemiklerine kadar işledi ve bilincini kaybetti.

Tekrar kendine geldiğinde bir süre korku hissinden başka bir şey hatırlayamadı. Sonra ansızın hapsedildiğini, umutsuzca yakalanmış olduğunu anladı; bir höyüğün içindeydi. Onu bir Höyüklü Kişi ele geçirmişti ve belki daha şimdiden, hakkında fısıltılı söylentilerin anlatıldığı Höyüklü Kişiler’in o korkunç büyüleri altına girmişti bile. Kıpırdanmaya cesaret edemedi, kendini nasıl bulduysa öylece kaldı: Elleri göğsünde, soğuk bir taş üzerine sırtüstü yatmış vaziyette.

Fakat duyduğu korku onu çevreleyen karanlıkla yekvücutmuş gibi görünecek kadar büyük olduğu halde, yattığı yerden Bilbo Baggins’i ve onun öykülerini, birlikte yollar ve maceralar hakkında konuşarak Shire’ın patikalarında yürüyüşlerini düşünür buldu kendini. En şişman ve en ürkek hobbitin yüreğinde bile (genellikle iyice derinlerde de olsa), çaresiz bir tehlike karşısında büyümeyi bekleyen son bir cesaret tohumcuğu gizlidir.

Frodo ne çok şişmandı, ne de çok ürkek; aslında, o bunu bilmese de, Bilbo (ve Gandalf) onun Shire’daki en sıkı hobbit olduğunu düşünürlerdi. Macerasının sonuna geldiği kanısındaydı, korkunç bir sona, fakat bu düşünce onu katılaştırdı.

Son bir sıçrayış yapacakmışçasına gerilmeye başladığını fark etti; artık kendisini çaresiz bir av gibi zayıf hissetmiyordu.

Öylece düşünerek ve kendisine hâkim olmaya çalışarak yatarken, bir anda karanlığın yavaş yavaş zayıflamakta olduğunu fark etti: Etrafında soluk yeşil bir ışık büyümekteydi, ilk başta, ışık nasıl bir yerde bulunduğunu göstermeye yetmiyordu çünkü adeta ondan ve yerden, yanından çıkıyordu; henüz tavana veya duvarlara ulaşmamıştı.

Döndü ve o soğuk parıltıda Sam, Pippin ve Merry’nin yanında yatmakta olduklarını gördü. Sırtüstüydüler, yüzleri ölü gibi renksizdi ve beyazlar içindeydiler. Etraflarında bir sürü mücevher vardı, belki de altından yapılmış bir sürü şey, ama bu ışıkta hepsi soğuk ve sevimsiz duruyordu. Başlarında minik taçlar vardı, bellerinde de altın zincirler; parmakları yüzük doluydu. Yanlarında kılıçlar, ayak uçlarında kalkanlar seriliydi. Fakat üçünün boynunun üzerinde, bir boydan bir boya, uzun çıplak bir kılıç yatırılmıştı.

Aniden bir şarkı başladı. Bir yükselip bir alçalan soğuk bir mırıltı. Bazen havada yükseklerde ve tiz, bazen sanki topraktan yükselen alçak bir homurtu gibi bir sesti kulağa çok uzaktan ve ölçülemeyecek kadar kasvetli geliyordu. Hüzünlü takat korkunç seslerin biçimsiz ırmağı içinden, arada sırada bir dizi söz belirmekteydi
Merhametsiz, sert, soğuk sözler; kalpsiz ve bedbaht. Gece mahrum kaldığı sabaha hücum ediyor, soğuk açlığını çektiği sıcaklığı lanetliyordu Frodo iliklerine kadar donmuştu Bir süre sonra şarkı netleşti ve Frodo içini dolduran korkuyla şarkının büyü mısralarına dönüştüğünü fark etti:

Soğuk olacak el de, kalp de, kemik de,
soğuk olacak bu uyku taştan kabrin içinde:
Bir daha hiç uyanmayacak, mekânı bu taştan yatak
Güneş bitip Ay ölene dek hiç uyanmayacak
Kara yeller içinde ölecek bir bir yıldızlar
Yine de bırak yatsın burada altın üzerinde onlar
ta ki karanlıklar efendisi ölü deniz ve çorak topraklar
üstünde elini kaldırana kadar

Başının arkacından bir gıcırtı ve sürtme sesi duydu. Bir kolu üzerinde doğrulup bakınca artık o soluk ışıkta, bir çeşit koridorda olduklarını gördü, hemen gerilerinde koridor bir dönemecin ardında gözden kaybolmaktaydı. Dönemecin köşesinden uzun bir kol donmuş, parmakları üzerinde yürüyerek en yakınında yatmakla olan Sam e ve onun üzerinde duran kılıcın kabzasına doğru ilerliyordu

İlk başta Frodo efsun nedeniyle gerçekten de bir taşa dönüşmüş gıbi kalakaldı Sonra delice bir kaçma düşüncesi düştü içine. Belki Yüzük’ü takarsa Höyüklü Kişi’ye görünmez, dışarı çıkmak için bir yol bulabilirdi Çimenlerin üzerinde özgürce koştuğunu hayal etti, Merry, Sam ve Pippin için üzülecek, fakat kendisi özgür ve hayatta olacaktı Gandalf bile yapabileceği başka bir şey bulunmadığını kabul ederdi

Fakat içinde uyanan cesaret artık çok güçlenmişti. Arkadaşlarını böyle kolay bırakamazdı. Tereddüt içinde cebini yokladı, sonra tekrar kendisiyle savaştı, bir süre içinde kol sürünerek daha da yaklaştı. Aniden içinde bir kararlılık doğdu, yanına uzatılmış kısa bir kılıcı kapıp diz çökerek arkadaşlarının bedenleri üzerinden iyice eğildi. Kalan bütün gücüyle emeklemekte olan kolun bileğine tekrar tekrar indirdi kılıcını ve el koptu, fakat aynı anda kılıç da kabzasına kadar yarıldı. Tiz bir çığlık yükseldi ve ışık yok oldu Karanlıkta bir hırıltı duyuldu

Frodo Merry’nın üzerine düştü Merry’nin yüzü soğuktu. Bir anda, sisin ilk çökmesiyle birlikte unutmuş olduğu Tepe dibindeki evin ve şarkı söyleyen Tom’un hatırası geldi aklına Tom’un onlara öğrettiği tekerlemeyi hatırladı. Ümitsiz minik bir sesle söylemeye başladı.

Hey Tom Bombadil ve sanki bu isimle birlikte sesi daha bir kuvvetlendi Tok, canlı bir tınısı vardı ve karanlık oda trampet ve boru çalınıyormuş gibi yankılanıyordu

Frodo: Hey Tom Bombadil, Tom Bombadıllo
Su orman, tepe, saz ve söğüt adına,
Ateş güneş, ay adına, dinle şimdi duy bizi!
Gel Tom Bombadil, ihtiyacımız var sana!

Aniden derin bir sessizlik çöktü, Frodo kendi kalp atışlarını duyabiliyordu Geçmek bilmeyen uzun bir andan sonra, açık seçik ama uzaktan, sanki toprağın veya kalın duvarların gerisinden gelen bir sesin, şarkıyla ona cevap verdiğini duydu.

Tom Bombadil: Şu bizim Tom Bombadil ne kadar tatlı dilli.
Ceketi parlak mavi, sandır çizmeleri
Ele geçmez asla, çünkü Tom her şey in efendisi
Şarkıları daha güçlü, daha hızlı ayakları.

Sanki kayalar yuvarlanıp düşüyormuş gibi bir gümbürtü koptu ve aniden içeriye ışık, gerçek ışık, bildiğimiz gün ışığı doluverdi. Frodo’nun ayaklan yönündeki uçta kapıya benzer alçak bir açıklık belirdi, açıklığın kenarları, arkasından kıpkırmızı doğmakta olan güneşin ışığına karşı (şapkası, tüyü müyü, her şeysiyle) Tom’un başını çerçevelemekteydi. Işık yere ve Frodo’nun yanında uzanmış yatan uç hobbitin yüzüne vurdu. Hareket etmediler, ama yüzlerindeki hastalıklı renk gitti Artık, sanki sadece derin bir uykudaymışlar gibi görünüyorlardı. Tom eğildi, şapkasını çıkarttı ve şarkı söyleyerek karanlık odaya girdi:

Tom Bombadil: Çek git seni ihtiyar yaratık! Gün ışığında yok ol!
Soğuk sis gibi çekil, uluyan yeller gibi,
Dağların gerisindeki bozkırlara doğru kaybol git!
Bir daha buraya gelme hiç! Höyüğün boş kalsın.
Karanlıktan da kara, kapıların sonsuza dek kapalı olduğu yerde
Kaybolasın, unutulasın, dünya düzeltilinceye kadar.

Bu sözler üzerine Frodo bir çığlık duydu ve odanın arka ucunun bir bölümü büyük bir gümbürtüyle çöktü. Sonra bunu, mesafesi tahmin bile edilemeyecek bir yere doğru zayıflayarak uzayıp giden bir feryat izledi; sonra sessizlik oldu.

Tom Bombadil: Gel dostum Frodo! Gel, tertemiz çimenin üzerine çıkalım! Onları taşımama yardım etmen gerekecek.

Birlikte Merry’yi, Pippin’i ve Sam’i taşıdılar. Frodo son kez höyükten çıkarken, bir toprak yığını içinde kesik bir elin yaralı bir örümcek gibi hâlâ kıvrılıp durduğunu görür gibi oldu. Tom tekrar içeri girdi, içerden gümbür gümbür ayak vurma sesleri duyuldu. Dışarı çıktığında elleri kolları hazinelerle doluydu: Altından, gümüşten, bakırdan, bronzdan şeyler; boncuklar, zincirler, taşlı ziynetler. Yeşil höyüğün üzerine tırmanarak bunları höyüğün tepesine, güneş altına bıraktı.

Elinde şapkası, saçlarında rüzgârla burada durdu ve tümseğin batı yanına otların üzerine sırtüstü yatırdıkları üç hobbite baktı. Sağ elini kaldırarak berrak ve emreden bir sesle şöyle dedi:

Tom Bombadil: Artık uyanın şen gençler! Uyanın da duyun beni!
Kalbiniz, eliniz kolunuz ısınsın! Soğuk taş devrildi;
Kara kapı sonuna kadar açık; ölümün eli kırıldı,
Gecenin altındaki Gece uçtu ve Büyük Kapı açıldı

Frodo’nun sevinçli bakışları altında hobbitler kıpırdadılar, kollarını gerdiler, gözlerini ovuşturdular ve birdenbire ayağa fırladılar. Şaşkınlık içinde etraflarına, önce Frodo’ya, sonra tepelerindeki höyüğün üzerinde kanlı canlı dikilen Tom’a, en son olarak da kendilerine; büründükleri incecik ak paçavralara, soluk altın taç ve kemerlerine, üzerlerinde şıngırdayan incik boncuğa baktılar.

Merry: Bu ne ola ki? Tabii, hatırladım! Carn Dûm’lular gece karanlığında baskın verdi, bizi telef ettiler. Ah! Kalbime giren o mızrak! Hayır! Hayır! Ben ne diyorum? Rüya görüyordum. Nerelerdeydin Frodo?

Frodo: Kayboldum zannediyordum ama bu konuda konuşmak istemiyorum. Esas bundan sonra ne yapacağımızı düşünelim! Yola devam edelim!

Sam: Bu kılıkla mı beyim? Giysilerim nerede? Tacını, kemerini ve yüzüklerini otların üzerine fırlattı; pelerinini, ceketini, pantolonunu ve diğer hobbit giysilerini yakınlarda bir yerde bulmayı umarcasına, çaresizce etrafına bakındı.

Tom Bombadil: O giysilerinizi bir daha bulamayacaksınız. Tepecikten sıçrayarak indi, güneş ışığında gülerek etraflarında dans etmeye koyuldu. Ona bakan, hiç de öyle tehlikeli veya korkunç bir şey yaşanmamış olduğunu zannederdi; gerçekten de onu izleyip gözlerindeki neşeli parıltıyı gördükçe, gönüllerindeki korku eridi gitti.

Pippin: Ne demek istiyorsun? Neden bulamayacakmışız?

Bir yandan aklı karışmıştı, bir yandan da eğleniyordu.

Tom Bombadil: Derin suların içinden kendinizi buldunuz. Boğulmaktan kurtulduysanız giysinin pek bir önemi olmaz gözünüzde. Memnun olun neşeli dostlarım, bırakın şimdi sıcak güneş ışığı kalbinizi, ellerinizi, ayaklarınızı ısıtsın! Bu soğuk paçavraları atın! Çimenlerde çırçıplak koşun, Tom da bu arada gidip avını avlasın.

Islık çalarak ve uzaklara seslenerek tepeden aşağıya doğru sıçrayıp gitti. Arkasından bakınca Frodo onun güneye doğru, onların bulunduğu tepe ile komşu tepe arasındaki yeşil vadi boyunca, ıslık çalmaya ve seslenmeye devam ederek koşmakta olduğunu gördü:

Tom Bombadil: Hey lom! Geliver lay lay lom! Uğrun ne yana ?
Yukarı mı, aşağı mı, uzağa mı, yakına mı? Ya buraya, ya oraya.
Keskin Kulak, Bilge Burun, Hışırtılı Kuyruk, Ahmak,
Küçücük oğlum, Beyaz Çorap, ihtiyar Hantal Tombiş demek!

Dilinde bu şarkıyla ve şapkasını havaya atıp tutarak hızla koşmaktaydı, nihayet arazideki bir yükseltinin arkasında gözden kayboldu: Fakat bir süre daha hey lom! lay lom! ları güneye doğru yer değiştiren rüzgârda taşınarak onlara kadar gelmeye devam etti.

Hava yeniden çok ısınmaya başlamıştı. Hobbitler bir süre Tom’un söylediği gibi çimenlerin üzerinde koşuşturdular. Sonra, buz gibi kışı yaşarken kendilerini birden dost bir iklimde bulan, ya da uzun bir süre hasta yatmışken günün birinde uyanıp hiç ummadıkları bir şekilde iyileşmiş olduklarını ve günün yine umut vaat ettiğini fark eden kişilerin mutluluğuyla, uzanıp güneşin keyfini çıkardılar.

Tom geri döndüğünde kendilerini güçlü (ve aç) hissediyorlardı. Önce şapkası, sonra Tom tepenin sırtında yeniden belirdi, arkasından da itaatkâr bir sıra içinde altı midili geliyordu: Onların beş midillisine ilaveten bir midilli daha.

Belli ki sonuncusu Hantal Tombiş idi: Onların midillilerinden daha büyük, güçlü, iri (ve yaşlı) bir hayvandı bu. Diğer midilliler Merry’ye aitti, o da onlara böyle isimler vermemişti aslında, ama midilliler o günden sonra ömürleri boyunca Tom’un onlara taktığı bu yeni isimleri benimsediler. Tom onları birer birer çağırdı, midilliler de tepenin sırtını aşıp bir sıra halinde durdular. Sonra Tom hobbitlere eğilerek selam verdi.

Tom Bombadil: İşte midillileriniz! Onların (bazı bakımlardan) siz gezgin hobbitlerden daha çok sağduyusu var – burunları daha hassas. İlerde tehlike varsa onlar kokusunu alıyor, sizse gözü kapalı giriyorsunuz; eğer canlarını kurtarmak için kaçıyorlarsa, doğru yana kaçıyorlar. Onları affetmelisiniz; çünkü gönülleri sadık da olsa, Höyüklü Kişiler karşısında kavi durmak için yaratılmamışlar. Bakın, yine geldiler işte, yükleriyle birlikte!

Merry, Sam ve Pippin denklerindeki yedek giysilere hüründüler; çok geçmeden de iyice sıcakladılar, çünkü yaklaşmakta olan kış için taşıdıkları daha kalın şeyleri giymek zorunda kalmışlardı.

Güneşe göre vakit oldukça erken, daha ancak dokuz-on gibiydi, hobbitler yemek konusuna eğildiler. Son yedikleri yemek, bir gün önce dikili taş yanında yedikleri öğlen yemeği olmuştu. Şimdi de Tom’un verdiği erzaktan artan ve aslında akşam yemeği olması düşünülmüş yiyeceklere ilaveten, Tom’un bu kez yanında getirdikleri ile kahvaltı ettiler. Pek büyük bir yemek değildi (hobbitler ve koşullar gözönüne alındığı takdirde), ama keyiflerini iyice yerine getirdi.

Onlar yemeklerini yerken, Tom tümseğin tepesine çıkarak hazineyi elden geçirdi. Parçaların çoğunu parlayan ve ışıldayan bir öbek halinde çimenlerin üzerine yığdı. Bu yığına orada kalıp “kuş, hayvan, elf veya insan, iyi yürekli yaratıklardan kim bulursa emrine amade” olmalarını buyurdu; böylece tümseğin büyüsü bozulacak, dağılacak ve bir daha hiçbir Höyüklü Kişi oraya geri dönmeyecekti. Yığının içinden kendisi için keten çiçeği ya da mavi kelebeklerin kanatları gibi birkaç tondan oluşan mavi taşlı bir broş seçti. Sanki bir şey hatırlarmışçasına uzun uzun baktı broşa, nihayet başını sallayarak konuştu:

Tom Bombadil: İşte Tom ile hanımına güzel bir oyuncak! Uzun yıllar önce bunu pek güzel biri omuzuna takardı. Şimdi Altınyemiş takacak ve biz o ilk takanı unutmayacağız!

Her bir hobbit için uzun ve ince, yaprak biçimli, mükemmel bir işçiliğe sahip, kırmızı ve altın renginde yılan biçimleriyle renklendirilmiş birer kama seçti. Hafif ve sağlam garip bir metalden dövülmüş ve üzerine âteşin taşlar kakılmış siyah kınlarından çektiğinde, ışıl ışıl yandı kamalar. Bu kınlardaki bir faziletten mi yoksa höyükteki büyüden midir bilinmez, zamandan etkilenmemiş, paslanmamış, keskin ve parlak duruyorlardı güneşin altında.

Tom Bombadil: Eski kamalar hobbit-ahalisi için kılıç kadar uzun sayılır.Eğer Shire halkı doğuya, güneye ya da uzağa, karanlıklara, tehlikenin içine gidecekse, yanlarında keskin bıçak bulundurmakta fayda var.

Sonra onlara bu kamaların uzun yıllar önce Batıil insanları tarafından dövülmüş olduğunu anlattı: Karanlıklar Efendisi’nin düşmanıydı bu insanlar, ama Angmar Ülkesi’ndeki Carn Dûm’un melun kralı tarafından yenilgiye uğratılmışlardı.

Tom Bombadil: Artık onları hatırlayan çok az kişi var, yine de kimisi hâlâ etrafta dolanıyor, unutulmuş kralların oğulları yalnızlıkta yürüyüp tedbirsiz ahaliyi kötü şeylerden koruyor.

Hobbitler Tom’un sözlerini anlamadılar fakat o konuşurken sanki geçmişte kalmış engin yılları görür gibi oldular bir an; geniş ve gölgeli bir ova vardı önlerinde adeta, üzerinden parlak kılıçlar kuşanmış uzun boylu ve kararlı insan siluetleri geçiyordu, en sonunda da alnında yıldız olan’ bir adam göründü. Sonra görüntü soldu ve tekrar gün ışığının aydınlattığı dünyaya geri döndüler.

Yeniden yola koyulma zamanı gelmişti. Denklerini toplayıp midillilerini yükleyerek hazırlandılar. Yeni silahlarını da -bunları son derece yakışıksız hissederek ve işe yarayıp yaramayacaklarını merak ederek- ceketlerinin altına, deri kemerlerine astılar. Kaçışlarının başlarına açacağı maceralardan birinin de dövüşmek olacağı fikri, daha önce hiçbirisinin aklına gelmemişti.

Bree’de Merry diğer hobbitlerle Sıçrayan Midilli Hanı’nda durmadı. Dışarıya gezmeye çıktı ve Kara Süvarileri gördü. Gece Süvariler Han’a saldırdılar ama Hobbitler Yolgezer’in tavsiyesine uyarak başka bir odaya geçmişlerdi ve zarar görmediler ancak Merry’nin midilliler kaçtılar. Bay Kaymakpürüzü onlara Bill Eyreltinin zayıf midillisini onlara aldı. Hobbitler Bree’den Yolgezer ile birlikte ayrıldılar.

Arpadam: Buraya Dışarlıklılar -Shire’lı yolcular diyeyim affınıza sığınarak- pek sık gelmez; o yüzden biraz haber duymak, aklınızda bir hikâye veya şarkı varsa dinlemek hoşumuza gider. Fakat nasıl isterseniz! Bir eksiğiniz olursa zili çalın!

(Gereksiz konuşmalarla bölünmeden aşağı yukarı üç çeyrek saat bütün dikkatlerini verdikleri) yemeğin sonunda kendilerini o kadar canlanmış ve o kadar yüreklenmiş hissediyorlardı ki Frodo, Pippin ve Sam konuklara katılmaya karar verdiler. Merry, orasının çok boğucu olacağını söyledi.

Merry: Burada ateşin yanında sakin sakin biraz daha oturur, sonra belki dışarı çıkıp biraz hava alırım. Sözlerinize ve hareketlerinize dikkat edin; kaçışımızın gizli kalması gerektiğini, hâlâ anayolda bulunduğunuzu ve Shire’dan pek uzakta olmadığınızı unutmayın!

Pippin: Tamam! Sen kendine bak! Kaybolayım deme, sonra içerilerin daha emniyetli olduğunu da unutma!

Ardından Merry odada kaldı. Ve diğer Hobbitler salona gittiler. Merry bir süre sonra dışarıya çıktı. Ardından Hobbitler yukarı çıktılar ve Yolgezer ile konuştular. Tam o sırada Merry ve Nob içeri girdiler.

Tam o anda bir kapı çarpıldı; sonra koridorda koşarak yaklaşan ayak sesleri duydular. Merry, arkasında Nob’la rüzgâr gibi girdi içeri. Aceleyle kapıyı kapattı ve kapıya dayandı. Nefessiz kalmıştı. O nefes nefese konuşuncaya kadar bir an için korkuyla ona baktılar:

Merry: Onları gördüm Frodo! Onları gördüm! Kara Süvariler!

Frodo: Kara Süvariler! Nerede?

Merry: Burada. Köyde. Bir saat kadar içerde oturdum. Sonra, siz geri gelmeyince ben de şöyle bir dolaşmak için dışarı çıktım. Tam geri dönmüş, lamba ışığının az dışında durup yıldızlara bakıyordum. Birdenbire ürperdim ve korkunç bir şeyin sürünerek yaklaşmakta olduğunu hissettim: Yolun karşısındaki gölgeler arasında, tam lambanın ışığının kenarcığında, daha koyu bir gölge gibi bir şey vardı. Hiç ses çıkarmadan hemen karanlığın içine kaydı gitti. At yoktu.

Yolgezer: Ne tarafa doğru gitti?

Aniden ve sertçe. Merry yabancıyı ilk kez fark ederek irkildi.

Frodo: Devam et! Bu Gandalf in bir arkadaşı. Sonra anlatırım.

Merry: Yoldan yukarı, doğuya doğru tüymüş gibi geldi bana, izlemeye çalıştım. Tabii ki neredeyse bir anda gözden kayboldu; fakat ben köşeyi dönüp Yol’daki son eve kadar gittim. Yolgezer Merry’ye hayretle baktı.

Yolgezer: Çok yüreklisin, ama aptallık etmişsin.

Merry: Bilmiyorum. Ne cesaretti, ne de aptallık sanırım. Elimde değildi. Sanki o yöne çekiliyor gibiydim. Her neyse, gittim ve birdenbire çitin yanında sesler duydum. Birisi bir şeyler homurdanıyor, diğeri de fısıldıyor, daha doğrusu tıklıyordu. Konuştuklarının tek kelimesini bile duyamadım. Daha yakına da emeklemedim, çünkü her yanım titremeye başladı. Sonra dehşete kapılıp geri döndüm, tam buraya koşacaktım ki arkamdan bir şey geldi ve ben… ben düştüm.

Nob: Onu ben buldum beyim. Bay Kaymakpürüzü beni lambayla dışarı yolladıydı. Batı Kapı’ya kadar gittim, sonra oradan Güney Kapı’ya döndüm. Tam Bili Eyrelti’nin evinin berisinde Yol’da bir şey gördüm gibi geldi bana. Yalan olmasın ama, sanki iki adam eğilmiş bir şey kaldırıyorlardı. Seslendim, ama oraya vardığım da onlardan eser yoktu, sadece Bay Brandybuck yol kenarında yatıyordu. Uyuyor gibiydi. ‘Derin bir suya düştüm sanki, dedi bana, onu sarstığım zaman. Hali pek garipti, hem de gözünü açar açmaz ayağa kalkmasıyla tavşan gibi buraya koştu.

Merry: Korkarım aynen öyle, gerçi ne dediğim hakkında hiç fikrim yok. Şu anda hatırlayamadığım çok çirkin bir rüya görüyordum. Perişan olmuştum. Bana neler oldu bilemiyorum.

Yolgezer: Ben biliyorum, Kara Nefes. Süvariler atlarını dışarda bırakıp Güney Kapı’yı gizlice aşmış olmalılar. Bili Eyrelti’yi ziyaret ettiklerine göre bütün haberleri öğrenmişlerdir; büyük ihtimalle o Güneyli de casustu. Biz Bree’den çıkmadan, bu gece bir şeyler olabilir.

Merry: Ne olur? Hana mı saldırırlar?

Yolgezer: Hayır, zannetmem. Henüz hepsi burada değil. Zaten bu onların tarzı değildir. Onlar karanlıkta ve tenhada güçlerinin doruğunda olurlar; çaresiz kalmadıkça, hele daha önümüzde Eriador’ un uzun yollan varken, aydınlık ve kalabalık bir eve açık açık saldırmazlar. Fakat onların güçleri dehşete dayanır ve daha şimdiden Bree’de birkaç kişiyi pençelerine düşürmüşler. Bu biçare kimseleri kötü işlerine alet edeceklerdir: Eyrelti’yi, yabancılardan bir kısmını ve belki kapı nöbetçisini bile. Pazartesi günü Harry ile Batı Kapı’da bir şeyler konuştular. Oradaydım, gizlice seyrettim. Yanından ayrıldıklarında Harry kül gibi olmuş tir tir titriyordu.

Frodo: Her yanımız düşmanla çevrili sanki.Ne yapacağız?

Yolgezer: Burada kalın ve odalarınıza gitmeyin! Mutlaka hangi odalarda
kaldığınızı öğrenmişlerdir. Hobbit odalarının pencereleri kuzeye bakar ve yere yakındır. Bu gece şu pencereyle kapıyı sağlama alıp hep birlikte kalacağız. Ama önce Nob’la ikimiz eşyalarınızı getirelim.

Yolgezer ile Hobbitler Fırtınabaşı’na doğru ilerlemeye başladılar. Fırtınabaşı’nda Frodo Morgul bıçağı ile yaralandı. Bundan sonra Merry Yolgezer ile durmadan konuştu.

Önlerindeki arazi yeniden muntazam bir şekilde yükselmeye başlamıştı. Uzakta, doğu tarafında, bir dağ çizgisini görebiliyorlardı artık. En yüksek dağ, çizginin sağında diğerlerinden biraz ayrı duruyordu. Zirvesi hafif yassılmış külah biçiminde bir tepesi vardı.

Yolgezer: Orası Fırtınabaşı.Artık epey sağımızda kalan Eski Yol bu dağın güneyinden, eteklerinin az berisinden geçer. Eğer dosdoğru ilerlersek yarın öğlen vakti oraya varabiliriz. Sanırım öyle yapmak en iyisi.”

Frodo: Ne demek istiyorsun?

Yolgezer: Şunu söylemek istiyorum: Oraya vardığımızda ne bulacağımız belli değil. Orası Yol’a çok yakın.

Frodo: Ama orada Gandalf ı bulmayı ümit etmiyor muyduk?

Yolgezer: Evet; ama bu zayıf bir ümit. Bu taraflara gelse bile Bree’den geçmeyebilir, o zaman da ne yaptığımızı bilemez. Ve zaten, eğer şans eseri hemen hemen aynı anda oraya varmazsak, birbirimizi bulmamız mümkün değil; orada beklemek ne onun için, ne de bizim için pek güvenli olmaz.

Frodo Ayrıkvadi’de iyileşirken Merry haritaları incelemeye vakti oldu. Divan’da Merry ve Pippin Elrond tarafından Shire’a geri gönderilecekti ama hem onların istememesinden hem de Gandalf’ın onları istemesinden dolayı Kardeşlik’e katıldılar. 25 Aralık’ta Kardeşlik Ayrıkvadi’den ayrıldı.

Yüzük’ün Yoldaşları da Dokuz olacak; kötü Dokuz Süvari’ye karşı Dokuz Piyade koyuyoruz. Sen ve sadık hizmetkârının yanında Gandalf da gelecek; çünkü bu onun en büyük hizmeti ve belki de çabalarının sonu olacaktır.

Elrond: Diğerleri Dünya’nın Hür Halklarını temsil edecekler: elfler, cüceler ve insanlar. Elfler adına Legolas gelecek; cüceler adına da Glöin oğlu Gimli. En azından Dağlar’daki geçitlere ve belki daha da ileriye kadar seninle gitmeye gönüllüler, insanlar adına Arathorn oğlu Aragorn yanında olacak, çünkü İsildur’un Yüzük’ü onu yakinen ilgilendiriyor.

Frodo: Yolgezer!

Aragorn: Evet.”Bir kez daha yoldaşın olmak için iznini istiyorum Frodo.

Frodo: Gelmen için yalvarabilirdim, yalnız senin Boromir ile birlikte Minas Tirith’e gideceğini zannediyordum.

Aragorn: Gidiyorum. Ve ben savaşa çıkmadan önce Kırılan Kılıç yeniden yapılacak. Fakat yolumuz yüzlerce mil birbirini tutuyor. O yüzden Boromir de Grup içinde olacak. Yiğit bir adam o.

Elrond: Geriye iki kişi kalıyor. Onları bir düşüneceğim. Kendi hanemden münasip birilerini bulabilirim.

Pippin: Ama o zaman bize yer kalmaz! Biz geride kalmak istemiyoruz. Frodo’yla gitmek istiyoruz.

Elrond: Yolda nelerin beklediğini bilmiyor ve tahmin edemiyorsunuz da ondan.

Gandalf: Bu Frodo için de geçerli,

Hiç beklenmedik bir şekilde Pippin’i destekleyerek.

Gandalf: Hiçbirimiz ileriyi açıkça görüyor değiliz. Doğru, bu hobbitler tehlikeyi anlayabilseler gitmeye korkarlardı. Ama yine de gitmediklerine, cesaret gösteremediklerine yanar, utanıp mutsuz olurlardı. Elrond, sanırım bu konuda derin bir irfan aramaktansa onların dostluklarına güvenmek daha yerinde olacak. Bizim için Glorfindel gibi bir Elf Beyi bile seçsen, kudretiyle ne Karanlık Kule’ye saldırabilir ne de Ateş’e giden yolu açabilir nasıl olsa.

Elrond: Mühim şeyler söylüyorsunuz, lâkin benim kuşkularım var. Shire’ın da artık tehlikeden uzak olmadığı doğuyor içime; ben bu ikisini, kendi ülkelerinin usulünce ellerinden geleni yapsınlar, halkı tehlikeye karşı uyarsınlar diye oraya haberci olarak geri göndermeyi düşünüyordum. Her halükârda, benim kanaatimce bu daha genç olanı, Peregrin Took, kalmalı. Onun gitmesine gönlüm razı gelmiyor.

Pippin: O halde Efendi Elrond, beni zindana atmanız ya da çuvala tıkıp eve göndermeniz gerekecek. Aksi takdirde grubu takip edeceğim.

Elrond: Öyle olsun madem ki. Siz de gideceksiniz. Artık Dokuzlar’ın sayısı tamam. Yedi gün içinde Grup yola çıkmalı.

Merry Moria’da Kapıların açılmasında Gandalf’a yardım etmiştir.Onlara söylemiş ancak Gimli ve Gandalf anlamamıştır.

Merry: Ee, işte biz hazır ve nazırız, ama ya Kapılar nerede? Onların izini bile göremiyorum.

Gimli: Cücelerin kapılan, kapalıyken görülecek şekilde yapılmaz. Görünmezdirler ve eğer sırları unutulmuşsa kendi efendileri bile onları ne bulabilir, ne açabilir.

Gandalf: Fakat bu Kapı sadece cüceler tarafından bilinmesi gereken bir sır olarak yapılmamıştı. Eğer her şey tamamiyle değişmemişse, neyi aradığını bilen bir göz işaretleri bulabilir.

Duvara doğru yürüdü. Tam ağaçların gölgeleri arasında kalan pürüzsüz bir bölgeyi seçip, anlaşılmaz sözler mırıldanarak ellerini buranın üzerinde şöyle bir gezdirdi. Sonra geri çekildi.

Gandalf: Bakın! Şimdi bir şey görebiliyor musunuz?

Ay artık taşın gri yüzünde parlıyordu; fakat bir süre kadar bu ışıktan başka bir şey göremediler. Sonra yavaş yavaş arifin ellerinin gezinmiş olduğu yüzeyde, taşın içinden geçen ince gümüş damarları gibi hafif çizgiler belirdi. Önceleri solgun örümcek ağlarının ipliklerinden farksızdılar, o kadar inceydiler ki sadece ayın vurduğu yerlerde pırpır ettikleri seçilebiliyordu. Fakat yavaş yavaş desenleri tahmin edilebilecek kadar kalınlaşıp belirginleştiler.

En tepede Gandalf’ın ancak yetişebildiği yükseklikte, bir elf alfabesinin içice geçmiş harflerinden oluşan bir kemer vardı. Altında, çizgiler yer yer silik veya kopuk kopuk da olsa, yedi yıldızlı bir taca temel oluşturan bir örs ve çekicin hatları görülebiliyordu. Bunların da altında, Hilallerle süslenmiş iki ağaç yükselmekteydi. Hepsinden daha belirgin olarak da, kapının tam ortasında bir sürü ışını olan tek bir yıldız parıldıyordu.

Gimli: Bu Durin’in arması!

Legolas: Bu da Yüksek Elfler’in Ağacı!

Gandalf: Ve Feanor Hanedanı’nın Yıldızı. Bunlar, sadece yıldız ve ay ışığını yansıtan ve artık Orta Dünya’da çoktan unutulmuş sözcükler söyleyen birinin eli değmedikçe uykuda kalan ithildin’le işlenmiş. Bu sözcükleri çoktandır duymamıştım, hatırlamak için derin derin düşünmem gerekti.

Frodo: Yazıda ne diyor? Elf harflerini bildiğimi zannederdim, ama bunları okuyamıyorum.

Gandalf: “Bu sözcükler Kadim Günler’de, Orta Dünya’nın Batı’sında konuşulan elf lisanından. Fakat yazıda önemli bir şey yok. Moria Hükümdarı Durin’in Kapıları. Deyiver, dost, öyle gir, diyor sadece. Altında da daha küçük ve daha soluk olarak şunlar yazılmış: Ben, Narvi, yaptım bunları. Hollin’li Celebrimbor bu işaretleri çizdi.

Merry:  Deyiver, dost, öyle gir, demekle ne kastediyor?

Gimli: Orası besbelli.Eğer dostsan parolayı söyle, kapılar açılır, sen de içeri girersin.

Gandalf: Evet, büyük bir ihtimalle bu kapılara sözler hükmediyordur. Bazı cüce kapıları sadece özel zamanlarda açılır, ya da belirli kişilere açılır; bazılarında ise gerekli zaman ve sözler bilinse bile kilit ve anahtarlara da ihtiyaç vardır. Bu kapıların anahtarı yok. Durin’in zamanında bu kapılar bir sır değildi. Genellikle açık durur, önünde de kapıcılar otururdu. Fakat eğer kapalı iseler, açma sözünü bilen herkes bunu söyleyip girebilirdi. En azından kayıtlarda böyle yazar, değil mi Gimli?

Gimli: Öyle, fakat parolanın ne olduğunu hatırlayan yok. Narvi, zanaatıyla ve bütün soyuyla dünya üzerinden yok oldu.

Boromir: Ama sen o sözü bilmiyor musun Gandalf?

Gandalf: Hayır!

Diğerleri yıkılır gibi oldular; sadece Gandalf ı çok iyi tanıyan Aragorn sessiz ve sakin kaldı.

Boromir: O halde bizi bu lanetli yere getirmenin âlemi neydi?

Karanlık suya ürpertiyle bakarak.

Boromir: Bize Madenler’den bir kere geçmiş olduğunu söyledin, içeri girmesini bilmiyorsan, bu nasıl oldu peki?

Gandalf: “İlk sorunun cevabı Boromir, sözcüğün ne olduğunu bilmediğimdir – henüz. Fakat bir bakalım hele. Ve sen de yaptıklarımın ne işe yaradığını, bir işe yaramadıkları zaman sorgularsın. Diğer soruna gelince: Anlattıklarımdan şüphen mi var? Ya da hiç aklın kalmadı mı? Ben bu taraftan girmemiştim. Doğu’dan gelmiştim.

Gandalf: Eğer merak ediyor isen söyleyeyim, bu kapılar dışarı doğru açılıyor, içerden ellerinle iterek açabilirsin. Dışardan ise emir büyüsünden başka bir şey açamaz onları, içeri doğru zorlanamazlar.

Pippin: O halde ne yapacaksın?

Büyücünün diken diken olmuş kaşlarından cesareti kırılmadan.

Gandalf: Kapıyı kafanla çalacağım Peregrin Took. Eğer bu da kapıyı parçalamazsa ve bana da aptalca sorularınızdan fırsat kalırsa, açma sözcüklerini arayacağım.

Gandalf: Bir zamanlar elflerin, insanların veya orkların bütün dillerinde böyle durumlarda kullanılan bütün büyüleri bilirdim. Hâlâ gözümü kırpmadan yüzlercesini hatırlayabilirim. Ama sanırım sadece bir iki deneme yetecek ve Gimli’ye kimseye öğretmedikleri gizli cüce dilinin sözcüklerini sormak zorunda kalmayacağım. Tıpkı kemerdeki yazılar gibi açma sözleri de Elfçe idi: Bundan eminim.

Tekrar kayaya doğru yürüdü, asası ile kapının ortasında örs işaretinin altındaki gümüş yıldıza hafifçe dokundu.

Gandalf: Annon edhellen, edro hi ammen! Fennas nogothrim, lasto beth lammen!

Emreden bir sesle. Gümüş çizgiler soldu, ama düz gri kaya kıpırdamadı.
Sırasını ve sözleri değiştirerek bu komutu defalarca tekrarladı. Sonra kâh hızlı ve yüksek sesle, kâh yavaş ve alçak sesle konuşarak art arda başka büyüler denedi. Derken Elfçe tek tek kelimeler söyledi. Hiçbir şey olmadı. Sarp kayalık geceye doğru yükseliyor, sayısız yıldız tutuşuyor, soğuk bir rüzgâr esiyor ve kapılar sımsıkı kapalı duruyordu.

Gandalf tekrar duvara yaklaştı, kollarını kaldırarak emreder bir tonda ve kabaran bir öfkeyle konuştu.

Gandalf: Edro, edro!

Kayaya asasıyla vurdu.

Gandalf: Açıl, açıl!

Bunu o güne kadar Orta Dünya’nın Batı’sında konuşulmuş her dilde tekrarladı. Sonra asasını yere çalarak hiç konuşmadan oturdu.

Tam o sırada, dikkat kesilmiş kulaklarına ta uzaklardan kurtların ulumalarını getirdi rüzgâr. Midilli Bili korkuyla irkildi; Sam hemen yanına fırlayarak kulağına yumuşak sözler fısıldamaya koyuldu.

Boromir: Sakın kaçırma! Anlaşılan ona yine ihtiyacımız olacak, tabii eğer kurtlar bizi bulmazsa. Bu uğursuz gölden nasıl nefret ediyorum!

Eğilip koca bir taş aldı, karanlık suyun açıklarına fırlattı hışımla.

Taş hafif bir şap sesiyle yok oldu; fakat aynı anda bir şıpırtı ve fokurtu duyuldu. Yüzeyde taşın düştüğü yerde oluşan büyük halkalar, yavaş yavaş sarp kayalığın kıyısına doğru ilerlemeye başladı.

Frodo: Neden yaptın bunu Boromir? Ben de bu yerden nefret ediyorum ve korkuyorum. Korktuğumun ne olduğunu da bilemiyorum: Kurtlardan değil, kapıların arkasındaki karanlıktan da değil, başka bir şeyden. Gölden korkuyorum. Gölü uyandırma!

Merry: Keşke şuradan gidebilsek!.

Pippin: Gandalf bir an önce bir şeyler yapsa ya!

Gandalf onlara hiç kulak asmıyordu. Ya çaresizlik, ya da kaygılı düşünceler içinde, başı öne eğik öylece oturmaktaydı. Kurtların kasvetli ulumaları bir kez daha duyuldu. Sudaki halkalar büyüyerek yakınlaştı; bazıları kıyıya çarpmaya başlamıştı bile.

Hepsini yerinden uğratan bir sıçramayla aniden ayağa kalktı büyücü.

Gandalf: “Buldum! “Elbette, elbette! Cevabı bulunan bütün bilmeceler gibi, saçmalık derecesinde basit.

Asasını alarak kayanın önünde durdu ve berrak bir sesle konuştu:

Mellon!

Yıldız kısaca parıldayıp tekrar soldu. Sonra, o ana kadar ne bir çatlak ne ek yeri görülen kayada büyük bir kapının hatları sessizce ortaya çıktı. Kapı yavaş yavaş ortadan ayrıldı ve her iki kanat duvarlara dayanıncaya kadar santim santim dışarı doğru açılmaya başladı. Açıklıktan yukarıya doğru dimdik tırmanan gölgeli bir merdiven göründü; fakat en aşağıdaki basamaklardan hemen sonra başlayan karanlık, geceden de derindi. Grup hayretle bakakaldı.

Gandalf: Meğerse yanılıyormuşum. Gimli de yanılmış. Olacak şey değil ama, Merry haklıymış meğer. Açma sözü orada, kemerin üzerinde yazılı işte! Dost’deyiver, öyle gir, diye tercüme etmeliydik bunu. Dost sözcüğünün Elfçesini söylememle birlikte, kapılar açılıverdi. Çok basit. Kuşkulu günlerde yaşayan irfanı bol bir arif için fazla basit. O günler daha mutlu günlerdi. Evet, artık gidelim!”

Anduin’den aşağı doğru olan yolculuklarında Merry’nin nehir ve kayıkçılık bilgileri çok yararlı oldu.Amon Hen’de Aragorn Merry ve Pippin’e Boromir ile birlikte Minas Tirith’e gitmelerini önerdi. Merry Frodo’yu tehlikeli Mordor yolculuğunda yalnız bırakmayı reddetti.

Aragorn: Onu hepimiz birden bırakırsak gerçekten hainlik olur. Fakat eğer o doğuya giderse herkesin onunla gitmesine gerek yok; bence herkesin gitmemesi de gerekir. O yol ümitsiz: iki üç kişi veya tek kişi için ne kadar ümitsizse, sekiz kişi için de o kadar ümitsiz. Eğer benim bir seçim yapmama izin verirseniz ben yol arkadaşı olarak üç kişi önerirdim: Onsuz kalmaya asla katlanamayacak olan Sam, bir de Gimli’yle ben. Boromir ona ihtiyacı olan babası ve halkının yanına, kendi şehrine geri dönecek; diğerleri de onunla birlikte gitmeli, ya da eğer Legolas bizden ayrılmaya razı olmazsa, en azından Meriadoc ile Peregrin onunla gitmeli.

Merry: Bu kesinlikle olmaz! Biz Frodo’yu bırakamayız! Pippin ile ben en baştan beri o nereye giderse yanında gitmek niyetindeydik, hâlâ da öyle istiyoruz. Fakat bunun ne anlama geleceğinin farkında değildik. Ta Shire’dan veya Aynkvadi’den bakınca her şey başka görünüyordu. Frodo’nun Mordor’a gitmesine izin vermek hem delilik hem de zalimlik olur. Onu durduramaz mıyız?

Pippin: Onu durdurmalıyız. Ve eminim onu düşündüren de bu. Onun doğuya gitmesini kabul etmeyeceğimizi biliyor. Kimsenin kendisiyle gelmesini de isteyemiyor, zavallıcık. Bir düşünün hele: Mordor’a tek başına gitmek!

Pippin oturduğu yerde titredi.

Merry ve Pippin Kardeşlik’in kırılmasından sonra Uruk-Hai’ler tarafından kaçırıldılar. Boromir onları korumaya çalışırken Ugluk tarafından öldürüldü.

Tutsaklıkları boyunca yaptıkları yürüyüş uzun ve zorluydu. Uglúk Merry’ye Orklara özgü bir yakıcı bir sıvı içirdi ve yarasına merhem sürdü ancak, bu merhem yüzünden Merry hayatının sonuna kadar alnında kahverengi bir iz taşımak zorunda kaldı.

Bir gölge Pippin’in üzerine eğildi. Ugluk’tu bu.

Ugluk: Oturun! Çocuklar sizi ordan oraya taşımaktan yoruldu. Aşağıya inmemiz gerek, siz de kendi bacaklarınızı kullanacaksınız. Bize yardımcı olun artık. Bağırmak çağırmak, kaçmaya kalkışmak yok. Yapılan numaraları öyle ödetme yollarımız vardır ki, Efendi’nin işine yaramanızı engellemez ama pek de hoşunuza gitmez.

Pippin’in bacaklarındaki ve ayak bileklerindeki kösele şeritleri kesti, saçlarından kaldırıp ayağa dikti. Pippin yere düştü, Ugluk onu yeniden saçlarından tutarak ayağa kaldırdı. Birkaç ork güldü. Ugluk Pippin’in dişleri arasına bir matara sokup gırtlağından aşağıya yakıcı bir sıvı döktü: Pippin kızgın, sıcak bir dalgalanmanın tüm bedenine yayıldığını hissetti. Bacaklarındaki ve ayak bileklerindeki acı geçti. Ayakta durabiliyordu.

Ugluk: Şimdi sıra öbüründe!

Pippin onun, yakınlarda bir yerde yatmakta olan Merry’ye doğru gittiğini ve onu tekmelediğini gördü. Merry homurdandı. Onu kabaca yakalayan Ugluk, oturma pozisyonuna getirdi ve başındaki bandajı yırtıp attı. Sonra yarasına, küçük tahta bir kutudan çıkardığı kara bir merhem sürdü. Merry bağırarak deliler gibi çırpınmaya başladı.

Orklar ellerini çırparak yuhaladılar,

“İlacını bile alamıyor. Kendisine neyin iyi geleceğini bile bilmiyor. Çok güzel! Daha sonra epey eğleneceğiz.”

Fakat o sırada Uglûk’un oyun oynayacak hali yoktu. Acele etmesi gerekiyordu ve gönülsüz adamlarının kaprislerine de katlanmak zorundaydı. Merry’yi ork usulü tedavi ediyordu; tedavisi hızla sonuç verdi. Matarasındaki içeceği hobbitin gırtlağından aşağıya zorla boşalttıktan sonra, ayak bağlarını kesip onu ayağa kaldırınca, solgun ama suratsız ve cüretkâr, oldukça da canlı görünen Merry ayakta durabildi. Alnındaki uzun ve derin yara artık ona rahatsızlık vermiyordu ama ömrünün sonuna kadar alnında kahverengi bir iz taşıdı.

Rohan Süvarileri Uruk-hai birliğini kuşattığında bir Mordor Ork’u olan Grishnakh hobbitleri kendisi için almaya çalıştı. Grishnakh’ın Yüzük’ten haberi olduğunu anlayan Pippin bu fırsattan yararlanmaya çalıştı.

Merry de durumu çabucak kavrayarak ona destek oldu. Grishnakh onları kalabalığın dışına taşıdı ancak bir Rohan Süvarisi tarafından öldürüldü. Böylece Hobbitler Fangorn Ormanı’nın güvenliğine kaçabildiler. Merry, Ayrıkvadi’de kaldıkları süre boyunca haritalar üzerinde de çalışmıştı ve bu çalışma nerede olduklarını çıkarmasını sağladı.

Pippin ile Merry doğruldular, Isengard’ın muhafızları Uglûk ile birlikte gitmişti. Fakat hobbitlerin kaçmak gibi bir niyetleri var idiyse bile çok geçmeden vazgeçtiler. Uzun, kıllı bir kol ikisini de enselerinden yakalayıp onlan birbirlerine iyice yaklaştırdı. Grishnâkh’ın aralarında beliren koca kafasını ve iğrenç yüzünü belli belirsiz fark ettiler; pis kokulu nefesi yüzlerindeydi. Onlan pençeleriyle yoklamaya başladı. Sert, soğuk parmaklar sırtından aşağıya doğru dokundukça Pippin ürperdi.

Grishnakh: Evet, miniklerim! Dinlenmenin keyfini çıkartıyor musunuz? Yoksa çıkartamıyor musunuz? Biraz acemice yerleştirmişler sizi galiba: Kılıçlar ve kırbaçlar bir yanda, berbat mızraklar bir yanda! Ufaklıklar, boylarından büyük işlerle uğraşmamalı.

Parmakları yoklamaya devam ediyordu. Gözlerinin gerisinde soluk ama kızgın ateş gibi bir ışık vardı.

Aniden Pippin’in aklına, sanki düşmanının düşünceleri arasından oltasına takılmış gibi bir fikir geldi: Grishnâkh Yüzük’ü biliyor! Uglûk meşgulken onu arıyor: Belki de Yüzük’ü kendisi için istiyordur.” Pippin’in içine soğuk bir korku düşmüştü ama aynı zamanda da Grishnakh’ın arzusundan nasıl yararlanabileceklerini düşünüyordu.

Pippin: Onu böyle bulabileceğini zannetmiyorum. Onu bulmak o kadar kolay değil.

Grishnakh: Bulmak mı? Neyi bulmak? Neden bahsediyorsun ufaklık?
Pippin bir an için sessiz kaldı. Sonra aniden karanlıkta gırtlağından bir ses çıkarttı:

Pippin: Gollum, gollum. Hiç, kıymetlim.

Hobbitler Grishnâkh’ın parmaklarının seğirdiğini hissettiler.

Grishnakh: Ooo! Demek bunu kastediyorsun! Ooo! Çok, çok tehlikeli miniklerim.

Merry: Belki de,

Pippin’in tahminini fark ederek dikkat kesilmiş olan Merry.

Merry: Belki de; ama sırf bizim için değil. Yine de sen daha iyi bilirsin, istiyor musun, istemiyor musun? Ve karşılığında ne vereceksin?

Grishnakh: istiyor muyum? istiyor muyum? Karşılığında ne mi vereceğim? Ne demek istiyorsunuz?

Pippin: Şunu demek istiyoruz, karanlıkta el yordamıyla aramanın bir faydası yok. Seni bu zahmetten kurtarabiliriz. Ama önce bacaklarımızı çözmen lazım, yoksa ne bir şey yaparız, ne de yerini söyleriz.

Grishnakh: Benim minik körpe ahmaklarım, elinizde bulunan her şey ve bildiğiniz her şey, zamanı gelince sizden alınacaktır: Her şey! Sorgucu’yıı tatmin edebilmek için söyleyebileceğiniz, daha başka şeylerin de olmasını dileyeceksiniz, emin olun öyle olacak: Çok kısa bir süre sonra. Sorguyu aceleye getirmeyeceğiz. Hayır efendim! Ne demeye sağ bırakıldınız sanıyorsunuz? Benim sevgili minik dostlarım, emin olun iyilik olsun diye değil; bu Ugluk’un hatalarından biri bile değil.

Merry: Buna inanmak benim için kolay. Ama avınızı henüz eve götüremediniz. Ve ne olursa olsun, işler sizin lehinize olacağa benzemiyor! Isengard’a gitsek bile bundan kâr edecek olan büyük Grishnâkh olmayacak: Ne bulursa Saruman alacak. Eğer kendin için bir şeyler istiyorsan, şimdi tam sırası.

Grishnâkh hiddetlenmeye başladı. Saruman ismi, onu özellikle sinirlendirmişti adeta. Zaman geçiyor ve kargaşa yatışıyordu. Ugluk veya Isengard’lılar her an dönebilirlerdi.

Grishnakh: Sizde mi – ikinizden birinde mi?.

Pippin: Gollum, gollum!.

Merry: Bacaklarımızı çöz!

Orkun kollarının korkunç bir biçimde titrediğini hissettiler.

Grishnakh: Lanet olsun size, sizi minik haşereler! Bacaklarınızı mı çözeyim? Bedenlerinizdeki bütün düğümleri tek tek açacağım. Sizi kemiklerinize kadar arayamayacağımı mı sanıyorsunuz? Aramakmış! ikinizi de dilim dilim keseceğim. Bacaklarınızı çözeyim de kaçasınız değil mi – ikinizi de kendime alıkoyacağım!

Aniden onları yakaladı. Uzun kollarında ve omuzlarındaki kuvvet korkunçtu, ikisini de birer koltuğunun altına alıp onları şiddetle iki yanına bastırdı; ağızlarına nefes almalarını engelleyen koca birer el kapatmıştı. Sonra iyice eğilerek ileri atıldı. Tepeciğin kenarına gelinceye kadar hızla ve sessizce ilerledi.

Orada, gözcüler arasından bir boşluk bularak, kötü bir gölge gibi gecenin içine, yamaçtan aşağıya, ormandan akıp gelen dereye, batıya doğru süzüldü. O tarafta, sadece tek bir ateşin yandığı geniş bir açıklık vardı.

Birkaç metre gittikten sonra, etrafı gözetleyip dinleyerek durdu. Ne bir şey görünüyordu, ne de duyuluyordu. Neredeyse iki büklüm olmuş yavaş yavaş ilerlemeye devam etti. Sonra çömelerek tekrar dinledi. Sanki ani bir hamleyi göze almış gibi ayağa kalktı. Tam o anda bir süvarinin kara şekli tam önünde yükseliverdi. Bir at burnundan soluyarak geriledi. Bir adam bağırdı.

Grishnâkh, hobbitleri de altında sürükleyerek kendini dümdüz yere attı; sonra kılıcını çekti. Kurtulmaları veya kaçmalarındansa tutsaklarını öldürmeye niyetli olduğundan kuşku yoktu; ama bu onun sonu oldu. Kılıç belli belirsiz çınladı ve sol tarafında uzakta duran ateşin ışığında biraz pırıldadı. Karanlıktan bir ok ıslık çalarak geldi: Büyük bir ustalıkla nişan alınmış ya da kader tarafından yönlendirilmişti; ok Grishnâkh’ın sağ elini parçaladı. Kılıcını düşürerek viyakladı Grishnâkh.

Hızla yaklaşan bir atın ayak sesleri duyuldu; Grishnâkh henüz ayağa fırlayıp koşmaya başlamıştı ki bir atlı tarafından yere serildi ve bir mızrak onu delip geçti. Tüyleri ürperten bir çığlık atarak kıpırdamadan yığıldı kaldı.

Hobbitler, Grishnâkh’ın onları bıraktığı şekilde yere yapışmış halde kalmışlardı. Başka bir atlı hızla arkadaşının yardımına geldi. Görme yetilerindeki özel bir keskinlikten midir yoksa başka bir histen midir bilinmez, at onların üzerinden sıçrayarak geçmişti; ama atın sürücüsü, o an için son derece büzüşmüş duran ve kıpırdamaktan bile korkan, elf pelerinleriyle örtünmüş yatan Pippin ile Merry’yi görmemişti.
Sonunda Merry kıpırdanarak yavaşça fısıldadı

Merry: Şimdiye kadar iyi gitti: iyi de, biz şişlenmekten nasıl kurtulacağız?

Cevap neredeyse hemen geldi. Grishnâkh’ın çığlıkları orkları ayağa kaldırmıştı. Tepecikten gelen bağrışlardan ve acı çığlıklardan, hobbitler yokluklarının fark edildiğini tahmin ettiler: Büyük bir ihtimalle Ugluk birkaç kelle daha uçuruyordu. Sonra aniden sağ taraflarından, gözcü ateşleri halkasının dışından, orman ve dağ tarafından orkların karşılık veren sesleri duyuldu. Belli ki Mauhur gelmiş ve orkları kuşatanlara saldırıyordu.
Dörtnala giden atların sesi duyuldu. Süvarilerin bir kısmı yeni gelenlerle ilgilenmek için gruptan ayrılırken, ork oklarını göze alarak, herhangi bir yarma hareketini engellemek için tepecik etrafındaki halkayı daraltıyorlardı. Aniden Merry ile Pippin hiç hareket etmeden halkanın dışında kaldıklarını fark ettiler: Kaçışlarını engelleyecek hiçbir şey kalmamıştı.

Merry: Şimdi, eğer ellerimiz ve ayaklanınız serbest olsaydı kaçabilirdik. Fakat düğümlere dokunamıyorum, ısıramıyorum bile.

Pippin: Uğraşmaya hiç gerek yok. Sana söyleyecektim: Ben ellerimi açmayı başardım. Bu ilmekler göstermelik duruyorlar, önce bir ısırık lembas alsan iyi olacak.

Bileklerindeki ipleri sıyırarak cebinden bir paket çıkarttı. Peksimetler kırılmıştı ama yapraktan kapları içinde hâlâ iyi durumdaydılar. Hobbitlerin her biri ikişer üçer parça yediler. Peksimetlerin tadı onlara o zarif yüzleri, kahkahaları ve artık çok uzaklarda kalmış olan sakin günlerde yenen dört başı mamur yemekleri hatırlattı. Bir süre düşünceli düşünceli yediler karanlıkta oturup, yakındaki savaşın bağırtılan ve seslerine kulak asmadan. Yaşadıkları ana ilk geri dönen Pippin oldu.

Pippin: Gitmemiz gerek. Bir saniye!

Grishnâkh’ın kılıcı yalanlarda duruyordu fakat kılıç onun kullanamayacağı kadar ağır ve hantaldı; o yüzden Pippin emekleyerek gulyabaninin cesedine yaklaştı ve uzun keskin bir bıçağı kınından çekip aldı. Bununla iplerini hızla kesti.

Pippin: Şimdi davran! Biraz ısınınca belki yeniden ayakta durmayı becerir, yürüyebiliriz. Fakat her halükârda yola emekleyerek başlasak iyi olacak.

Emeklediler. Çimenler yüksek ve sıktı; bu onların işine yaradı ama bu zorlu, uzun bir uğraş olacaktı. Derin kıyıları arasında kara gölgeler içinde çağıldayarak akan derenin kenarına gelinceye kadar gözcü ateşinden kaçınmaya dikkat ederek yollarında gıdım gıdım ilerlediler. Sonra arkalarına baktılar.

Sesler kesilmişti. Belli ki Mauhur ile “adamları” ya öldürülmüşler ya da püskürtülmüşlerdi. Süvariler kasvetli, sessiz gece nöbetlerine dönmüşlerdi. Bu çok uzun sürmeyecekti. Gece daha şimdiden iyice sonuna yaklaşmıştı. Bulutsuz kalan Doğu tarafında gökyüzü solmaya başlamıştı bile.

Pippin: Saklanmalıyız, yoksa bizi görürler. Bu atlıların bizi öldürdükten sonra ork olmadığımızı fark etmeleri pek işimize yaramaz. O ipler tel gibi kesti her yanımı; ama ayaklarım yeniden ısınmaya başladı. Artık sendeleye sendeleye yürüyebilirim. Senden ne haber Merry?

Merry ayağa kalktı.

Merry: Evet, idare edebilirim. Lembas yüreklendiriyor adeta! Ork içeceğinden de daha tekin bir his veriyor. Acaba neden yapılmıştı? Bilmemek daha iyidir herhalde. Bu düşünceyi silip atsın diye biraz temiz su içelim haydi!

Pippin: Burdan olmaz, kıyılar çok dik. Şimdi ileri!

Dönerek yan yana dere boyunca yürüdüler. Arkalarında, Doğu’daki aydınlık arttı. Yürürken dikkatlerini çeken noktalan karşılaştırıp, yakalandıklarından beri başlarına gelen şeyler hakkında hobbit usulü alçak sesle konuştular. Dinleyen hiç kimse sözlerinden, çok acımasız bir şekilde ıstırap çektiklerini, korkunç bir tehlike içinde olduklarını, ümitsizlik içinde cefa ve ölüme doğru gittiklerini, o anda bile bir dost veya emniyetli bir yer bulmanın çok az bir ihtimal olduğunu tahmin edemezdi.

Merry: İyi işler becerdiniz galiba Efendi Took. Yaşlı Bilbo’nun kitabında hemen hemen tüm bir bölüm ayrılacaktır sana, tabii ona bunları anlatacak şansım olursa, iyi işti: Özellikle o kıllı hainin küçük oyununu tahmin etmen ve onu oyuna getirmen. Ama izini takip edip broşunu bulan olacak mı merak ediyorum doğrusu. Ben benimkini kaybetseydim kahrolurdum ama korkarım seninkisi gitti artık.

Merry: Sana yetişmek istiyorsam ayak parmaklarımı cilalamam gerekecek. Görünüşe göre Kuzen Brandybuck şu anda önde gidiyor, işte tam burada giriyorum devreye. Sanırım şu anda nerede olduğumuza dair bir fikrin yoktur; ama ben Yarmavadi’de vaktimi oldukça iyiye kullanmıştım Şu anda Entsuyu boyunca batıya doğru yürüyoruz. Dumanlı Dağlar’ın en ucu ile Fangorn Ormanı önümüzde.

Merry ve Pippin Fangorn’da Ağaçsakal ile karşılaştılar. Böylece uzun süreden sonra Entler’le karşılaşan ilk ölümlüler oldular. Fangorn’da geri dönen Gandalf ile karşılaştılar. Merry ve Pippin Ağaçsakal’a Saruman’ın yaptıklarını anlattılar.

Pippin: Bu pejmürde yaşlı orman güneş ışığında ne kadar değişik görünmüştü. Neredeyse burayı sevecektim bile.

Garip bir ses: Neredeyse Orman’ı sevecektiniz bile demek! Ne âlâ! Sizden beklenmeyecek bir kibarlık. Dönün de yüzlerinize nazar eyleyeyim. Her ikinizi de nahoş bulacağım gibi bir his içersindeyim, lâkin gelin aceleci olmayalım. Dönünüz!

Omuzlarına kocaman, yamru yumru boğumlu birer el kondu; kibarca fakat direnemeden döndürüldüler; sonra kocaman iki kol onları havaya kaldırdı.

Kendilerini olabilecek en olağandışı yüze bakarken buldular. En en azından on dört ayak yüksekliğinde, son derece kuvvetli, hemen hemen hiç ensesi olmayan uzun kafalı, insana, hatta neredeyse trole benzeyen bir surete bakıyorlardı.

Yeşil ve kül rengi ağaç kabuğu gibi bir şeylere mi bürünmüş yoksa bu onun derisi mi, pek anlaşılmıyordu. En azından, gövdesinden kısa bir mesafe sonra kollan buruşuk değildi, kahverengi pürüzsüz bir deriyle kaplıydı. Her iki kocaman ayağının yedişer parmağı vardı. Uzun çehresinin alt kısmı yerleri süpüren kül rengi, hemen hemen kökler gibi incecik, uçlan ince ve yosunumsu, orman gibi bir sakalla kaplıydı. Fakat o an için hobbitler gözlerinden başka bir şeye pek dikkat edemiyordu.

Bu derin gözler şimdi onları, yavaş yavaş ve ağırbaşlılıkla, sanki delip geçerek inceliyordu. Gözler yeşil ışıklarla alacalanmış kahverengiydi. Daha sonraları Pippin sık sık onlarla ilk karşılaştığında hissettiklerini anlatmaya çalışacaktı.

Pippin: Sanki gözlerin gerisinde asırların hatırası; uzun, yavaş ve sabit bir düşünce ile dolu muazzam bir kuyu varmış gibi görünüyordu; ama yüzeyi şimdiki zaman ile pırıldıyordu: Tıpkı çok ulu bir ağacın dış yapraklarında veya çok derin bir gölün dalgacıkları üzerinde titreşen güneş gibi. Bilemiyorum ama sanki toprakta yetişen bir şey… uyuyan bir şey de diyebilirsiniz ya da kendisini kök ucuyla yaprak ucu, derin toprak ile gökyüzü arasında gibi hisseden bir şey aniden uyanmış, size de sonsuz yıllar boyunca kendi iç işlerine baktığı yavaş ihtimam ile bakıyor.

“Hram, Hum,” diye mırıldandı ses; tahtadan yapılmış, çok derin sesli, nefesli bir çalgınınki gibi derin bir ses,

Ses: Hakikaten çok acayip! Aceleye lüzum yok, benim düsturum budur. Şayet sadanızı duymadan size tesadüf etseydim -sadanızdan hoşlandım: latif, cüzî sesler; ne olduğunu tam bilemediğim bir şeyleri hatırlattılar bana- evet, şayet sadanızı duymadan tesadüf etseydim size, minik orklar zanneder, ayaklanırım altında çiğner geçerdim üzerinizden; neden sonra fark ederdim yaptığım hatayı. Çok acayipsiniz, filhakika. Kök ve filiz, çok acayip!

Pippin hâlâ şaşkınlık içinde olduğu halde artık korkmuyordu. O gözlerin bakışı altında meraklı bir kuşku duyuyordu ama korku yoktu.

Pippin: Lütfen, söyleyin kimsiniz? Ve nesiniz?

Yaşlı gözlere garip bir bakış, bir çeşit uyanıklık geldi; derin kuyular örtüldü.

Ağaçsakal: Ham, şimdi,” “Eh, ben bir Ent’im; veya bana Ent derler. Evet ya, o kelime Ent idi. Ent’im ben, böyle diyebilirsiniz, sizin konuşma usulünüzce. Bazılarına nazaran ismim Fangorn’dur; diğerleri bunu Ağaçsakal yapmışlar. Ağaçsakal münasip olacaktır.

Merry: Bir Ent mi? O da ne? Ama sen kendine ne diyorsun? Gerçek adın ne?

Ağaçsakal: Durun hele! Durun! Bu nasıl sual? Bu kadar aceleye lüzum yok. Üstelik sualleri ben soruyorum. Siz benim memleketimdesiniz. Ben sizin ne olduğunuzu merak ettim. Sizi hatırlayamıyorum. Gençliğimde öğrendiğim cetvelde mevcudunuz yok gibi. Lâkin bu çok, çok uzun bir zaman önceydi; daha yeni cetveller meydana getirmiş olabilirler. Durun bakalım! Durun bakalım! Nasıldı o?

Gelin de öğrenin Canlı Yaratıklar irfanını!
Önce ilk dördünü sayın, yani hür halkları:
Hepsinin en yaşlısı, Elf çocukları;
Cüceler hep kazar, karanlıktır evleri;
Topraktan doğma Entler, dağlar kadar ihtiyar;
Atlara hükmedenler, ölümlü İnsanlar:
Hm, hm, hm.
Kunduz baraj yapar, koç hep sıçrar
Ayı bal peşinde, yaban domuzu savaşçı
Av köpeği doymak bilmez, tavşan korku içinde.
hm, hm.
Kartal yuvasında, sığır çayırda
Karacanın boynuzu var, atmaca en hızlı
En beyaz kuğu, en soğuk yılan…

Hum, hm; hum, hm, nasıldı? Rum tam, rum tam, rumta tüm tam. Uzun bir cetvel idi. Lâkin her halükârda siz hiçbir yere oturmuyorsunuz!

Merry: Biz hep eski listelerin ve eski öykülerin dışında kalmışız zaten. Yine de uzun bir zamandır ortalardayız. Bizler hobbitleriz.
Pippin: Neden şimdi bir mısra uydurmuyoruz?
Yarım porsiyon Hobbitler kovuklarda yaşar.
Bizi dörtlerin arasına koy, insanların (Büyük Ahalinin) yanına, o zaman anlarsın.

Ağaçsakal: Hm! Pek fena değil, pek fena değil. Kâfi. Yani sizler hayatlarınızı oyuklarda idame ettiriyorsunuz, öyle mi? Son derece münasip geliyor kulağa. Bununla beraber size hobbit ismini kim vermiş? Bu bana hiç de Elfçe gibi gelmiyor. Bütün kadim kelimeler elfler tarafından peydahlanmıştır: Bunu onlar başlattı.

Pippin: Bize başka kimse hobbit demiyor; biz kendi kendimize hobbit diyoruz.

Ağaçsakal: Hum, hmm! Durun bakalım! Bu kadar aceleye lüzum yok! Siz kendi kendinize hobbit diyorsunuz, değil mi? Lâkin bunu herkeslere beyan etmemelisiniz. Eğer dikkatli olmazsanız hakiki isimlerinizi ifşa etmiş olursunuz.

Merry: Bu konuya hiç dikkat etmeyiz. Aslında ben bir Brandybuck’ım, Meriadoc Brandybuck ama çoğunlukla bana sadece Merry derler.

Pippin: Ben de bir Took’um, Peregrin Took ama bana da genellikle Pippin, hatta Pip bile derler.

Ağaçsakal: Hm, lâkin müşahede ettiğim kadarıyla sizler aceleci bir ahalidensiniz.Bana olan itimadınızdan dolayı şeref duydum; lâkin hemen her şeyi söylemeniz de doğru olmaz. Bilirsiniz ent vardır, ent vardır; ya da ent vardır-ve entlere benzeyen ama ent olmayanlar vardır da diyebilirsiniz. Eğer müsaade buyurursanız size Merry ve Pippin diyeceğim – latif isimler. Ben size kendi ismimi söylemeyeceğim, en azından şimdilik.

Yeşil bir ışıkla birlikte garip, yan bilgiç, yan nükteli bir bakış yerleşti gözlerine.

Ağaçsakal: Evvela, bu çok uzun bir vakit alacaktır, benim ismim durmadan tekâmül eder, üstelik ben çok, pek çok zamandır hayattayım; yani benim ismim bir hikâye gibidir. Kendi lisanımda, Kadim Entçe’de diyebilirsiniz arzu ederseniz, hakiki isimler size, ait olduklarının hikâyelerini anlatır. Lisanımız çok latif bir lisandır ama bu lisanda herhangi bir şey söylemek çok uzun vakit alır çünkü eğer o kadar uzun vakitte söylemeye ve dinlemeye değmezse biz hiçbir şey söylemeyiz.

“Lâkin şimdi, şimdiki zamana erişti neler oluyor böyle? Siz, bu olanlar içinde neler yapıyorsunuz? Bundan, şundan ve ondan görüp işitiyorum (ve koklayıp hissediyorum) bu a-lalla-lalla-rumba-kamanda-lind-or-burûméyi. Af buyurun: Benim buna verdiğim imin bir kısmı böyle, harici lisanlardaki karşılığının ne olduğunu bilmiyorum: Malumunuz, üzerinde bulunduğumuz şey, latif sabahlarda üzerinde durup etrafa nazar ettiğim ve güneş, ormanın gerisindeki çimenler, atlar, bulutlar ve dünyanın gözler önüne serilişi hususunda tefekküre daldığım yer. Neler dönüyor? Gandalf nelerin peşinde? Ve bu –burarum” akortsuz büyük bir orgun sesi gibi derin gümbürtülü bir ses çıkardı -“bu orklar ve Isengard’daki genç Saruman nelerin peşinde? Havadise bayılırım. Lâkin çok acele etmeyin.

Merry: Bir sürü şey olup bitiyor, biz acele etmeye çalışsak bile, anlatması çok zaman alır. Ama sen bize acele etmeyin diyorsun. Sana her şeyi bu kadar çabuk anlatmalı mıyız? Eğer sana, bize ne yapacağını, kimden yana olduğunu sorarsak ayıp etmiş mi oluruz? Ayrıca Gandalf ı tanıyor muydun?

Ağaçsakal: Evet onu tanıyorum: Hakikaten ağaçlara ehemmiyet veren tek arif odur.Siz onu tanıyor musunuz?

Pippin: Evet, tanırdık. Çok iyi bir dosttu ve bizim rehberimizdi.

Ağaçsakal: O halde sizin diğer sualinize cevap verebilirim. Size bir şey yapmayacağım: Bu lafla kastınız, sizin müsaadenizi almaksızın ‘size bir şey yapmak’ ise. Birlikte bir şeyler yapabiliriz. Taraflar hususunda bir malumatım yok. Ben kendi yolumda giderim; lakin sizin yolunuz da bir süre benimkiyle birlikte ilerleyebilir. Lâkin Efendi Gandalf tan nihayet bulmuş bir hikâyenin kahramanıymış gibi bahsediyorsunuz.

Pippin: Evet, öyle.Hikâye devam ediyor gibi, ama korkarım Gandalf ayrıldı.

Ağaçsakal: Oo, yapmayın canım! Hum, hımm, ah, ha. Hum, ah, ne söyleyeceğimi bilemiyorum. Yapmayın canım!

Merry: Eğer daha çok şey dinlemek istersen, sana anlatırız. Ama bu biraz zaman alır. Bizi aşağıya indirmek istemez misin?

Ardından Ağaçsakal Ent Meclisini topladı. Meclis 3 gün sürdü. Bu süre boyunca hobbitler Tezmertek adlı bir Ent’in yanında kaldılar

Uyandıklarında güneşin büyük avluda ve iç bölmenin zemininde donuk donuk parladığını gördüler. Tepelerinde parça parça yüksek bulutlar doğudan gelen sen rüzgârla koşuyordu. Ağaçsakal ortalarda görünmüyordu; fakat Merry ile Pippin kemerin yanındaki havuzda yıkanırken onun ağaçlar arasındaki patikadan mırıldanıp şarkı söyleyerek geldiğini duydular.

Ağaçsakal: Hu, no! Sabah-ı şerifler hayır olsun Merry, Pippin! Çok uyuyorsunuz. Bugün, daha şimdiden yüzlerce koca adım attım bile. Şimdi bir şeyler içip Entmeclisi’ne gideceğiz.

Taş bir kavanozdan onlara iki kâse dolusu içecek verdi; fakat bu kez başka bir kavanoz kullandı. Tadı, bir gece öncekinin tadıyla aynı değildi: Daha topraksı, daha zengindi; daha besleyici, tabir caizse daha yiyeceksiydi.

Hobbitler yatağın kenarına oturmuş içeceği içip, elf peksimetlerinin minik parçacıklarından çöplenirken (bunu acıktıklarından değil de, daha ziyade bir şeyler yemenin kahvaltının gerekli bir bölümü olduğunu düşündüklerinden yapıyorlardı); Ağaçsakal Entçe, Elfçe ya da başka bir yabancı dilde bir şeyler mırıldanarak ve gökyüzüne bakarak duruyordu.

Pippin: Entmeclisi nerede?

Ağaçsakal: Hu, hı? Entmeclisi mi? Entmeclisi bir mekân değil, entlerin toplaşmasıdır – bu günlerde pek fazla yapılmıyor. Lâkin ben epey entin gelmeyi taahhüt etmesini sağladım. Her zaman buluştuğumuz mahalde buluşacağız: Gizlidere derler insanlar buraya. Bulunduğumuz yerin güneyinde bir yerlerde, öğleden önce orada olmamız lazım.

Çok geçmeden yola koyuldular. Ağaçsakal, bir önceki gün yaptığı gibi hobbitleri kolunda taşıdı. Kendi kendine derin derin ve düşünceli düşünceli mırıldandı ama Merry ile Pippin mırıltılar arasında hiçbir sözcük seçemedi: Sözler kulağa şöyle geliyordu: bum, bum, rambum, burar, bum bum, dahrar bum bum, dahrar bum; sürekli bir nota ve ritim değişikliğiyle böyle devam ediyordu. Arada sırada bir cevap, sanki topraktan veya başlarının üzerindeki dallardan veya belki de ağaçların gövdelerinden gelen bir mırıltı veya bir ses titreşimi varmış gibi geliyordu; ama Ağaçsakal ne durdu, ne de başını çevirdi.

Ağaçsakal adımlarını yavaşlatmaya başladığında yola çıkalı uzun bir süre olmuştu – Pippin “ent adımlarını” saymaya çalıştı ama başaramadı, üç binlerde karıştırdı.

Ağaçsakal aniden durdu, hobbitleri yere indirdi, ellerini bükerek ağzına götürdü, öyle ki elleri içi boş bir boru gibi olmuştu; sonra elleri arasından üfleyerek seslendi. Koca bir hum, ham sesi, derin bir boru gibi ormanda gürledi ve ağaçlardan yankılanır gibi oldu. Uzaktan “birkaç yönden gelen benzer hum, ham, hum sesleri yankı değil, cevaptı.

Ağaçsakal artık Merry ile Pippin’i kuş gibi omuzuna koymuş yeniden yürümeye başlamıştı; ara sıra yine bir boru sesi çıkartıyor, her seferinde cevaplar daha yakından ve daha kuvvetli geliyordu. Böyle böyle, sonunda aşılmaz bir duvar görünümündeki, yapraklarını dökmeyen koyu renkli ağaçlara, hobbitlerin daha önce hiç görmemiş oldukları cinsten ağaçlara vardılar:

Tam köklerinden itibaren dallanıp budaklanıyordu bu ağaçlar, sıkı sıkıya dikensiz çobanpüskülü gibi kara parlak yapraklarla kaplanmışlardı ve üzerlerinde iri, parlak zeytin renkli tomurcuklan olan sert, dik, çiçeksi mahmuzlan vardı.

Sola dönüp bu muazzam engelin kenarından dolanan Ağaçsakal birkaç adımda dar bir geçide vardı. Bu geçitten aşınmış bir yol geçiyor ve aniden uzun, dik bir yamaçtan aşağıya iniyordu.

Hobbitler, kara yapraklarını dökmeyen yüksek ağaçlarla çevrili, neredeyse bir kâse gibi yusyuvarlak, çok geniş ve çok derin büyük bir çukura inmekte olduklarını gördüler, içerisi dümdüz ve çimenlerle kaplıydı; çukurun tam dibinde yükselen üç tane uzun ve güzel gümüşsü huş ağacı hariç hiç ağaç yoktu. Bu çukurun içine iki patika daha iniyordu: Biri batıdan, biri doğudan.

Birkaç ent, şimdiden gelmişlerdi bile. Diğer patikalardan daha birçoğu geliyordu, kimisi ise Ağaçsakal’ı izliyordu. Entler yaklaştıkça hobbitler onlara bakmaya başladı. Nasıl (en azından bir yabancı gözünde) bir hobbit bir diğerine benzerse, onlar da aşağı yukarı Ağaçsakal’a benzeyen birkaç yaratık görmeyi umuyorlardı; ama böyle bir şeyle karşılaşmayınca çok şaşırdılar.

Nasıl bir ağaç bir ağaçtan farklıysa, entler de birbirlerinden öylesine farklıydı: Kimisi aynı ismi taşıyan ama gelişimi ve geçmişi birbirinden ayrı olan ağaçlar kadar; kimisi farklı ağaç cinsleri kadar, huş ağacının kayından, meşenin çamdan farklı olduğu kadar farklıydı.

Birkaç tane, dinç ama kadim ağaçlar gibi sakallı ve budaklı, daha yaşlı ent vardı (ancak hiçbiri Ağaçsakal kadar yaşlı görünmüyordu); olgun devrelerindeki orman ağaçlan gibi temiz kollu, pürüzsüz derili, uzun, güçlü entler vardı; ama hiç genç ent, hiç fidan yoktu. Toplam iki düzine kadar ent duruyordu çukurluğun geniş çimenlik zemininde, çok daha fazla sayıda ent hâlâ gelmekteydi.

Sonunda ent seslerinde bir duraksama oldu; başlarını kaldırınca Ağaçsakal’ın, yanında başka bir ent ile kendilerine doğru gelmekte olduğunu gördüler.

Ağaçsakal: Hm, hum, işte yine geldim. Sıkılmaya başladınız mı, yoksa sabırsızlanıyor musunuz, hı, hmm? Eh, korkarım henüz sabırsızlanmamanız lazım, ilk safhayı geçtik; lâkin hâlâ uzaklarda, Isengard’dan uzakta yaşayanlara ve Meclis’ten önce erişemediklerime bazı şeyleri izah etmem lazım; ondan sonra ne yapmamız lazım geldiği hususunda bir karara varacağız. Mamafih, entler ne yapılması lazım geldiği hususunda bir karara varmak için, bütün keyfiyetlerin ve hadiselerin üzerinden tek geçerken harcadıkları kadar vakit harcamazlar. Yine de burada uzun bir müddet daha kalacağımızı inkâr etmenin bir faydası yok: Büyük bir ihtimalle birkaç gün. Bu sebeple size bir arkadaş getirdim. Arkadaşın yakında bir ent evi var. Elfçe ismi Bregalad. Kararını zaten vermiş olduğunu, Meclis’te kalması için bir sebebin olmadığını söylüyor. Hm, hm, aramızda aceleci sayılabilecek tek kişi odur. İyi anlaşırsınız herhalde. Hoşçakalın!

Ağaçsakal dönerek yanlarından ayrıldı. Bregalad bir süre hobbitleri ciddiyet ve vakarla gözleyerek durdu; onlar ise ent ne zaman bir “acelecilik” belirtisi gösterecek diye merakla ona baktılar. Uzun boyluydu ve genç bir ente benziyordu; dudakları al al, saçları ise gri yeşildi. Rüzgârdaki ince bir ağaç gibi, bükülüp sallanabiliyordu. Sonunda konuştu; sesi yankılı olduğu halde Ağaçsakal’ınkinden daha tiz ve daha netti.

Tezmertek: Ha, hmm, dostlarım, haydi bir yürüyüşe çıkalım! Ben Bregalad’ım, sizin lisanınızda bu Tezmertek anlamına gelir. Lâkin bu sadece bir lâkap tabii ki. Bana bu ismi, ihtiyar bir ente daha sorusunu bitirmeden evet, dediğim zaman vermişlerdi. Sonra çok da hızlı su içer, daha bazıları hâlâ sakallarını ıslatırken dışarı çıkarım. Benimle gelin!

Biçimli kollarını aşağı sarkıtarak hobbitlere uzun parmaklı ellerini uzattı. Bütün o gün boyunca zamanlarını onunla birlikte ormanları dolaşarak, şarkı söyleyip gülerek geçirdiler; çünkü Tezmertek sık sık gülüyordu. Güneş bir bulutun arkasından çıkınca gülüyordu, bir dereye ve ırmağa rast gelince gülüyordu; sonra eğiliyor, ayaklarım ve başını suda ıslatıyordu; bazen ağaçlardan gelen bir sese veya bir fısıltıya gülüyordu. Ne zaman bir üvez ağacı görse kollarını uzatıp şarkı söylüyor ve şarkı söylerken sallanıyordu.

Akşam çökünce onlan kendi ent evine getirdi: Yeşil bir bayırın altındaki çimenler üzerine yerleşmiş yosunlu bir kayadan başka bir şey değildi evi. Etrafında halka şeklinde bir dizi üvez yetişmişti ve evin içinde su, bayırdan kaynayan bir pınar vardı, tüm ent evlerinde olduğu gibi. Ormanın üzerine karanlık çökerken bir süre konuştular. Çok uzak olmayan bir yerde Entmeclisi’nin devam eden sesi duyulabiliyordu; fakat sesler artık daha derin ve daha sakindi adeta; arada bir tek bir yüksek ses, diğerleri susarken daha tiz ve daha aceleci bir müzikle yükseliyordu. Fakat yanlarında Bregalad onlarla kendi dillerinde, hemen hemen bir fısıltıyla konuşuyordu; onun Derikabuk’un halkına dâhil olduğunu, yaşadıkları toprakların harap edilmiş olduğunu öğrendiler. Bu hobbitlere onun “aceleciliğini” açıklamaya yeterli geldi, en azından orklar konusunda.

Tezmertek: Memleketimde üvez ağaçlan vardı. Ben bir entçik iken, dünyanın sükûnet devrinde, yıllar ve yıllar önce kök salan üvez ağaçlan. En yaşlısı, ent hanımları memnun etmeye çalışan entler tarafından dikilmişti; lâkin onlar ağaçlara bir nazar edip, daha beyaz çiçeklerin ve daha zengin meyvaların nerede yetiştiğini bildiklerini söyleyip tebessüm etmişlerdi. Yine de o ırktan, Gül halkından başka hiçbir ağaç bana o kadar güzel görünmez. Dediğim bu ağaçlar serpildiler de serpildiler, ta ki her birinin gölgesi yeşil bir avluya dönüşene, güz aylarında kırmızı yemişleri bir yük, bir güzellik abidesi oluncaya kadar. Kuşlar sürü halinde üzerlerine üşüşürdü. Ben kuşları severim, durmadan cıvıldaştıklarında bile; üvezlerde gereğinden fazla kuş olurdu. Lâkin kuşlar düşmanlaştı, tamahkâr oldu, ağaçlan didiklemeye, meyvalarını yemeyip yerlere atmaya başladı. Sonra orklar baltalarıyla gelerek ağaçlarımı kestiler. Gidip ağaçlara uzun isimleriyle seslendim ama onlar titremediler bile; ne işittiler, ne de bir mukabelede bulundular.

Sonunda Entler Isengard’a saldırmaya karar verdiler ve şarkılar söyleyerek Isengard’a ilerlediler. Merry ve Pippin’de Ağaçsakal ile birlikte Isengard’a gittiler.

Üçüncü gün söktü, soğuk ve rüzgârlı. Şafak vaktinde enderin sesleri büyük bir yaygara koparttı, sonra tekrar alçaldı. Sabah vakti ilerledikçe rüzgâr dindi ve hava bir beklentiyle ağırlaşmaya başladı. Bregalad’ın ent evinin çukura içinde Meclis’in sesi hobbitlere çok az ulaşıyor olsa da, hobbitler Bregalad’ın artık sesleri dikkatle dinlediğini görebiliyorlardı.

Akşamüstü oldu, batıya dağlara doğru giden güneş, bulutların çatlak ve yarıklarından uzun sarı ışınlar yolluyordu. Aniden her şeyin çok sessiz olduğunu fark ettiler; bütün orman dinleyen bir sessizliğe gömülmüştü. Susan ent sesleriydi tabii ki. Bu ne anlama geliyordu?

Bregalad dimdik ve gergin duruyor, geriye kuzeye, Gizlidere’ye doğru bakıyordu.
Sonra bir çatırtı sesiyle çınlayan büyük bir ses duyuldu: gümbe de güm! Ağaçlar sanki ani ve şiddetli bir rüzgâr esmişçesine titreyerek eğildiler. Bir sessizlik daha oldu; sonra heybetli davullar misali bir bando müziği başladı ve gürleyen davul sesleri üzerinde yüksek ve güçlü sesle şarkı söyleyen sesler toplanmaya başladı.

Geliyoruz, davul gümbürtüleriyle geliyoruz: Güm güm de güm güm!
Entler geliyordu: Sarkılan durmadan daha yakından ve daha yüksek duyuluyordu:
Geliyoruz, davullarla zurnalarla geliyoruz: Güm güm de güm güm!

Bregalad hobbitleri alarak iri adımlarla evinden uzaklaştı.

Çok geçmeden yürüyüşe geçmiş yaklaşan sırayı gördüler Ender, iri adımlarla yamaçtan aşağıya onlara doğru sallana sallana geliyorlardı. Başlarında Ağaçsakal vardı, arkasında da onu izleyen elli kadar o takipçisi; ikişer ikişer, elleriyle böğürlerine vurup usul tutarak, uygun’ adım ilerliyorlardı. Yaklaştıkça gözlerindeki şimşekler ve kıvılcımlar görülmeye başladı.

Ağaçsakal: Hum, ham! işte sonunda geldik, gümbürdeyerek geldik! Gelin, Meclis’e katılın! Gidiyoruz! Isengard’a gidiyoruz!

Entler: “Isengard’a! Isengard’a!
Haydi Isengard’a! İsterse taştan kapılarla sarılmış, kapatılmış
olsun Isengard;
İstediği kadar sağlam, çetin, taş gibi soğuk, kemik kadar çıplak
olsun Isengard,
Gidiyoruz, gidiyoruz, gidiyoruz savaşa, taşı yarıp kapıyı yıkmaya
Çünkü gövde ve dal yanıyor, ocak harlanıyor; biz de gidiyoruz savaşa!
Kasvet diyarına, kıyametin ayak sesleriyle, davullar çalarak geliyoruz;
Isengard’a kıyama geliyoruz!
Kıyama geliyoruz, kıyama geliyoruz!”

Böyle şarkılar söylediler güneye doğru yürürken.

Gözleri pırıl pırıl parlayan Bregalad, savrularak Ağaçsakal’ın yanında sıraya girdi. Yaşlı ent, hobbitleri kendisi aldı ve yeniden omuzlarına yerleştirdi; böylece şarkı söyleyen grubun önünde kalpleri güm güm atarak ve başlarını dimdik tutarak gururla oturdular. Er geç bir şeylerin olacağını bekledikleri halde enderdeki değişikliğe çok hayret etmişlerdi. Şimdi bu olanlar, uzun süredir bir setin zaptettiği suyun coşup akmasına benziyordu.

Pippin: Hakikaten de entler kararlarını çabuk verdiler, öyle değil mi?

Bir süre sonra, şarkılara ara verildiğinde ve sadece eller ile ayakların ritimleri duyulurken.

Ağaçsakal: Çabuk mu? Hum! Evet, elbette. Benim tahmin ettiğimden de çabuk oldu. Hakikaten, uzun asırlar boyudur hiç böyle ayaklandıklarım görmemiştim. Biz entler harekete geçirilmeyi sevmeyiz; ağaçlarımız ve hayatlarımızın büyük bir tehlike içinde olduğunu bariz bir şekilde görmezsek de hiç harekete geçmeyiz. Sauron ile Deniz’in insanları arasında yapılan muharebeden beri hiç vuku bulmamıştı. Bu ork işi, ahlaksızlar -rârum- ateşlerini beslemek gibi kötü bir mazeretleri dahi olmaksızın kesiyorlar ağaçlan; işte bu bizi çok hiddetlendirdi; bir de bize yardım etmesi gereken komşumuzun hainliği. Arifler’in akıllarının başlarında olması lazım gelirdi: Öyledir de. Ne elflerin, ne entlerin, ne de insanların lisanlarında, bu tür bir hainlik için sarfedilebilecek bir küfür yok. Kahrolsun Saruman!

Merry: Gerçekten de Isengard’ın kapılarını yıkacak mısınız?

Ağaçsakal: Ho, hm, eh, mümkündür, bildiğiniz gibi! Belki de bilmiyorsunuzdur ne kadar güçlü olduğumuzu. Trolleri işitmişsinizdir muhtemelen. Onlar da muazzam surette kuvvetlidir. Lâkin onlar sadece taklittir, Büyük Karanlık sırasında Düşman tarafından entlerin taklidi olarak yapılmış; nasıl orklar elflere karşı yapılmışsa. Biz trollerden daha kuvvetliyiz. Biz toprağın kemiklerinden yaratıldık. Biz taşlan ağaçların kökleriyle parçalayabiliriz; hem de çok çabuk, eğer aklımıza koymuşsak çok çok çabuk! Eğer bizi baltayla devirmezlerse, ateş veya büyücülük rüzgârıyla tahrip etmezlerse Isengard’ı un ufak edip, duvarlarını moloza çeviririz.

Merry: Ama Saruman sizi engellemeye çalışacak, öyle değil mi?

Ağaçsakal: Hm, ah, evet, öyle. Bunu unutmuş değilim. Hakikaten bu hususta uzun uzun düşündüm. Lâkin gördüğünüz üzere entlerin çoğu benden birçok ağaç ömrü daha genç. Artık hepsi harekete geçti ve hepsinin aklında tek bir şey var: Isengard’ı paramparça etmek. Lâkin çok sürmeden yeniden mütalaa etmeye başlayacaklar; akşam içkimizi aldığımızda biraz sakinleşecekler. Ne susayacağız ama! Ama bırakın şimdi yürüsünler ve şarkılarını terennüm etsinler! Katedilecek uzun bir yolumuz var önümüzde; düşünecek zamanımız da. Başlamak da bir şey sayılır.

Ağaçsakal yürümeye devam etti, bir süre diğerleriyle birlikte şarkı söyleyerek. Fakat bir süre sonra sesi bir mırıltıya dönüştü, sonra hepten sustu yeniden. Pippin onun yaşlı alnının kırışıklar içinde boğum boğum olduğunu gördü. Sonunda Ağaçsakal başını kaldırdı ve Pippin onun gözlerinde mahzun bir ifade gördü, mahzun ama mutsuz değil. Gözlerinde bir ışık vardı, sanki yeşil alev, düşüncelerinin kara kuyusunun daha derinlerine batmış gibi.

Ağaçsakal: Elbette dostlarım, kendi nihayetimize gidiyor olmamız da muhtemeldir: Entlerin son resmi geçidi. Lâkin eğer evlerimizde oturup hiçbir şey yapmasaydık sonumuz zaten yakamıza yapışacaktı, eninde sonunda. Bu fikir uzun zamandır gönüllerimizde inkişaf ediyordu; işte o yüzden yürüyüşe başladık. Bu ani bir niyet değildi. Şimdi, en azından, entlerin son resmi geçitleri hakkı için bir şarkı yakmaya değer. Ah,” diye iç geçirdi, “göçmeden önce başka bir ahaliye yardımımız dokunabilir. Yine de, enthanımlarla ilgili şarkıların doğru çıkmasını temenni ederdim. Hakikaten, gönülden görmek isterdim Fimbrethil’i bir kez daha. Lâkin işte dostlarım, şarkılar da tıpkı ağaçlar gibi vakti gelince ve kendi usullerince meyvalarını veriyorlar: Ve bazen de vakitsiz kuruyorlar.

Entler büyük bir hızla, iri adımlarıyla ilerliyorlardı. Arazinin güneye doğru uzanan uzun kıvrımına inmişler, artık batıdaki yüksek sırta tırmanmaya başlamışlardır Ormanlar altlarında kalmış, önce oraya buraya serpiştirilmiş huş ağaçlarının olduğu yere, sonra da tek tuk kuru çam ağaçlarının bulunduğu çıplak yamaçlara varmışlardı. Güneş, önlerindeki tepenin karanlık sırtından batmıştı. Kurşuni renkli alacakaranlık çöktü.

Pippin arkasına baktı. Entlerin sayısı mı artmıştı yoksa neler oluyordu? Geçmiş oldukları, kasvetli çıplak yamaçların olması gereken yerde ağaç koruları gördüğünü zannetti. Ama bu korular hareket ediyordu! Fangorn’un ağaçlan uyanmış, orman ayaklanmış, dağlan tepeleri aşıp savaşa gidiyor olabilir miydi? Acaba uyku ve gölgeler onu aldatmış olabilir mi diye gözlerini ovuşturdu; ama kocaman kurşuni şekiller durmadan ilerliyordu. Pek çok ağacın dallan arasında gezinen rüzgârı andıran bir ses duyuluyordu. Entler tepenin kenarına yaklaşmışlardı artık ve şarkı hafiflemeye başlamıştı.

Gece çöktü, ortalık sessizleşti: Entlerin ayaklan altındaki toprağın, sürüklenen bir sürü yaprağın fısıltıları gibi hafifçe titreyişinden başka bir şey duyulmuyordu. Sonunda zirvede durdular ve aşağıdaki karanlık çukura baktılar: Dağların sonundaki büyük yarık Nan Curunir, Saruman’ın Vadisi.

Ağaçsakal: Isengard’ın üzerine gece çökmüş.

Entler Isengard’ın yönetimini ele geçirdikten sonra Ağaçsakal Merry ve Pippin’i kapıyı korumakla görevlendirdi. Kral Theoden geldiğinde onu Merry karşıladı.

Kral ile maiyeti hayretler içinde, sessizce atları üzerinde oturdular; Saruman’ın gücünün alt edilmiş olduğunu seziyorlar, ama nasıl olduğunu tahmin bile edemiyorlardı. Derken bakışlarını kemerli yol ile yıkık kapılara çevirdiler. Burada, kemerler ve kapıların yakınında büyük bir moloz yığını gördüler; sonra aniden, bunların tepesinde rahat rahat yatmakta olan, grilere bürünmüş, taşlar arasında zar zor seçilen iki minik şekli fark ettiler.

Yanlarında şişeler, çanaklar ve tabaklar duruyordu, sanki biraz önce tıkabasa yemek yemişler de, şimdi de bunun ardından dinleniyorlarmış gibi. Biri uyuyor gibi görünüyordu; diğeri, ayak ayak üstüne atmış, elleri başının arkasında kırık bir kayaya dayanmış ağzından havaya huzmeler ve minik halkalar halinde ince mavi dumanlar yolluyordu.

Bir süre için Theoden, Eomer ve bütün adamları bu ikisine hayretle bakakaldılar. Isengard’ın bütün bu haraplığı içinde, bu onlara en garip görüntü gibi gelmişti. Fakat daha kral konuşamadan, ağzından duman tüten minik şekil aniden sisin kıyısında sessizce duran atlıları fark etti. Ayağa fırladı.

Genç bir adamdı bu veya genç bir adama benziyordu ama bir adamın anca yarı boyundaydı; kahverengi kıvırcık saçlı başı örtülü değildi ama Gandalf in arkadaşlarının Edoras’a vardıklarında giydikleri renkte ve biçimde, yolculuktan yıpranmış bir pelerine bürünmüştü. Elini göğsüne koyarak, yerlere kadar eğildi. Sonra, arif ile arkadaşlarını görmemiş gibi Eomer ve krala döndü.

Merry: Hoş geldiniz beylerim Isengard’a! Biz kapı muhafızlarıyız. Saradoc oğlu Meriadoc’tur adım ve arkadaşım, ne yazık ki yorgunluğa yenilmiş olan arkadaşım” -burada diğerini ayağıyla bir dürttü- “ise Took sülalesinden Paladin oğlu Peregrin’dir. Bizim evlerimiz ta Kuzey’dedir. Lord Saruman içeride; fakat şu anda Solucandil adlı biriyle içeri kapatılmış durumda, yoksa mutlaka böylesine saygıdeğer konuklan karşılamak için kendi teşrif buyururdu.

Gandalf: Ona ne şüphe! Peki dikkatinizin tabaklardan ve şişelerden ayrılabildiği zamanlarda yıkılmış kapılarını korumanızı, gelen konuklan karşılamanızı size Saruman mı söyledi?

Merry: Hayır, iyi yürekli bayım, iş onun elinden çıktı. O çok meşgul idi. Bizim buyruklarımız Isengard’ın yönetimini ele alan Ağaçsakal tarafından verildi. Bana, Rohan Hükümdarı’nı uygun sözlerle karşılamamı emretti. Ben de elimden gelenin en iyisini yaptım.

Théoden Rohan efsanelerinde nadiren isimleri geçen Hobbit ahalisi hakkında neredeyse hiçbir şey bilmiyordu. Bu yüzden Isengard kapılarında kendisini karşılayan iki Buçukluk görmek onu fazlasıyla şaşırtmıştı.

Theoden: Birbirini seven arkadaşların kavuşmalarına tanık olduğumuza kuşku yok. Yani bunlar sizin gruptan kaybolanlar mı Gandalf? Günlerin yazgısı hayret verici şeylerle dolmakmış. Daha şimdiden, evimden ayrıldığımdan beri bir sürü şey gördüm; ve şu anda gözlerimin önünde, efsanelerde yaşayan halklardan bir başkası durmakta. Bunlar bazılarımızın Holbytlan dediği Buçukluklar değil mi?

Pippin: Hobbitler, müsaadenizle beyim.

Theoden: Hobbitler mi? Diliniz tuhaf bir biçimde değişmiş; ama ad o kadar yabancı gelmiyor. Hobbitler! Duyduklarımın hiçbiri gerçeğe hakkını vermemiş.

Merry eğilerek selam verdi; Pippin de ayağa kalkarak yerlere kadar eğilip selam verdi.

Pippin: Çok mültefitsiniz efendim; ya da umarımm sözlerinizi doğru yorumluyorum. Ve işte hayret verici bir şey daha! Evden ayrıldığımdan beri birçok ülke gezdim ve bu ana kadar hobbitlerle ilgili öyküler duymuş olan bir halkla karşılaşmamıştım.

Theoden: Halkım çok uzun zaman önce Kuzey’den gelmişti. Ama sizi kandırmayayım: Biz hobbitler hakkında hiç öykü bilmeyiz. Aramızda bütün söylenen, çok uzaklarda, birçok tepe ve nehir ardında, kum tepeciklerindeki oyuklarda yaşayan bir buçukluk halkı olduğudur. Ama yaptıkları şeylere ait hiç efsane yoktur çünkü çok az şey yaptıklarından, göz açıp kapayıncaya kadar ortadan kaybolabildikleri için insan gözüne görünmediklerinden ve kuşların ötüşünü taklit edebildiklerinden söz edilir. Ama görünüyor ki daha çok şey söylenebilirmiş.

Merry: Gerçekten de öyle efendim.

Theoden: En azından, ağızlarından duman fışkırttıklarını hiç duymamıştım.

Merry: Bu hayret verici bir şey değil, çünkü bu bizim birkaç nesilden beri yapmaya başladığımız bir sanattır. Bizim hesabımıza göre 1070 yıllarında gerçek pipo otunu bahçesinde ilk yetiştiren, Güneytopraklardaki Uzundip’ten Tobold Boruüfler olmuştur. Nasıl olup da yaşlı Tobby’nin o bitkiyi bulduğu ise…

Gandalf: Ne gibi bir tehlike içinde olduğunuzu bilmiyorsunuz Theoden. Bu hobbitler büyük bir yıkımın kıyısında oturup bir sofranın zevklerinden; babalarının, büyükbabalarının, büyükbüyükbabalarının, dokuzuncu dereceden uzak bir kuzenlerinin yaptıklarından bahsederler, eğer yersiz bir sabırla onları yüreklendirirseniz. Başka bir zaman, pipo tarihi için daha uygun olabilir. Ağaçsakal nerede Merry?

Merry: Sanırım kuzey tarafında. Biraz su -temiz su- içmek için gitti. Diğer entlerin çoğu da onunla birlikte, orada hâlâ işlerinin başındalar.

Gandalf: O halde Orthanc korumasız mı bırakıldı?

Merry: Su var.Fakat Tezmertek ile bazı diğerleri gözlüyorlar kuleyi. Düzlükteki bütün o direkler ve sütunlar Saruman’ın dikmesi değil. Tezmertek, sanırım kayanın yanında, merdivenin dibi yakınında.

Legolas: Evet, orada uzun boylu gri bir ent var, ama kolları iki yanında ve bir kapı ağacı kadar kıpırtısız duruyor.

Gandalf: Vakit öğleni geçti, ve biz en azından sabah erken vakitten beri yemek yemiyoruz. Yine de bir an önce Ağaçsakal’ı görmek istiyorum. Bana hiç mesaj bırakmadı mı, yoksa bıraktı da yiyip içmek aklınızdan mı çıkardı?

Merry: Bir mesaj bıraktı, ben de tam onu söyleyecektim ama bir sürü soru sorarak beni alıkoydunuz. Tam, eğer Yurt Hükümdarı ile Gandalf atlarını surların kuzeyine sürecek olurlarsa Ağaçsakal’ı orada bulabilirler, Ağaçsakal onları orada karşılayacaktır, diyecektim. Aynı zamanda, burada en iyisinden yiyecek bulabileceklerini de ekleyebilirim; yiyecekler sadık hizmetkârlarınız tarafından bulunarak seçildi.

Eğilerek selam verdi. Gandalf güldü.

Gandalf: Böylesi daha iyi! Peki, Theoden, benimle birlikte Ağaçsakal’a gelecek misiniz? Yolumuz dolambaçlı ama pek uzak değil. Ağaçsakal’ı görünce çok şey öğreneceksiniz. Çünkü Ağaçsakal Fangorn’un kendisidir, entlerin en yaşlısı ve reisi; onunla konuştuğunuzda, yaşayan şeylerin en yaşlısının konuşmasını duyacaksınız.

Theoden: Seninle geleceğim.Hoşça kalın hobbitlerim! Umarım bir daha, evimde görüşürüz! Orada yanımda oturup, gönlünüzden geleni anlatırsınız bana: Hesabını tuttuğunuz kadarıyla atalarınızın yaptıklarını anlatırsınız; sonra Yaşlı Tobold’dan ve bitki irfanından da söz ederiz. Hoşça kalın!
Hobbitler yerlere kadar eğildiler.

Pippin: Demek ki Yurt Hükümdarı bu! Hoş, yaşlı bir adamcağız. Çok kibar.

Pippin palantir’e baktıktan sonra Merry ile Pippin ayrıldılar. Gandalf Pippin’i Minas Tirith’e götürmüş, Merry ise Rohirrim ile kalmıştır.

Merry: Güzel ve sakin bir gece! Bazılarının şansı hep yaver gider. Pippin uyumak istemiyordu, Gandalf la birlikte yolculuk etmek istiyordu – işte istediği oldu! Üstelik ibret olsun diye sonsuza kadar bir taşa çevrilip burada bırakılması gerektiği halde.

Merry Gandalf Pippin’i götürdükten sonra Aragorn, Gimli, Legolas ve Kral’ın maiyeti ile birlikte yola çıktılar.

Merry Aragorn’un yanına döndüğünde Gandalf gitmiş, Gölgeyele’in gümbürtülü ayak sesleri gecenin içinde kaybolmuştu. Merry’nin yanında sadece hafif bir çıkın vardı çünkü dengini Parth Galen’de kaybetmişti; yanındakiler Isengard’ın yıkıntıları arasında toparladığı birkaç parça işe yarayan şeydi. Külteri eyerlenmişti bile. Legolas ile Gimli, atlarıyla yakınlarında duruyorlardı.

Aragorn: Yani Grup’tan dört kişi hala mevcut. Birlikte süreceğiz atlarımızı. Ama daha önce düşünmüş olduğum gibi yalnız gitmeyeceğiz. Kral da artık bir an önce yola koyulmakta kararlı. Kanatlı gölge geleli beri gecenin örtüsü altında gitmek istiyor tepelere.

Legolas: Ya sonra nereye?

Aragorn: Henüz bir şey söyleyemem. Kral Edoras’ta bundan dört gece önce komuta ettiği toplama askerlerinin yanına gidecek. Orada sanırım savaşla ilgili haberler alacak ve Rohan Süvarileri Minas Tirith’e yürüyecek. Bana ve benimle gelecek olanlara gelince…

Legolas: Bunlardan biri benim!

Gimli: Gimli de onunla!

Aragorn: Evet, bana gelince benim önüm karanlık. Benim de Minas Tirith’e gitmem gerekiyor fakat henüz yolu göremiyorum. Uzun zamandır hazırlanan saat yaklaşıyor.

Merry: Beni bırakmayın sakın! Daha doğru dürüst bir işe yaramadım; ama bir torba gibi, her şey olup bittikten sonra alınmak üzere bir kenara bırakılmak istemem.Artık Süvariler’in umurunda olduğumu zannetmiyorum.Gerçi evine vardığımızda kral yanına oturup ona Shire’la ilgili şeyler anlatmamı isteyecektir tabii ki.

Aragorn: Evet, sanırım senin yolun onunkiyle aynı istikamette Merry. Fakat sonunda bir şenlik bekleme. Çünkü korkarım Theoden Tekev’de rahat rahat oturuncaya kadar epey bir zaman geçecek. Bu acı baharda birçok ümit sönecek.

Miğfer Dibi’nde Theoden Merry’i silahtarı yaptı ve ona Stybba adında bir midili verdi.

Kral oraya varmıştı bile; onlar içeri girer girmez Merry’yi çağırarak onun için yanında yer hazırlattı.

Theoden: Böyle olmasını istemezdim.Çünkü burası Edoras’taki zarif evime hiç benzemiyor.Üstelik şu anda burada olması gereken arkadaşında gitti.Fakat bir daha seninle benim oturup, Tekev’deki büyük masa üzerinde yemek yememiz için uzun bir zaman geçmesi gerekebilir; oraya geri döndüğümde şölen yapılacak zaman olmayacak.Fakat haydi! Gel hem ye, hem iç, hem de daha olanağımız varken söyleşelim.Ondan sonra benimle birlikte binersin ata.

Merry: Binebilir miyim? Bu harika olur!

Daha önce kendisine yapılan hiçbir iyiliğe bu kadar memnun olmamıştı.

Merry: Korkarım herkesin ayağına bağ oluyorum fakat yapabileceğim bir şey varsa yapmak isterim, bilmem anlatabildim mi.

Theoden: Buna hiç kuşkum yok.Sana güzel bir dağ midillisi hazırlattım. Gideceğimiz yollardan seni en az bir at kadar tez taşır. Çünkü Kent’ten dağ patikalarını izleyerek gideceğim, ovadan değil; böylece Hanım Eowyn’in beni beklemekte olduğu Edoras’a Dunharrow yoluyla ermiş olacağım. Sen benim silahtarım olacaksın, eğer kabul edersen. Eomer, burada kılıç taşıyıcım için savaş gereci var mı?

Eomer: Burada pek saklanmış silah yok beyim.Belki hafif bir miğfer ona uyar; fakat onun boyuna göre zırhımız veya kılıcımız yok.

Merry: Benim kılıcım var.

Oturduğu yerden kalkıp siyah kınından minik parlak kılıcını çekerek.

Aniden bu yaşlı adama derin bir sevgi hissederek bir dizini yere koydu ve kralın elini alarak öptü.

Merry: İzin verirsiniz Shire’lı Meriadoc’un kılıcını kucağınıza bırakabilir miyim Theoden Kral? Hizmetkârlığımı kabul ediniz!

Theoden: Büyük bir hoşnutlukla kabul ederim. Şimdi doğrul Rohanlı Tekev halkından silahtar Meriadoc! Kılıcını al, açık bir baht ile kullan onu!

Merry: Benim için bir baba olacaksınız

Theoden: Kısa bir zaman için

Dunharrow’da Kral Théoden, Gondor tarafından gönderilen Kızıl Ok’u aldı. Bu, Gondor’un acilen Rohirrim’in yardımına ihtiyacı olduğunu gösteriyordu.

Muhafız: Burada bir adam var beyim. Gondor’dan bir ulak. Bir an önce huzurunuza gelmeyi diliyor.

Theoden: Bırakın gelsin.

Uzun boylu bir adam girdi içeri, Merry boğulur gibi bir çığlık attı; bir an için ona Boromir hayattaymış ve geri dönmüş gibi geldi. Sonra öyle olmadığını gördü; adam yabancı biriydi, fakat akrabasıymış gibi Boromir’e benziyordu, uzun boylu, gri gözlü ve mağrurdu. İnce zırhının üzerindeki koyu yeşil peleriniyle süvari kılığındaydı; miğferinin önüne küçük bir gümüş yıldız işlenmişti. Elinde bir ok tutuyordu, siyah tüylü ve çelikle kancalanmıştı, fakat ucu kırmızıya boyanmıştı.

Bir dizi üzerine çökerek oku Theoden’e sundu.

Hirgon: Selam olsun Rohirrim Hükümdarı, Gondor’un dostu! Hirgon’um ben, Denethor’un ulağı, size savaşın bu alametini getirdim.Gondor büyük bir sıkıntı içinde.Rohirrim sık sık bizi desteklemiştir fakat şimdi Hükümdar Denethor bütün gücünüzü, tüm hızınızla rica ediyor, sonunda Gondor tamamen düşmeden önce.

Theoden: Kızıl Ok!

Oku tutarak aynı uzun zamandır beklediği ama geldiğinde insana korku salan bir davetiye almış gibi. Eli titredi.

Theoden:  Hayatım boyunca Kızıl Ok Yurt’ta hiç görülmemişti! İşler gerçekten o boyuta vardı mı? Peki Hükümdar Denethor benim bütün gücümün ve hızımın ne olduğunu hesaplıyor?

Hirgon: Bunu en iyi siz kendiniz bilirsiniz hükümdarım.Fakat çok geçmeden Minas Tirith kuşatılabilir ve eğer birçok gücün oluşturduğu bir kuşatmayı yaracak kadar gücünüz yoksa Hükümdar Denethor, Rohirrim’in güçlü ordusunun surların dışında olmasındansa içinde olmasını tercih ettiğini söylememi buyurdu.

Kral Merry’ye döndü.

Theoden: Ben savaşa gidiyorum Efendi Meriadoc. Kısa bir süre bir süre sonra yola koyulacağım. Seni hizmetinden azat ediyorum, dostluğumdan değil. Sen burada kalacaksın, eğer istersen benim yerime halkı yönetecek olan Hanım Eowyn’e hizmet edebilirsin.

Merry: Ama, ama beyim. Sana kılıcımı sundum.Seninle böyle ayrılmak istemiyorum Theoden Kral.Sonra bütün arkadaşlarım savaşa gittiğine göre, geride kalmak beni utandırır.

Theoden: Fakat biz uzun boylu ve hızlı atlara biniyoruz.Gönlün ne kadar yüce olursa olsun, o tür hayvanlara bilmen olanaksız.

Merry: O zaman beni birinin sırtına bağlayın, ya da ne bileyim, bir üzengiye tutunup sallanayım, ya da bir şeyler yapın. Koşulamayacak kadar uzun bir yoldan söz ediyoruz; ama eğer atla gidemezsem koşarım, ayaklarımı patlatsam veya haftalar sonra oraya varsam bile.

Theoden gülümsedi.

Theoden: Öyle olacağına seni Karyele’de yanımda taşırdım.Ama en azından benimle Edoras’a kadar gelip Tekev’e bakabilirsin; çünkü o taraftan gideceğim.Şimdilik Stybba taşıyabilir seni: Biz ovalara varmadan büyük yarış başlamayacak.

Bunun üzerine Eowyn ayağa kalktı.

Eowyn: Haydi Meriadoc! Senin için hazırladığım eşyayı göstereyim.Bunu istedi bir tek Aragorn benden, senin cenk için silahlarla donatılmanı.Bunu, elimden geldiğince yapacağıma söz verdim.Çünkü bana öyle geliyor ki, her şey bitmeden buna gerek duyacaksın.

Merry’i kralın muhafızlarının kaldıkları yerler arasındaki bir barınağa götürdü; burada silahtar ona küçük bir miğfer,yuvarlak bir kalkan ve başka eşyalar getirdi.

Eowyn: Sana uygun demir giyimimiz yok.Demir yelek yapmak için vakit de yok; ama burada kalın deriden dar bir yelek, bir kemer ve bir bıçak var.Zaten senin de kılıcın var.

Merry eğilerek selam verdi; kız ona kalkanı gösterdi, bu Gimli’ye verilmiş olan kalkana benziyordu; üzerinde ak bir at nişanı taşıyordu.

Eowyn: Bütün bunları al, bunları iyi yazgıya taşıyasın! Hoşça kal şimdilik Efendi Meriadoc! Yine de tekrar karşılaşırız, seninle belki.

Mesajı almasının ertesi sabahında Théoden ve Süvariler’i yola çıktılar ancak Merry ve Éowyn’e kalmaları emredilmişti. Bu haber Merry’nin umutsuzluğa ve yılgınlığa kapılmasına sebep olmuştu ancak, kendisine Saklımiğfer diyen gizemli bir Süvari, onu yanına almayı teklif etti.

Theoden: Senin iyiliğin için hizmetini kabul ettim.Sonra dilediğim gibi buyurabilmek için.Süvarilerimden hiçbiri seni bir yük gibi taşıyamazlar.Eğer cenk benim kapılarım önünde olaydı, belki yaptıkların ozanlar tarafından unutulmazdı; fakat Denethor’un hükümdarlık yaptığı Mundburg’a yüz iki fersah var.Başka da bir şey söylemeyeceğim.

Merry eğilip selam vererek, mutsuz bir halde uzaklaştı ve sıra sıra atlıları seyretmeyi başladı.Daha şimdiden bölükler gitmeye hazırlanıyordu: Adamlar kemerlerini sıkıyorlar, eyerlerine bakıyorlar, atlılarını okşuyorlardı; kimisi de huzursuz huzursuz alçalmakta olan gökyüzüne bakıyordu.Kimsenin dikkatini çekmeden bir Süvari geldi ve hobbitin kulağına usulca konuştu.

Süvari: İradenin istediği yerde bir yol açılır,deriz biz. bende öyle olduğunu gördüm.Sen Yurt Hükümdarı’nın gittiği yere gitmek istiyorsun: Bunu yüzünden okuyabiliyorum.

Merry: Evet

Süvari: O halde benimle geleceksin.Seni önümde taşıyacağım, iyice uzaklaşıncaya kadar pelerinimin altında; bu karanlık bile yeterince karanlık.Böylesine bir şans elden kaçırılmaz.Artık kimseye bir şey söyleme ve benimle gel!

Merry: Gerçekten de çok teşekkür ederim! Çok teşekkür ederim beyim, gerçi ismini bilmiyorum ya.

Süvari: Bilmiyor musun? O zaman bana Saklımiğfer de.

Minas Tirith şehrinin dışlarındaki Pelennor Çayırları’na, savaşın ortasına at sürdüler. Kral Théoden bu çayırlarda, kara bir okun delip geçtiği atı Karyele’nin altında kalarak ölümcül bir şekilde yaralandı. O esnada Angmar’ın Cadı Kralı, Nazgûl Efendisi, kanatlı bineğinin üzerinde savaş alanının üzerinde belirdi ve Kral Théoden’in yaralı vücudunun yanına indi.

Saklımiğfer onun karşısına geçti. Ancak miğferi düşmüştü ve altın saçları parlıyordu. Bu
Eowyn’di. Merry Cadı Kral’a arkadan saldırdı ve Eowyn onu yok etti. Ardından Merry Theoden ile konuştu.

Theoden: Buraya! Buraya! Kalkın Eorloğullan! Korkmayın karanlıktan!

Fakat dehşetle çıldıran Karyele şaha kalktı, boşluğa tekmeler savurup büyük bir çığlıkla yana düştü: Kara bir ok delip geçmişti onu. Kral atın altında kaldı.

Koca gölge, düşen bir bulut gibi alçaldı. Ve bakın hele! bu kanatlı bir yaratıktı: Eğer bir kuş idiyse, o zaman bütün diğer kuşlardan daha büyük ve çıplaktı, ne tüyü ne dikeni vardı ve geniş kanatlan da boynuzlu parmaklar arasına gerilmiş deriden ağlara benziyordu; çok pis kokuyordu. Belki de daha eski bir dünyanın yaratığıydı; cinsi Ay’ın altında unutulmuş soğuk dağlarda eyleşmiş, bu günlere kadar gelebilmiş ve iğrenç yuvasında, şerre meyilli bu zamansız son yavrusunu yetiştirmişti.

Karanlıklar Efendisi onu almış, sonunda uçan bütün diğer şeylerin çok ötesinde büyüyünceye kadar kötü etlerle beslemişti; sonra da onu hizmetkârlarına binek olarak vermişti. Alçaldı, alçaldı, sonra parmaklı ağını katlayarak çatlak bir çığlık attı, Karyele’nin bedeni üzerine kondu, pençelerini batırıp uzun ve çıplak boynunu uzattı.

Üzerinde bir şekil oturuyordu, siyah pelerinli, kocaman ve tehditkâr. Çelikten bir taç taşıyordu fakat cübbesiyle, tacın kenarı arasında, gözlerinin ölümcül pırıltısından başka hiçbir şey görünmüyordu: Nazgûl Efendisi. Havaya dönmüş, karanlık bozulmadan önce bineğini çağırmış ve sonra tekrar geri dönmüştü, etrafa felaket saçarak, ümidi ümitsizliğe, zaferi ölüme çevirerek. Kocaman kara bir topuz kullanıyordu.

Fakat Theoden tamamen yüzüstü bırakılmamıştı. Hanedanından olan silahşörler ya etrafında katledilmiş olarak yatıyordu ya da çıldıran küheylanları gemi azıya alıp onları uzaklara taşımışlardı. Yine de hâlâ orada duran biri vardı: Genç Saklımiğfer, sadakati korkusuna baskın çıkmış, ağlıyordu çünkü beyini babası gibi severdi.

Bütün saldın boyunca Merry onun arkasında hiç yaralanmadan taşınmıştı, ta ki Gölge gelinceye kadar; o zaman Yeltay içine düştüğü dehşetle onları atmış şimdi de ovada deliler gibi koşturuyordu. Merry afallamış bir hayvan gibi emeklemeye başladı; üzerinde öyle büyük bir dehşet vardı ki etrafı göremiyor, midesi bulanıyordu.

Merry: Kralın adamı! Kralın adamı! Onun yanında kalmalısın. Sizi babam sayıyorum, demiştin ona.

Fakat iradesi hiç cevap vermedi, bedeni titredi. Gözlerini açıp, yukarı bakmaya cesaret edemedi. Sonra aklına düşmüş karanlığın arasından Saklımiğfer’in sesini duyduğunu sandı; ama o anda ses bir tuhaf gelmişti, tanıdığı başka bir sesi çağrıştırıyordu.

Saklımiğfer: Yıkıl karşımdan leş kargalarının başı, iğrenç yaratık! Ölüleri rahat bırak!

Soğuk bir ses cevap verdi:

Cadı Kral: Nazgûl ile avının arasına girme! Yoksa seni sıran geldiğinde öldürmem. Alır, bütün karanlıkların gerisinde etlerinin yenip bitirileceği, kuruyarak büzüşen aklının Kapaksız Göz önünde çıplak bırakılacağı feryat evlerine taşırım.

Bir kılıç sakırdadı kınından çekilirken.

Saklımiğfer: Ne istersen onu yap; ama buna engel olacağım eğer elimden gelirse.

Cadı Kral: Engel olmak mı? Seni ahmak seni. Hiçbir ölümlü adam bana engel olamaz!

Sonra Merry, o saatte duyduğu seslerin en garibini duydu. Sanki Saklımiğfer gülüyordu; berrak sesi çeliğin şakırtısı gibiydi.

Eowyn: Ama adam değilim ki ben! Karşında bir kadın var! Eomund’un kızı Eowyn’ im ben. Sen benim ile beyim, hışmım arasında duruyorsun. Yıkıl, eğer ölümsüz değilsen! Yoksa canlı da olsan, kara bir ölmemiş de olsan biçerim seni, eğer ona dokunursan.

Kanatlı yaratık kıza doğru bir çığlık attı ama Yüzüktayfı hiç cevap vermedi; sessizdi, sanki ani bir kuşku duyarmış gibi. Bir an için hayretin ta kendisi baskın çıktı Merry’nin korkusuna. Gözlerini açtı ve birden karanlık kalkıverdi gözleri üzerinden. Orada, ondan birkaç adım ileride koca hayvan oturuyordu ve etrafındaki her şey karanlık gibiydi; üzerinde Nazgûl Efendisi ümitsizliğin gölgesi gibi yükseliyordu.

Biraz sol tarafta, yüzü onlara dönük Merry’nin Saklımiğfer dediği kişi duruyordu. Fakat kendini gizlediği miğfer düşmüştü başından; bağından kurtulmuş parlak saçları soluk altın ışıltısıyla omuzlarında pırıldıyordu. Deniz gibi gri olan gözleri sert ve insafsızdı; yine de yanaklarında gözyaşları vardı. Elinde bir kılıç vardı; kalkanını düşmanının gözlerinin dehşetine karşı kaldırmıştı.

Eowyn idi bu; hem de Saklımiğfer. Çünkü Merry’nin aklında, Dunharrow’dan ayrılırken gördüğü yüzün anısı şimşek gibi çaktı: Hiç umudu olmadan, ölümü aramaya giden birinin yüzü. Gönlünü acıma duygusu ve büyük bir merak aldı ve aniden soyunun o yavaş tutuşan cesareti uyandı. Ellerini sıktı. Bu kadar zarif, bu kadar umutsuz olan bu kız ölmemeliydi! En azından tek başına, yardım görmeden ölmeyecekti.

Düşmanın yüzü ona dönük değildi ama o hâlâ, ya o ölümcül gözler üzerine düşerse korkusuyla hareket etmeye pek cesaret edemiyordu. Yavaş yavaş yan tarafa doğru emeklemeye başladı; fakat kuşku ve garazla tüm dikkatini önünde duran kadına vermiş olan Kara Komutan, ona çamur içinde debelenen bir solucandan fazla bir önem vermedi.
Aniden koca hayvan iğrenç kanatlarını çırptı; yarattıkları rüzgâr pis kokuluydu. Tekrar havaya sıçradı ve sonra hızla, çığlık atarak gagası ve pençeleriyle saldırarak Eowyn’in üzerine inmeye başladı.

Yine de ürkmedi Rohirrim’in kızı, kralların çocuğu, ince ama çelik bir bıçak gibi, zarif ama korkunç Eowyn. Hızla bir darbe indirdi, ustaca ve ölümcül. Uzanmış boynu ikiye ayırdı ve kesilen kelle bir taş gibi düştü. Koskoca şekil çarpıp yıkılırken geriye doğru sıçradı, geniş kanatlar gerildi; toprağa çöktü; onun düşüşüyle gölge geçip gitti. Kızın etrafına ışıklar döküldü ve saçı güneş ışığında parladı.

Yıkıntı içinden Kara Süvari uzun boyuyla doğruldu, tehdit edercesine, kızın üzerinde yükseldi. Kulakları zehirin kendisiymişçesine ısıran bir nefret haykırışıyla topuzunu indirdi. Kızın kalkanı bin parçaya bölündü, kolu da kırılmıştı; tökezlenip dizleri üzerine düştü.

Kara Süvari üzerine bir bulut gibi eğildi, gözleri pırıldıyordu; topuzunu öldürmek için kaldırdı.

Fakat aniden o da can acısından bağırarak ileriye doğru tökezledi; darbesi boşa gitti ve yere savruldu. Merry’nin kılıcı onu arkadan vurmuştu, kara pelerinini yırtıp zırhlı yeleğinin altına girerek o koca dizinin arkasındaki kirişi parçalamıştı.

Merry: Eowyn! Eowyn!

Kız sendeleyerek, bütün çabasıyla ve son gücüyle kılıcını taç ile pelerin arasına indirdi, o koca omuzlar önünde eğilmişken. Kılıç kıvılcımlar saçarak paramparça oldu. Taç, bir takırtıyla yuvarlandı gitti. Eowyn öne, düşmanının üzerine devrildi. Ama o da ne! Pelerin ve zırhlı yelek boştu.

Artık biçimsizce yırtılmış ve atılmış bir halde uzanıyordu yerde; derken tüyler ürpertici bir çığlık yükseldi, tiz bir uluma sesi halinde azalarak rüzgârla birlikte geçip gitti; ölüp giden bedensiz, ince ses yutulup yok oldu ve bu dünyanın o çağında bir daha da hiç duyulmadı.

Oracıkta, ölenlerin ortasında duruyordu hobbit Meriadoc, gün ışığındaki bir baykuş gibi gözlerini kırpıştıra kırpıştıra, çünkü gözyaşları kör etmişti onu; buğular arasından, orada uzanmış hiç kıpırdamadan yatmakta olan Eowyn’in zarif saçlarına baktı; sonra zaferinin tam ortasında düşmüş olan kralın yüzüne de baktı. Çünkü Karyele can çekişirken yuvarlanarak kralın üzerinden kalkmıştı; ama yine de sahibinin felaketine neden olmuştu.

Bunun üzerine Merry eğilerek öpmek için kralın elini kaldırdı ve o da ne! Theoden gözlerini açtı; gözleri berraktı ve zorlanarak da olsa sakin bir sesle konuştu.

Theoden: Elveda Efendi Holbitla! Bedenim kırıldı. Atalarıma gidiyorum. Ve artık, onların o kudretli topluluklarında bile utanmayacağım. Kara yılanı düşürdüm. Ümitsiz bir sabah, mutlu bir gün ve altın bir gün batımı!

Merry konuşamadı, yine gözyaşlarına boğulmuştu. Merry: Affet beni beyim, emirlerine uymadıysam ve seninle ayrılırken ağlamaktan başka bir hizmet sunamadıysam sana…

Yaşlı kral gülümsedi.

Theoden: Üzülme! Affedildin. Yürekli kişilere dizgin vurulamaz. Artık kutlu bir yaşamın olsun; ağzında piponla huzur içinde otururken beni hatırla! Artık seninle Tekev’de oturamayacağım söz vermiş olduğum gibi, veya senin ot bilimini dinleyemeyeceğim.

Gözlerini kapattı, Merry onun yanında boynunu eğerek selama durdu. Sonra kral yeniden konuştu.

Theoden: Eomer nerede? Çünkü gözlerim kararıyor, gitmeden önce onu görmek isterim. Benden sonra kral o olmalı. Sonra Eowyn’e de haber yollamak istiyorum. O, benim ondan ayrılmamı istememişti, artık onu göremeyeceğim, benim için kızımdan da üstündü.

Merry: Beyim, beyim,

kekeleyerek, “o…”  fakat tam o anda büyük bir gürültü koptu; etraflarında borular, borazanlar ötüp duruyordu. Merry etrafına bakındı: Savaşı ve yanındaki bütün dünyayı unutmuştu; aslında kısacık bir süre önce olduğu halde kralın düştüğü yere atını süreli saatler geçmiş gibi geliyordu ona.

Éowyn ve Théoden Minas Tirith’teki karargâha taşındılar ancak Merry farkedilmemişti. Kendisini sersemlemiş hissediyordu ve kılıcı tutan eli uyuşmuştu. Pippin kendisini bulana değin, amaçsızca ortalıkta dolaştı durdu.

Merry’ye tırmanış asırlar sürmüş gibi geldi, sanki sevilmeyen bir rüyadaki, hatıraların kavrayamadığı karanlık bir sona doğru durmadan giden anlamsız bir yolculuk gibi.
Yavaş yavaş önündeki meşalelerin ışıkları titreşerek söndü, o bir karanlıkta yürüyordu; şöyle düşündü: Bu mezara uzanan bir tünel; sonsuza kadar orada kalacağız. Fakat aniden rüyasının içine canlı bir ses düştü.

Pippin: Olur şey değil Merry! Şükürler olsun seni buldum!
Başını kaldırıp baktı ve gözlerinin önündeki bulanıklık biraz açıldı. Pippin oradaydı işte! Dar bir yolda yüz yüze gelmişlerdi fakat onların dışında her yer bomboştu. Gözlerini ovuşturdu.

Merry: Kral nerede? Ya Eowyn?

Sonra sendeledi, eşiğe oturarak yeniden ağlamaya başladı.

Pippin: Onlar Hisar’a çıktılar. Galiba sen ayakta uyuyakalmışsın ve yanlış bir yola sapmışsın. Onlarla olmadığını görünce Gandalf seni bulmak için beni yolladı. Zavallı Merry’cik! Seni bir kez daha gördüğüme öyle memnunum ki! Fakat çok yorulmuşsun, seni konuşarak rahatsız etmeyeceğim. Ama söyle bana bir yerin acıyor mu, yaralı mısın?

Merry: Hayır.Yo hayır, zannetmiyorum. Ama sağ kolumu kullanamıyorum Pippin, onu bıçakladığımdan beri kullanamıyorum. Sonra kılıcım da bir odun parçası gibi yandı bitti kül oldu.

Pippin’in yüzü endişeliydi.

Pippin: Bir an önce benimle gelsen fena olmayacak. Keşke seni taşıyabilseydim. Daha fazla yürüyecek halde değilsin. Seni hiç yürütmemeliydiler; ama onları mazur görmen lazım. Şehir’de o kadar korkunç şeyler olup bitti ki Merry, savaştan gelen zavallı bir hobbit rahatlıkla gözden kaçabilirdi.

Merry: Gözden kaçmak her zaman talihsizlik olmuyor. Biraz önce o da beni gözünden kaçırdı… Yo yo, onun hakkında konuşamayacağım. Yardım et bana Pippin! Yine her yer kararmaya başladı ve kolum da çok soğuk.

Pippin: Yaslan bana Merry oğlum! Haydi! Adım adım. Uzak değil.

Merry: Beni gömecek misin?.

Pippin: Elbette ki hayır!

İçi korku ve acıma duygusuyla burulduğu halde neşeli görünmeye çalışarak.

Pippin: Şimdi Şifa Evleri’ne gidiyoruz.

Merry ve Éowyn, Aragorn tarafından, athelas ile iyileştirildiler. Dostlarının tesellileriyle beraber canlanan Merry’nin ilk isteği yemek ve pipo içmek oldu. Ancak pipo tüttürmek düşüncesi, Kral Théoden’in ölmeden önce kendisine söylediklerini hatırlattı ve Aragorn’a bir daha asla bu anları hatırlamadan pipo içemeyeceğini söyledi.
Aragorn ona hem pipo içmesini, hem de Kral’ı anmasını öğütledi. Böylece Merry ve Pippin oturdular ve hayallerinden ne kadar da öteye geldikleri konusundan konuştular.

Aragorn: Uyan Eowyn, Rohan’ın Hanımı! bir kez daha; kızın sağ elini eline aldığında can gelerek ısındığını fark etti.

Aragorn: Uyan! Gölge gitti ve bütün karanlık yıkanıp temizlendi!

Sonra kızın elini Eomer’in eline vererek kızın yanından uzaklaştı.

Aragorn: Seslen ona! sessizce odadan çıktı.

Eomer: Eowyn, Eowyn! gözyaşları arasında. Fakat kız gözlerini açarak dedi ki:

Eowyn: Eomer! Bu ne büyük mutluluk böyle? Çünkü senin öldürülmüş olduğunu söylemişlerdi. Yo, bu sadece rüyamdaki karanlık seslerdi. Ne zamandır rüya görüyorum?

Eomer: Çok uzun süre değil kızkardeşim. Ama daha fazla düşünme bu konuda!

Eowyn: Garip bir şekilde yorgunum. Biraz dinlenmem gerek. Fakat söyle bana Yurt’un Hükümdarı’na ne oldu? Heyhat! Bana onun da bir rüya olduğunu söyleme; çünkü öyle olmadığını biliyorum. Tıpkı önceden sezmiş olduğu gibi öldü.

Eomer: Öldü, ama bana, onun için kızından da kıymetli olan Eowyn’e veda etmemi söyledi. Artık Gondor’un Hisar’ında büyük bir gururla yatıyor.

Eowyn: Bu keder verici. Yine de, Eorl Hanedanı’nın herhangi bir çoban sülalesinden daha az bir şerefle çöküp gidecekmiş gibi göründüğü o karanlık günlerde umut etmeye bile cüret edemediğim kadar güzel. Peki ya kralın silahtan Buçukluk’a ne oldu? Eomer onu Atçanyurt silahşoru yap, bunu hak ediyor!

Gandalf: O da bu Ev’de, yakınlarda bir yerde yatıyor, şimdi ona gideceğim.Eomer bir süre burada kalacak. Fakat henüz tamamen iyileşmeden savaştan ve düşmanlardan konuşmayın. Yeniden sıhhat ve ümit içinde uyanmış olman ne büyük bir mutluluk yiğit hanım!

Eowyn: Sıhhat içinde mi? Olabilir. Benim yerini doldurabileceğim, düşmüş olan bir Süvari’nin boş eyeri olduğu sürece yapılacak işler var demektir. Ama ümit? Onu bilemiyorum.

Gandalf ile Pippin Merry’nin odasına gittiler ve Aragorn’u yatağın yanında dururken buldular. Pippin: Zavallı Merry’cik! yatağın yanına koştu çünkü ona arkadaşı daha da kötüymüş gibi gelmişti; yüzü kül rengiydi, üzüntü dolu yılların ağırlığı üzerine çökmüştü adeta; aniden Pippin’i bir korku aldı, sanki Merry ölecekmiş gibi.

Aragorn: Korkma! Tam zamanında geldim ve onu geri çağırdım. Şimdi çok yorgun ve kederli; Eowyn Hanım gibi bir yara almış o korkunç şeye vurmaya cesaret etmekle. Fakat bu kötülükler iyileştirilebilir; içinde öyle güçlü ve neşeli bir ruh var ki. Kederini hiç unutmayacak; ama bu onun gönlünü karartmayacak, tersine ona bir bilgelik verecek.

Sonra Aragorn elini Merry’nin başına koyarak hafifçe kahverengi bukleler arasında gezdirdi, gözkapaklarına dokundu ve ismini seslendi. Ve athelas’ın kokusu, bir meyva bahçesinin veya üzeri anlarla dolu güneş altındaki bir fundalığın kokusu gibi odaya yayılınca, Merry aniden uyanarak şöyle dedi:

Merry: Kamım acıktı. Saat kaç?

Pippin: Yemek vaktini geçti artık, gerçi sanırım sana bir şeyler getirebilirim, eğer bana izin verirlerse.

Gandalf: Elbette verirler. Sırf yiyecek değil, adının şeref listesinde olduğu Minas Tirith’te bulunan Rohan’lı bu Süvari’nin istediği her şeyi getirebilirsin hem de.

Merry: Âlâ! O halde önce yemek istiyorum, ondan sonra da pipo. Birden yüzü bulutlandı. Merry: Hayır, pipo istemiyorum. Bir daha pipo içebileceğimi hiç zannetmiyorum.

Pippin: Nedenmiş?

Merry: Şey, o öldü. Bana onu hatırlattı. Benimle pipoluk otlar konusunda konuşamadığı için çok üzgün olduğunu söyledi. Hemen hemen söylediği son sözler bunlardı. Bir daha onu, atını Isengard’a sürdüğü o günü ve ne kadar kibar biri olduğunu düşünmeden pipo içemem Pippin.

Aragorn: O halde hem piponu iç, hem onu düşün! Çünkü o çok iyi yürekliydi, büyük bir kraldı ve sözünü tutuyordu; son güzel sabahını görmek için gölgelerden çıkmıştı. Ona hizmetin kısa sürmüş olsa bile ömrünün sonuna kadar memnuniyetle ve şerefle hatırlayacağın bir anı olacak.

Merry gülümsedi.

Merry: Eh o halde, eğer Yolgezer ihtiyacımız olan şeyleri tedarik eder ise ben de pipomu içer düşünürüm. Saruman’ın en iyi otlan dengimdeydi ama savaş sırasında başına neler geldiğini bilmediğim kesin.

Aragorn: Efendi Meriadoc, eğer dağlardan, Gondor ülkesinden ve elimde kılıçla ateşler içinden eşyasını oraya buraya atan dikkatsiz bir askere otlar getirmek için geldiğimi zannediyorsan yanılıyorsun. Eğer dengin bulunmadıysa bu Ev’in şifalı otlar ustasını çağırt. O da sana senin istediğin otun bir faydası olduğunu bilmediğini ama o ota halk arasında batılıadamotu, soylular arasında galenas dendiğini, daha büyük irfana sahip başka dillerde başka isimler verildiğini söyleyecek, anlamını anlayamadığı yarı yarıya unutulmuş birkaç tekerlemeden sonra üzülerek sana Ev’de bundan kalmadığını haber verecek ve senin dillerin tarihi hakkında düşüncelere dalmana neden olacaktır. Ve artık benim de bunu yapmam gerek. Çünkü Dunharrow’dan ayrıldığımdan beri böyle bir yatakta yatmadım ve şafaktan önceki karanlıktan beri de yemedim.

Merry onun elini tutarak öptü.

Merry: Çok çok üzgünüm. Hemen git! Edoras’taki o geceden beri hep sana yük olduk. Fakat bu tür zamanlarda hafif sözcükler kullanıp, söylediklerinden daha azını kastetmek benim halkımın bir özelliği. Çok söz söylemeye korkuyoruz. Şaka yerinde olmayınca bizi kelimelerden yoksun bırakıyor.

Aragorn: Bunu çok iyi bilirim, yoksa size aynı şekilde davranmazdım. Shire solmadan sonsuza kadar yaşasın!

Ve Merry’yi öperek dışarı çıktı; Gandalf da onunla birlikte gitti.

Pippin geride kaldı.

Pippin: Onun gibi biri daha gelmiş midir dünyaya acaba? Gandalf hariç, tabii ki. Herhalde onların arasında bir bağ vardır. Eşek kafalı, dengin yatağının üzerinde ya; üstelik seninle karşılaştığımda da sırtındaydı. Dengi başından beri görüyordu mutlaka. Sonra benim de kendime ait biraz bir şeylerim var. Haydi! Uzundip Yapraklan bunlar. Ben gidip azıcık yiyecek bir şeyler bakarken sen de doldur pipoları. Sonra biraz kendimize zaman-ayıralım. Aman canını! Biz, Took’lar ve Brandybuck’lar uzun süre yükseklerde yaşayamayız zaten.

Merry: Yok. Ben yaşayamam. Şimdilik en azından. Fakat hiç olmazsa onları görebiliyoruz şimdi Pippin ve takdir ediyoruz. Sanırım, ilk başta en iyisi kişinin sevmesi uygun olan birini sevmesi: Bir yerlerden başlayıp bazı köklerinin olması gerek; Shire’ın toprağı da derindir. Yine de daha derin ve daha yüksek şeyler var; onlar olmayaydı babalıklardan hiçbiri bahçesini huzur dediği şey içinde ekip biçemezdi, onları tanısada, tanımasa da. Ben onları, biraz da olsa tanıdığım için çok memnunum. Ama neden böyle konuştuğumu bilmiyorum. Yapraklar nerede? Sonra, kırılmadıysa pipomu da çıkar dengimden.

Merry Kral Éomer tarafından Atçanyurt Silahşörü ilan edildi. Kral Théoden’in cenaze töreninde Merry silahtarı olduğu Kral’ın silahlarını son kez taşıdı ve altın tabutu taşıyan arabayı sürdü.

Nihayet, on beş gün süren bir yolculuktan sonra Kral Theoden’in arabası yeşil Rohan çayırlarını geçerek Edoras’a vardı; burada hepsi dinlendiler. Altın Salon zarif duvar kumaşları ile donatılmış, ışıklarla doldurulmuştu ve inşa edildiği günden beri eşi emsali yaşanmamış bir şölene tanık oluyordu. Çünkü üç gün sonra Yurtlu insanlar Theoden’ in cenazesi için hazırlık yapmıştı; silahlan ve kendisine ait olan birçok başka zarif eşya ile taş bir eve yatırılıp üzerine yeşil çimenler ve ak hephatırlalarla örtülü büyük bir tepecik yükseltilmişti. Artık Höyükkırı’nda yan yana sekiz höyük yükseliyordu.

Sonra Kral Hanendanı’ndan Süvariler ak atlara binerek höyüğün etrafında döndüler ve ozanı Gleowine’in Thengel oğlu Theoden hakkında yaktığı türküyü söylediler; Gleowine bir daha türkü yakmadı.

Süvarilerin ağır sesleri, o halkın dilini bilmeyenlerin bile içine dokundu; fakat türkünün sözleri, Kuzey’deki atların gökgürültüsü gibi nal şakırtılarını ve Eorl’un Celebrant Kırları’nda savaşın üzerinden haykıran sesini yeniden duyururken Yurt halkının gözleri ışıldamıştı; kralların öyküsü devam etti, Miğfer’in borazanı dağlarda yüksek sesle çınladı.

Karanlık gelinceye ve Kral Theoden kalkıp Gölge’den geçerek yangına atını sürünceye ve tıpkı, hiç umulmazken geri dönüp sabah Mindolluin üzerine parlayan Güneş gibi, şan içinde ölünceye kadar.

“Kuşkudan, karanlıktan çıkıp günün doğuşuna
kılıcını çekip geldi güneşte şarkı söyleyerek.
Umut ışığını tutuşturdu yeniden, umut içinde bitti
ölümden, kasvetten ve kıyametten geçerek
kayıptan, hayattan çıkıp upuzun bir şana gitti.”

Fakat Merry yeşil höyüğün ayakucunda durarak ağladı ve şarkı bittiğinde kalkarak şöyle seslendi:

Merry: Theoden Kral, Theoden Kral! Hoşça kal! Kısa bir süre için de olsa babam gibiydin. Hoşça kal!

Defin işleri bitip kadınların gözyaşları dinince ve Theoden sonunda höyüğünde tek başına bırakılınca, halk şölen için Altın Salon’da toplandı ve üzüntülerini bir yana bıraktı; çünkü Theoden dolu dolu yaşamıştı ve en ulu atalarından hiç de geri kalmayacak bir şerefle ölmüştü.

Sonra Yurt âdetlerine göre kralların anısına içileceği zaman gelip çattı; güneş gibi altın, kar gibi ak renkli Rohan Hanımı Eowyn ileri çıktı ve dolu bir kupayı Eomer’e götürdü.

Sonra irfan sahibi bir ozan kalkarak bütün Yurt Hükümdarlarını sırasıyla isimlendirdi:

“Genç Eorl; Sarayın Yapıcısı Brego; Bahtsız Baldor’un kardeşi Aldor; ve Frea ve Freawine ve Goldwine ve Deor ve Gram; ve Yurt istila edildiğinde Miğfer Dibi’nde saklanan Miğfer ile batı yakasındaki dokuz höyük bitiyordu çünkü tam bu sırada bu soy bitmişti, bundan sonra doğu tarafındaki höyükler geliyordu: Miğfer’in kızkardeşinin oğlu Frealaf ve Leofa ve Walda ve Folca ve Fole-wine ve Fengel ve Thengel ve son olarak Theoden.”

Theoden’in adı söylenince Eomer bütün kupayı boşalttı. O zaman Eowyn, hizmet edenlere kupaları doldurmalarını söyledi; orada toplananların hepsi kalkarak yeni kral için içti ve şöyle bağırdı:

“Selam olsun Eomer, Yurt Kralı!”

Sonunda şölen bitmek üzereyken Eomer kalkarak şöyle dedi:

Eomer: Bu Theoden Kral’ın cenaze şöleni; fakat ayrılmadan önce müjdeli haberler vermek istiyorum, çünkü o, kızkardeşim Eowyn’in babası sayılır, bu yüzden böyle yapmam onu kızdırmazdı. Dinleyin konuklarım, daha önce bu salonda hiç toplanmamış olan birçok ülkenin zarif halkı! Gondor Vekilharcı, Ithilien Prensi Faramir, Rohan Hanımı Eowyn’in eşi olmasını diliyor ve Eowyn de bunu tüm kalbiyle kabul ediyor. O yüzden hepinizin huzurunda nişanlanacaklar.

Faramir ile Eowyn öne çıktılar, elleri kavuşturuldu; orada bulunan herkes onlar için kadeh kaldırarak mutlu oldu.

Eomer: Böylece, Yurt ile Gondor yeni bir bağ ile bağlanmış oluyor; buna daha da çok seviniyorum.

Aragorn: Demek ki hiç pinti biri değilsin Eomer, ülkendeki en zarif şeyi Gondor’a verdiğine göre.

Bunun üzerine Eowyn Aragorn’un gözlerinin içine bakarak dedi ki:

Eowyn: Bana mutluluk dileyin hükümdarım ve hekimim!

Ve Aragorn şöyle cevap verdi:

Aragorn: Seni ilk gördüğüm andan beri sana mutluluk diliyorum. Seni şimdi mutluluk içinde görmek gönlümü onarıyor.

Şölen bittikten sonra yola koyulacak olanlar Kral Eomer’den izin istediler. Aragorn ile silahşörleri, Lörien ve Yarmavadi halkı atlarını sürmek için hazırlandılar; fakat Faramir ile Imrahil Edoras’ta kaldı; Arwen Akşamyıldızı da kaldı ve oğlan kardeşleri ile vedalaştı. Onun babası Elrond ile son karşılaşmasını kimse görmedi çünkü tepelere çıkarak orada uzun uzun, tek başlarına konuştular; dünya hallerinin ötesinde bir tahammül gerektiren ayrılışları çok acı olmuştu.

Sonunda konuklar yola koyulmadan önce Eomer ve Eowyn Merry’ye gelerek şöyle dediler:

Eowyn: Hoşça kal Shire’lı Meriadoc ve Yurtlu Holdwine! İyi bir kadere sür atını ve kısa bir süre sonra hoşça karşılanmak üzere geri dön!

Eomer: Eski zamanların kralları seni Mundburg’da yaptıklarından dolayı bir yük arabasının taşıyamayacağı armağanlara boğarlardı; yine de sen, sana verilen silahlardan başkasını almayacağını söylüyorsun. Benim kederim de bu, çünkü gerçekten de sana layık olan bir armağanım yok ama kızkardeşim senden, Saklımiğfer’in ve sabahın gelişinde Yurt’ta çalınan boruların bir anısı olarak bu minik şeyi kabul etmeni rica ediyor.

Bunun üzerine Eowyn Merry’ye, zarif gümüşten büyük bir ustalıkla yapılmış yeşil kayışlı kadim bir boru verdi; sanatçılar boruya, ağızlığından tepesine kadar dolana dolana giden bir dizi atlı kabartması yapmışlar, ayrıca büyük tesirleri olan rünler kazımışlardı.

Eowyn: Bu bizim evimizin yadigârıdır. Cüceler tarafından yapılmış; Solucan Scatha’nın hazinesinden alınmıştı. Genç Eorl onu Kuzey’den getirmiş. Bunu ihtiyaç anında çalan biri düşmanlarının gönüllerine korku, dostlarının gönüllerine de neşe salarmış, böylece dostları da onu duyar ve gelirmiş.

Bunun üzerine Merry boruyu aldı çünkü bu reddedilemezdi; Eowyn’in elini öptü; onlar da ona sarıldılar ve bu defalık ayrıldılar.

Hobbitler Shire’a dönüp de oraların haydutlar tarafından işgal edildiğini gördüklerinde, Merry Hobbitler’i bir araya toplamak için Eowyn’in kendisine hediye ettiği kadim Yurt Borusu’nu çaldı. Hobbit ahalisini Subaşı Muharebesi boyunca tertip etti. Ve haydut liderlerinden birini öldürdü. Subaşı Muharebesi’nden sonra yapılan Liste’nin en başında Komutanlar Meriadoc ve Peregrin’in ismi bulunmaktadır.

Merry: Shire’ı ayağa kaldıracağız! Hemen! Bütün insanları uyandıracağız! Hepsi bütün bu olanlardan nefret ediyor, bunu görebilirsiniz. Belki bir iki rezil ve önemli bir kışı olmayı arzu eden birkaç ahmak hariç hepsi, ama neler olup bittiğini anlayan yok. Shire halkı o kadar uzun zamandır o kadar rahat yaşamaya alışmış ki, ne yapabileceğini bilemiyor Bir tek kıvılcıma ihtiyaçları var gerçi, o zaman ateş alacaklar. Şefin adamları bunu biliyor olmalı. Onlar da üzerimize basıp bu an önce bizi söndürmeye çalışacak Çok az bir zamanımız var.

Sam, sen Pamuk’ların çiftliğine koşabilirsin istiyorsan. O buraların elebaşıdır ve yiğit biridir Haydi! Ben Rohan borusunu öttüreceğim ve hiç duymadıkları bir ezgi dinleteceğim onlara

Köyün ortasına döndüler tekrar. Burada Sam yana ayrılıp, güneye, Pamuk’ların oraya giden dar yoldan dört nala sürdü midillisini Çok gitmemişti ki, göğe çınlayarak yükselen berrak bir boru sesi duydu Tepede uzaklarda, tarlalarda yankılandı ses, o kadar davetkâr bu çağrıydı ki neredeyse Sam kendi de geri dönecekti. Midillisi gerileyerek kişnedi.

Sam: Devam oğlum! Devam! Yakında geri döneceğiz.

Sonra Merry’nin notayı değiştirdiğini duydu ve Erdiyarı’nın çağrısı yükseldi, havayı titreterek.

Merry: Uyanın! Uyanın! Dehşet, Yangın, Düşmanlar!
Uyanın! Yangın, Düşmanlar! Uyanın!

Sam ardında kalabalık sesler, koca bir patırtı, çarpan kapı sesleri duydu Önünde, akşam karanlığında ışıklar peydahlandı, köpekler havladı, koşuşturan ayakların patırtısı duyuldu Daha yolun sonuna varmadan Çiftçi Pamuk ile üç oğlu Genç Tom, Neşeli ve Nick belirip ona doğru gelmeye başladılar Ellerinde baltaları vardı ve yolu kapattılar

Çiftçi Pamuk: Yok! Vicdansızlardan biri değil! Boyuna posuna bakacak olursanız bir hobbit ama çok garip giyinmiş. Hey! Kimsin sen, nedir bu olup bitenler?

Sam: Benim Sam, Sam Gamgee Geri döndüm.

Çiftçi Pamuk yaklaşarak alacakaranlıkta ona baktı.

Çiftçi Pamuk: Hayret! Sesin tamam, yüzün de eskisine göre daha kötü sayılmaz Sam Ama o kılık kıyafette, sokakta yanından geçerdim de tanımadım Belli ki yabancı yerlere gitmişsin. Öldün diye korktuyduk

Sam: Ama ölmedim işte! Bay Frodo’da ölmedi. Burada, arkadaşlarıyla birlikte. Olup biten bu işte Shire ı uyandırıyorlar. Bütün o vicdansızları temizleyeceğiz, o Şeflerini de tabii. Başlıyoruz.

Çiftçi Pamuk: Güzel, güzel! Demek ki sonunda başladı! Bütün bu geçen yıl boyunca bir olay yaratmak için kaşınıp durdum ama kimse bana yardımcı olmadı.Düşünmem gereken bir karım ve Gül vardı Bu vicdansızlar hiçbir şeye sarılmıyor. Fakat haydi çocuklar! Subaşı ayağa kalktı! Biz de dahil olalım.

Sam: Bayan Pamuk ile Gül’e ne olacak? Henüz onları yalnız bırakacak kadar güvenlikli değil

Çiftçi Pamuk: Benim Nibs onların yanında Ama eğer istersen sen de gidip ona yardım edebilirsin sırıtarak Sonra oğullarıyla birlikte köye doğru koşmaya başladı.

Sam aceleyle eve gitti Geniş avludan çıkan merdivenlerin tepesindeki kocaman yuvarlak kapıdan Bayan Pamuk ile Gül bakıyordu; önlerinde Nibs bir yabayı sıkı sıkı tutmuş duruyordu.

Sam: Benim ben! Sam Gamgee! O yüzden beni dürtmeye kalkma Nibs Zaten üzerimde zırh var.

Midillisinden aşağı atladı ve merdivenlerden çıktı. Sessizce bakıyorlardı ona.

Sam: İyi akşamlar Bayan Pamuk! Merhaba, Gül!

Gül: Merhaba Sam! Nerelerdeydin? Senin için öldü dedilerdi, ama ben bahardan beri seni bekliyordum Pek acele etmedin değil mi?

Sam: Belki de etmemişimdir. Ama şimdi acelem var O vicdansızların defterini dürüyoruz ve benim Bay Frodo’nun yanına gen dönmem gerek Ama gelip Bayan Pamuk’un bir halini hatırını sorsam iyi olur dedim, birde senin Gül

Bayan Pamuk: Gayet iyiyiz, teşekkür ederim. Ya da eğer o hırsız, vicdansız serseriler olmasaydı iyi olacaktık

Gül: Madem öyle git haydi! Madem bütün bu süre boyunca Bay Frodo’ya göz kulak oluyordun, şimdi tam tehlike anında onu niye bıraktın?

İşte bu kadarı Sam için çok fazlaydı Buna ya bir haftada cevap verilirdi, ya da hiç verilmezdi Arkasını dönüp midillisine bindi Fakat tam hareket ediyordu ki Gül merdivenlerden aşağıya koştu

Gül: Bence çok iyi görünüyorsun Sam. Şimdi git! Ama kendine dikkat et ve o vicdansızların defterini dürer dürmez doğruca buraya gel.

Sam geri döndüğünde bütün köyün ayağa kalkmış olduğunu gördü Daha şimdiden, genç delikanlılar bir yana, yüzden fazla kuvvetli hobbit baltalarıyla, uzun bıçaklarıyla ve kalın sopalarıyla toplanmışlardı; birkaç tanesinin de av yayları vardı. Dışarıdaki çiftliklerden daha gelenler oluyordu.

Köy halkının bir kısmı büyük bir ateş yakmıştı, sırf işi daha da canlandırmak ve aynı zamanda bu Şefin yasakladığı şeylerden biri olduğu için. Gece çöktükçe ateş daha parlak yanmaya başladı. Diğerleri, Merry’nin emrinde köyün her iki ucunda, yola barikatlar diziyordu. Emniyet Şifleri aşağı taraftaki barikata gelince dilleri tutulmuştu; fakat işlerin nereye vardığını anlar anlamaz çoğu tüylerini çıkartarak isyana katıldı.
Diğerleri sıvıştı.

Sam, Frodo ile arkadaşlarını ateşin yanında yaşlı Tom Pamuk ile konuşurken buldu; Subaşı’ndan hatırı sayılır bir kalabalık etraflarını almış onları seyrediyordu.

Çiftçi Pamuk: Evet, bir sonraki hareket ne?

Frodo: Bilemem, biraz daha bilgi almam lazım. Bu vicdansızlardan kaç tane var?

Çiftçi Pamuk: Tam olarak bilemiyorum. Etrafta dolanıp, gelip gidip dururlar. Bazen Hobbitköy yolundaki barınaklarında elli tane kadar olur; ama oradan çıkıp dolanırlar, çalarlar ya da ‘toplarlar’ kendi deyimleriyle. Yine de, onların dediği kadarıyla, Patron’un yanında nadiren yirmiden az vicdansız bulunurmuş. O, Çıkın Çıkmazı’nda, ya da öyle idi; ama artık dışarılara pek çıkmıyor. Aslında iki üç haftadır onu gören de olmadı ya; Adamlar kimseleri yaklaştırmıyor ki.

Pippin: Tek mekânları Hobbitköy değil, öyle değil mi?

Çiftçi Pamuk: Hayır, daha kötü ya. Güneyde Uzundip’te ve Sarn Geçitleri’nde de epey var diye duydumdu; kimisi de Ormanlık Uç’ta eyleşip durur; sonra Yolkavşağı’nda da barakaları var. Sonra Kilitlidelikler var, onların tabiriyle: Kendilerine karşı koyanları tıkmak için hapishaneye çevirdikleri Uluğ Kazlın’daki eski depo tünelleri yani. Yine de, anlatılanlara göre tüm Shire’da üç yüzden fazla yoktur, belki de daha azdır. Onlarla baş ederiz, eğer birleşirsek.

Merry: Hiç silahları var mı?

Çiftçi Pamuk: Kırbaçlan, bıçakları, sopalan var, pis işlerine yetecek kadar yani: Şimdiye kadar gösterdikleri bunlardı en azından. Ama tahminime göre iş dövüşe gelirse, başka silahları vardır. Zaten kimisinin yayı var. Halktan birikişini vurdular.

Merry: İşte buyur Frodo! Dövüşmemiz gerekeceğini biliyordum. Eh, öldürmeyi onlar başlatmış.

Çiftçi Pamuk: Tam olarak değil. En azından okla atışı onlar başlatmadı. Took’lar başlattı. Yani senin baban Bay Peregrin; onun bu Lotho’ya hiç tahammülü yoktu, ta başından beri: Eğer bu saatten sonra birinin Şeflik edeceği varsa bunun bir zıpçıktının değil Shire Reisi’nin hakkı olduğunu söyledi. Lotho adamlarını yolladı ama fikrini değiştiremediler. Took’lar şanslı; onların Yeşil Tepeler’de, Koca İyinler’de falan derin delikleri var; o vicdansızlar oralara giremiyor; onlar da o vicdansızların topraklarına ayak basmasına izin vermiyor. Eğer ayak basarlarsa Took’lar onları avlıyor. Took’lar üç tanesini gizli gizli dolaşmaktan ve hırsızlıktan vurdu. Bundan sonra vicdansızlar daha da kötüleşti. Ve Took Ülkesi’ni oldukça yakından gözlüyorlar. Artık kimse oraya girip çıkamıyor.

Pippin: Aferin Took’lara! Ama artık birileri içeri girecek, hem de hemen. Ben Iyinler’e gidiyorum. Benimle Tıkışkazası’na gelen var mı?

Pippin, midillilere binmiş yarım düzine delikanlı ile uzaklaştı.

Pippin: Yakında görüşürüz! Tarlalardan gidersek sadece on dört mil kadardır. Sabah size Took’lardan bir ordu getireceğim.

Merry onlar derinleşen gecenin içine doğru giderken arkalarından borusunu üfledi. Herkes neşelenip tezahürat yaptı.

Frodo: Her neyse, ben kan dökülmesini istemiyorum; hatta o vicdansızların kanının bile, eğer hobbitlere bir ziyan vermemeleri için başka çare kalmazsa o başka.

Merry: Tamam! Ama Hobbitköy gangsterlerinin bizi ziyaretleri an meselesiir artık herhalde. Olanları konuşmaya gelmeyeceklerdir. Onlarla güzel güzel baş etmeye çalışırız ama en kötüsüne hazırlanmamız lazım. Şimdi, benim bir planım var.

Frodo: Çok iyi. Sen işleri ayarla.

Tam o sırada, Hobbitköy’e doğru yollanmış olan bazı hobbitler koşarak geldiler.

“Geliyorlar! Yirmi kadar, ya da biraz fazlalar. Fakat iki tanesi batıya, kırlara gitti.”

Çiftçi Pamuk: Yolkavşağı’na herhalde, çetelerinden başkalarını da toplamak için. Eh, her iki tarafa da on beş mil var. Henüz onlar için endişelenmemize gerek yok.

Merry emirler vermek için aceleyle ayrıldı. Çiftçi Pamuk, ellerinde öyle veya böyle bir silahı olan daha büyük hobbitler hariç herkesi evlerine yollayarak caddeyi boşalttı. Çok uzun beklemelerine gerek kalmadı. Kısa bir süre sonra yüksek seslerini ve sonra da ağır ayak seslerini duymaya başladılar. Derken koca bir müfreze vicdansız yoldan yaklaşmaya başladı. Barikatları görerek güldüler. Bu minik ülkede onların yirmisine birden karşı koyabilecek bir şey olabileceğini hayal bile edemiyorlardı. Hobbitler barikatı açarak yana çekildiler.

Vicdansızlar: Teşekkür ederiz! Şimdi de sizi kırbaçlamadan doğru yataklarınıza koşun bakalım. Söndürün o ışıkları! İçeri girip orada kalın! Yoksa elli tanenizi bir yıllığına Kilitlidelikler’e götürürüz, içeri girin! Patron’un sabrı taşmak üzere.

Kimse onların emirlerine kulak asmadı; fakat vicdansızlar geçtikçe onlar da arkalarından yaklaşıp, sıkıştırıyor ve onları izliyorlardı. Ateşin olduğu yere vardıklarında, Çiftçi Pamuk’u tek başına ellerini ateşte ısıtırken buldular.

Vicdansızların Lideri: Kimsin sen; ne yaptığını zannediyorsun!

Çiftçi Pamuk ona yavaş yavaş baktı.

Çiftçi Pamuk: Ben de tam sana aynı soruyu soracaktım. Burası sizin ülkeniz değil ve burada istenmiyorsunuz.

Vicdansızların Lideri: Eh, en azından sen isteniyorsun.Biz seni istiyoruz. Yakalayın onu çocuklar! Ona Kilitlidelikler yakışır; sessiz kalması için de bir şeyler yapın!

Adamlar ileri doğru bir adım atarak donup kaldılar. Etraflarında koca bir gürültü kopmuştu ve aniden Çiftçi Pamuk’un yalnız olmadığını fark ettiler. Etrafları çevrilmişti. Ateş ışığının sınırı dışında, gölgelerden süzülüp gelmiş halka halinde hobbitler duruyordu. Hemen hemen iki yüz kadar vardı ve hepsi de silahlıydı.
Merry ileri bir adım attı.

Merry: Daha önce karşılaşmıştık, ve sizi geri dönmemeniz konusunda uyarmıştım. Yine uyarıyorum sizi: Tam ışık altında duruyorsunuz ve etrafınız okçularla dolu. Eğer bu çiftçiye parmağınızı değdirecek olsanız hemen vurulacaksınız. Elinizdeki silahlan yere bırakın!

Lider etrafına bakındı. Tuzağa düşmüştü. Ama korkmadı, arkasında yirmi kadar adamıyla korkmazdı. Hobbitleri, içinde bulunduğu tehlikeyi anlayamayacak kadar az tanıyordu. Aptalca savaşmaya karar verdi. Halkayı yarmak kolay olacaktı.

Vicdansızların Lideri: Yakalayın onları çocuklar! Haydi onları haklayalım!

Sol elinde uzun bir bıçak, diğer elinde bir sopayla ileriye koştu, geriye Hobbitköy’e doğru halkayı yarmaya çalışarak. Yolunda duran Merry’ye acımasız bir darbe indirmek için nişan aldı. Saplanan dört okla ölüp yere serildi.

Bu diğerlerine yetti. Pes ettiler. Silahlan ellerinden alındı, bir araya bağlanıp kendilerinin inşa etmiş olduğu boş kulübenin yolunu tuttular; burada elleri ve ayaklan bağlandı, başlarına nöbetçi bırakılarak içeri kitlendiler. Ölü lider sürüklenerek götürüldü ve gömüldü.

Çiftçi Pamuk: Her şey olup bittikten sonra çok kolaymış gibi geliyor, değil mi? Onlarla başa çıkabileceğimizi söylemiştim. Ama bir çağrıya ihtiyacımız vardı. Tam zamanında geldin Bay Merry.

Merry: Daha yapacak çok şey var. Eğer hesapların doğruysa daha onda biriyle bile baş etmedik. Ama artık karanlık. Sanırım bir sonraki darbe yarın sabaha kadar bekleyecek. O zaman Şefe çağrıda bulunacağız.

Sam: Neden şimdi değil? Daha saat altıyı pek geçmiyordur. Sonra ben babalığı görmek istiyorum. Ona ne olduğunu biliyor musun Bay Pamuk?

Çiftçi Pamuk: Ne çok iyi, ne çok kötü Sam. Çıkınsaçması Sıraevleri’ni kazdılar; bu onun için çok üzücü bir darbe oldu. Yakıp yıkmak ve hırsızlık etmekten başka işler de yaptıktan zamanlarda Şefin adamlarının yapmış olduğu o yeni evlerden birinde artık: Subaşı’nın bitiminden bir mil kadar uzakta. Fakat fırsat buldukça bana geliyor, gördüğüm kadarıyla diğer zavallılardan biraz daha iyi besleniyor. Tabii Kurallara aykırı olarak. Onu yanıma alacaktım ama buna izin verilmedi.

Sam: Yine de teşekkürler Bay Pamuk, bunu hiç unutmayacağım. Ama onu görmek istiyorum. Sözünü ettikleri Patron ile o Sharkey sabah olmadan orada bir yaramazlıklar yapabilirler.

Çiftçi Pamuk: Tamam Sam. Yanına bir iki delikanlı seç ve gidip onu alarak benim eve bırak. Su’yun öte yanındaki Hobbitköy’e yaklaşmana gerek yok. Bizim Neşeli sana yolu gösterir.

Sam ayrıldı. Merry bütün köyün etrafına gözcüler ve barikatların yanında nöbetçiler yerleştirdi. Sonra o ve Frodo Çiftçi Pamukla birlikte ayrıldılar. Pamuk’un ailesiyle birlikte sıcacık mutfakta oturdular, Pamuk’lar onlara kibarlık olsun diye yolculuklarıyla ilgili bazı sorular sordular ama cevaplan pek dinlemediler: Shire’da olup bitenlerle çok daha ilgiliydiler.

Çiftçi Pamuk: Her şey, Çıban’la -biz ona öyle diyoruz- başladı ve her şey siz gider gitmez başladı Bay Frodo. Çok komik fikirleri vardı o Çıban’ın. Her şeyi kendi sahiplenmek, diğerlerini de idare etmek istiyordu. Kısa bir süre sonra, aslında gerektiğinden fazla yere sahip olduğu çıktı ortaya; hep daha fazlasına el uzatıyordu, gerçi paranın nereden geldiği bir sırdı: Değirmenler, malthaneler, hanlar, yaprak tarlaları. Belli ki daha Çıkın Çıkmazı’na gelmeden Kumlukişı’nin değirmenini almış.

Tabii ki daha işin başında Güney Toprakları’nda, babasından kalan çok fazla malı mülkü vardı; görünüşe göre de en iyi yaprakların çoğunu satıyormuş ve bir iki yıldır bunları sessiz sessiz uzaklara yolluyormuş Fakat geçen yılın sonlarında sadece yaprak değil bir sürü başka şey de yollamaya başladı. Her şeyin sıkıntısı çekiliyordu artık, üstelik kış da geliyordu.

Millet kızmaya başladı ama onun cevabı hazırdı. Bir sürü insan, çoğu da vicdansızın teki, koca yük arabalarıyla geldiler; bir kısmı mallan güneyden götürdü; geri kalanları burada kaldı. Ve biz daha neye uğradığımızı anlamadan bütün Shire’a yayıldılar; ağaçlan kesiyorlar, kazıyorlar, kendilerine canlarının çektiği gibi barakalar ve evler yapıyorlardı, îlk başlarda malların parası ve verilen zarar Çıban tarafından ödeniyordu; fakat kısa bir süre sonra etrafta beylik satıp istediklerini almaya başladılar.

O zaman biraz huzursuzluk çıktı ama yeterince değil. Bizim Belediye Başkanı Yaşlı Will protesto etmek için Çıkın Çıkmazı’na yollandı ama oraya hiç varamadı. Vicdansız serseriler onu ele geçirdi ve Ulığ Kazlın’daki bir deliğe tıktı; hâlâ da oradadır. Yeni Yılı yeni geçmişti ve artık bir Belediye Başkanımız yoktu; Çıban kendine Emniyet Şifleri’nin Şefi dedi, ya da sadece Şef, sonra da dilediğini yaptı; onların deyimiyle biri ‘kibirlenecek’ olsa, o da Will’in peşinden deliğe tıkıldı.

Böylece her şey gitgide kötüleşti. Adamlar’a verilen hariç, hiç pipoluk kalmamıştı; sonra Şef kendi adamları hariç bira içilmesini de tasvip etmiyordu, bu yüzden bütün hanları kapattı; böylece Kurallar dışında her şey azaldı, azaldı; ancak serseriler ‘adil bir dağılım’ için elinizdekini toplamaya geldiğinde saklayabildikleriniz olursa o başka: ‘Adil bir dağılım’da da her şeyi onlar alıyordu, biz bir şey almıyorduk, Emniyet Şifleri evlerindeki artıklar hariç, tabii onu da mideniz kaldırırsa. Her şey çok kötüydü. Fakat Sharkey geldiğinden beri açık açık bir yıkım başladı.

Merry: Bu Sharkey kimin nesi? O vicdansızlardan birinin ondan söz ettiğini duydum.

Çiftçi Pamuk: Görünüşe göre çetedeki en büyük vicdansız. Son hasat zamanı sıralarıydı, belki eylül ayı falan, o zaman onun adını duymaya başladık. Onu hiç görmedik ama Çıkın Çıkmazı’nda; sanırım artık asıl Şef o. Bütün vicdansızlar o ne dese yapıyor: Kıyıyorlar, yakıyorlar, yıkıyorlar; iş öldürmeye de vardı. Artık işin içinde iyi veya kötü hiçbir anlam, neden kalmadı. Ağaçlan kesiyorlar, öylece bırakıyorlar ölsün diye, evleri yakıyorlar ve yenisini de inşa etmiyorlar.

“Kumlukişi’nin değirmeni mesela. Çıban, hemen hemen Çıkın Çıkmazı’na gelir gelmez onu yıktırdı. Sonra bir sürü pis görünüşlü insan getirtip daha büyük bir değirmen inşa ettirdi ve içini bir sürü çarklar ve yabancı işi tertibatlarla doldurdu. O ahmak Ted ise bu işten memnun oldu; orada, bir zamanlar babasının değirmenci ve kendi kendinin patronu olduğu yerde, o insanların çarklarını temizleyerek çalışıyor. Çıban’ın amacı daha çok ve daha hızlı un öğütmekti, ya da öyle dedi.

Buna benzeyen başka değirmenler de kurdu. Ama öğütmeden önce öğütülecek bir şeyler olması gerekir; yeni değirmenin eskisinin yaptığından fazla yapacak işi yoktu. Fakat Sharkey geldiğinden beri artık hiç darı öğütmez oldular. Durmadan çekiçler çalışıyor, duman ve kötü kokular salıyor; Hobbitköy’de artık geceleri bile huzur yok. Sonra mahsus pislik akıtıp duruyorlar; bütün aşağı Su’yu kirlettiler ve kirlilik Brendibadesi’ne doğru gidiyor. Eğer Shire’ı bir çöle çevirmeyi arzuluyor iseler, doğru yoldalar. Bunların o salak Çıban’ın başının altından çıktığını zannetmiyorum.

Genç Tom: Doğru! Hatta Çıban’ın yaşlı annesini, o Lobelia’yı bile aldılar; eğer sevdiği biri varsa, o da annesidir. Hobbitköy sakinlerinin bir kısmı bunu görmüş. Kadın eski şemsiyesiyle yoldan iniyormuş. Vicdansızların bir kısmı da büyük bir arabayla yukarı gidiyormuş.

“‘Nereye gidiyorsunuz acaba? demiş.

‘”Çıkın Çıkmazı’na demişler.

‘”Ne için?’ demiş.

‘”Sharkey için birkaç baraka kurmaya,’ demişler.

‘”Kim izin verdi size?’ demiş.

“‘Sharkey,’ demişler. ‘O yüzden yolumuzdan çekilsen iyi olacak kocakarı!’

‘”Ben size Sharkey’yi gösteririm sizi pis hırsız serseriler sizi!’ demiş kadın ve şemsiyesini kaldırarak kendisinin iki misli olan vicdansızlar liderine saldırmış. Böylece onu da almışlar. Kilitlidelikler’e sürümüşler, o yaşta. Özlemini daha çok çektiğimiz diğerlerini de aldılar ama onun birçoğundan daha cesur davrandığı inkâr edilemez.

Tam bu konuşmanın ortasında Sam çıkageldi, babalığı ile birlikte içeri daldılar. Yaşlı Gamgee çok yaşlanmış görünmüyordu ama biraz daha sağırlaşmıştı.

Babalık: iyi akşamlar Bay Baggins! Sağ salim geri döndüğünü gördüğüme sevindim hakikaten. Ama seninle paylaşacak bir kozum var, öyle derler ya, eğer cesaretim olsaydı. Çıkın Çıkmazı’nı satmamalıydın, hep dediğim gibi. Bütün bu yaramazlıkları başlatan şey o oldu. Siz yabancı yerlerde dolaşıp dururken, Sam’in dediğine göre Kara Adamları dağlarda takip ederken de -gerçi neden öyle ettiğinizi de pek açıklamadı ya- gelip Çıkınsaçması Sıraevleri’ni kazıp benim patatislerimi mahvettiler!

Frodo: Çok üzüldüm Bay Gamgee. Ama geri döndüm işte, her şeyi telafi etmek için elimden geleni yapacağım.

Babalık: Eh bundan güzel konuşamazdın. Bay Frodo Baggins gerçek bir bey hobbit demişimdir hep, bu ismi taşıyan başkaları hakkında ne düşünürseniz düşünün, affedersiniz ama. Umarım Sam de oralarda terbiyesini takınıp seni memnun etmiştir?

Frodo: Çok memnun etti Bay Gamgee. Aslında, ister inanın ister inanmayın, artık bütün topraklarda en şanlı kişilerden biri oldu; buradan Deniz’e kadar bütün topraklarda ve Ulu Nehir’in ardında adına şarkılar düzüyorlar.

Sam kızardı ama minnettar bir edayla Frodo’ya baktı çünkü Gül’ün gözleri parlıyor ve ona gülümsüyordu.

Babalık: İnanması azcık zor. Gerçi garip arkadaşlar edindiğini görebiliyorum. Bunun cepkenine ne oldu? Benim aklım demirden eşyalar giymeyi almaz, ister yakışsın, ister yakışmasın.

Çiftçi Pamuk’un ailesi ve konukları ertesi sabaha kadar oturdular. Gece boyunca hiçbir şey duyulmadı ama gün bitmeden bir şeylerin olacağı kesindi.

Çiftçi Pamuk: Belli ki Çıkın Çıkmazı’nda vicdansızlardan kimse kalmamış, ama Yolkavşağı’ndan gelecek olan çete neredeyse buraya varır.

Kahvaltıdan sonra Tookdiyarı’ndan bir haberci midillisini sürüp geldi. Morali çok yerindeydi.

Haberci: Reis bütün ülkeyi ayağa kaldırdı ve haber ateş gibi her yana yayılıyor. Bizim topraklan gözleyen vicdansızlar güneye kaçtı, canlı olarak kaçabilenler yani. Reis onların peşine düştü, büyük çeteyi o taraftan uzak tutmak için; fakat ayırabildiği kadar kişiyle Bay Peregrin’i geri gönderdi.

Bir sonraki haber pek iyi değildi. Bütün gece dışarıda olan Merry saat on sularında geldi.

Merry: Dört mil ötede büyük bir grup var.Yolkavşağı’ndan gelen yol boyunca ilerliyorlar ama dağılmış vicdansızların birçoğu onlara katıldı. Yüz kadar vardırlar; ilerledikçe yangın çıkartıyorlar. Lanet olasıcalar!

Çiftçi Pamuk: Ya! Bu gelenler konuşmak için durmayacaklardır, ellerinden gelirse öldürürler. Eğer Took’lar daha çabuk gelmezlerse, saklanıp hiç tartışmadan oklamaya başlamamız lazım. Bu iş yola girmeden biraz dövüş olması gerekecek Bay Frodo.

Took’lar daha önce geldiler. Kısa bir süre sonra içeri girdiler, başlarında Pippin vardı, Tıkışkazası ve Yeşil Tepeler’den yüz kişilik bir güçle. Merry’nin artık o vicdansızlarla başa çıkacak kadar yiğit hobbiti vardı, izciler gelenlerin birbirlerinden ayrılmadıklarını söyledi. Bütün kırlık yerlerin onlara karşı ayaklandıklarını biliyorlardı ve belli ki isyanı merkezinde, yani Subaşı’nda insafsızca bastıracaklardı. Fakat ne kadar zalim olurlarsa olsunlar, içlerinde savaştan anlayan bir liderleri olmadığı kesindi. Hiç tedbir almadan geldiler. Merry çabucak bir plan yapıverdi.

Vicdansızlar Doğu Yolu’ndan ağır adımlarla geldiler ve hiç durmadan, bir süre üzerlerinde kısa çitlerin bulunduğu yüksek tepeler arasından yükselen Subaşı Yolu’na döndüler. Ana yoldan aşağı yukarı iki yüz metre kadar ileride bir dönemeci dönünce, eski çift arabalarının ters çevrilmesiyle yapılmış sağlam bir barikatla karşılaştılar. Bu onları durdurdu. Aynı anda, her iki yanlarında da başlarının üzerindeki çitler boyunca hobbitlerin dizilmiş olduğunu gördüler. Arkalarından başka hobbitler tarlada saklanmış başka arabaları ittiriyorlardı, böylece geriye dönüş yollan da tıkandı. Yukarıdan bir ses onlara şöyle seslendi:

Merry: Evet, tuzağa düştünüz. Hobbitköylü dostlarınız da aynı şeyi yaptı; şimdi biri öldü geri kalanları da hapiste. Silahlarınızı bırakın! Sonra yirmi adım geriye giderek yere oturun. Kaçmaya çalışan vurulacaktır.

Fakat serseriler artık kolay kolay korkutulacak gibi değildi. Birkaç tanesi söylenenleri yaptı ama derhal arkadaşları tarafından yeniden kışkırtıldılar. Yirmi kadarı geriye kaçıp yük arabalarına saldırdı. Altı tanesi vuruldu fakat geri kalanları kaçtı ve iki hobbiti öldürerek Ormanlık Uç istikametine dağıldı. Kaçarken iki tanesi daha devrildi. Merry yüksek sesle borusunu çaldı; uzaklardan cevap veren borular oldu.

Pippin: Uzaklaşamazlar! Bütün o topraklar bizim avcılarla dolu artık.

Geride, yolda sıkışmış kalmış seksen kadar Adam, hâlâ tepelere ve barikatlara tırmanmaya çalışıyordu; hobbitler birçoğunu vurmaya veya baltayla biçmeye mecbur kaldılar. Fakat en güçlülerin ve en dehşete düşmüşlerin birçoğu batı tarafından çıkmayı başardılar ve artık kaçmaktan çok öldürmeye meylettiklerinden düşmanlarına şiddetle saldırdılar. Birkaç hobbit düştü, geri kalanlar da doğu tarafında bulunan Merry ile Pippin varıp vicdansızlara saldırıncaya kadar duraksadılar. Merry iri bir orka benzeyen koca kısık gözlü bir hayvan olan lideri kendi elleriyle biçti. Sonra Adamların son kalan artıklarını geniş bir okçu halkasıyla çevreleyerek güçlerini geri çekti.

Sonunda her şey bitmişti. Hemen hemen yetmiş serseri alanda ölü yatıyordu, bir düzine kadarı da esir alınmıştı. On dokuz hobbit öldürülmüş, otuzu da yaralanmıştı. Ölü serseriler yük arabalarına koyularak yakınlardaki eski bir kum çukuruna taşındı ve buraya gömüldü: Daha sonraları verilen adla Muharebe Çukuru’na.

Ölen hobbitler hep birlikte tepe yanında, daha sonraları etrafına bir bahçe yapılan koca bir kayanın dikildiği bir mezara yatırıldı. Böylece yukarıda, uzakta Kuzey Topraklar’da yapılan 1147 yılındaki Yeşilçayırlar savaşından sonra Shire’da yapılan tek savaş olan 1419 yılındaki Subaşı Muharebesi de böylece bitmiş oldu. Sonuç olarak, seve seve verilen birkaç cana mal olsa da Kırmızı Kitap’ta koca bir bölüm tutar; ayrıca savaşa katılanların isimleri uzun bir Liste yapılarak bütün Shire tarihçileri tarafından ezberlenmiştir. Pamuk’ların ünleri ve şanlarındaki hatırı sayılır yükseliş de bu zamana dayanır; fakat bütün hikâyelerde Liste’nin başında hep Komutanlar Meriadoc ile Peregrin’in ismi geçer.

Merry ve Pippin, Fangorn Ormanı’nda içtikleri ent içecekleri sayesinde boyları Hobbitler arasında bir rekor olan 135 cm.e ulaşmıştı ve eski en uzun Hobbit Boğakükreten lakaplı Bandobras Took’un boyunu aşmıştı.

Merry ile Pippin bir süre Çukurçay’da birlikte yaşadılar Erdiyarı ile Çıkın Çıkmazı arasında yoğun bir trafik vardı. İki genç Yolcu şarkılar öyküleri şıklıkları ve harika davetleriyle Shire’ı birbirine katmıştı. Bey gibi diyordu halk onlara iyi niyetle çünkü onları parlak zırhlarıyla, nefis kalkanlarıyla şen şakrak, uzak diyarların şarkılarını söyleyerek midillilerini sürerken görmek herkesin içini ısıtıyordu. Artık iri ve görkemli görünüyorlarsa bile başka hiçbir değişiklikleri yoktu eskisine nazaran gerçekten de biraz daha nazik, daha neşeli olmaları hariç.

Dördüncü Çağ’ın 11. yılında, Merry, Erdiyarı Hükümdarı oldu ve Muhteşem Meriadoc lakabıyla anılmaya başlandı. Estella Toluk ile evlendi ve en az bir oğlu olduğu biliniyor.

Merry ve Pippin, 3021 yılında Frodo’yu yolcu etmek üzere Gri Limanlar’a seyahat ettiler.

Fakat Sam artık hüznü gönlünün derinliklerinde hissediyordu; ona öyle geldi ki ayrılış bu kadar acı olunca, eve yapacağı dönüş yolculuğu çok daha kederli olacak. Fakat daha orada öyle durmuş elflerin gemiye binişim seyrederken ve ayrılış için bütün hazırlıklar yapılırken, Merry ile Pippin çıkageldiler. Pippin gözyaşları arasında güldü.

Pippin: Daha önce de bizi atlatmaya çalışmış ama becerememiştin Frodo. Bu kez neredeyse başaracaktın da, ama yine olmadı. Gerçi bu kez seni ele veren Sam değil de Gandalf in ta kendisi oldu!

Gandalf: Evet, çünkü geriye bir kişi dönmektense üç kişi dönmek daha kolay. Evet, işte sevgili dostlar sonunda burada, Deniz’in kıyılarında Orta Dünya’daki yol arkadaşlığımız bitiyor Barışla gidesiniz! Ağlamayın, demeyeceğim; çünkü bütün gözyaşları kötü değildir.

Sonra Frodo Merry ile Pippin’i ve son olarak da Sam’i öptü ve gemiye bindi; yelkenler açıldı, rüzgâr esti ve gemi yavaş yavaş uzun gri haliçten kaydı; Frodo’nun taşıdığı Galadriel’in şişeciği pırıldayarak gözden kayboldu. Ve gemi Yüksek Deniz’e çıktı ve sonunda yağmurlu bir gecede Frodo havada tatlı bir koku alıp su üzerinden bir şarkı sesi duyuncaya kadar Batı’ya gitti.

O zaman ona, tıpkı Bombadil’in evinde gördüğü rüyadaki gibi gri yağmur perdesi, gümüşten bir cama dönüşüp kalkmış gibi geldi ve o zaman süratle atan bir şafakta ak sahilleri ve gerisindeki yemyeşil topraklan gördü.

Merry, Brendi Konağı’nda Eriador (Issız Diyar) ve Rohan tarihlerinin anlatıldığı kitaplarla bir kütüphane kurdu. ‘Shire’da Tarihlerin Hesaplanması’, ‘Eski Shire Kelimeleri ve İsimleri’ ve en çok bilineni olan ‘Shire’da Şifalıotlar Bilimi’ gibi pek çok kitap ve makale yazdı. Ayrıkvadi’yi yeniden ziyaret etme fırsatı buldu ve derlediği bilgileri ‘Yılların Öyküsü’ adı altında kitaplaştırdı. Ayrıca Merry düzenli aralıklarla Rohan ve Gondor’a seyahat etti, Ithilien’de Éowyn ile görüştü.

102 yaşındayken, Kral Éomer’den bir davet aldı. Erdiyarı Hükümdarı unvanını ve yetkilerini oğluna bırakarak Pippin ile beraber Rohan’a göçtüler. Kral Éomer Dördüncü Çağ’ın 64. yılının sonbaharında öldüğünde, Merry de onunla beraberdi. Daha sonra Merry ve Pippin, Gondor’a çekildiler ve geri kalan ömürlerini orada sürdürdüler. Öldüklerinde Gondor’un ulularının yanına, Rath Dínen’e gömüldüler. Dördüncü Çağ’ın 120. yılında, Kral Elessar öldükten sonra, denir ki Meriadoc ve Peregrin’in mezarları büyük kralın mezarının yanına getirilmiştir.

KRONOLOJİ

2982

Merry’nin doğumu.

3000

Merry Bilbo’nun sihirli yüzüğünü öğrenir.

3001

22 Eylül: Merry Bilbo’nun Veda Partisi’ne katılır.

23 Eylül: Merry Frodo’nun işleri yoluna koymasına yardımcı olur.

3018

Bahar: Merry, Frodo’nun derdini anlamak ve yardım etmek konusunda Pippin ve Sam’in yardımı alır…

Yaz: Merry, Frodo’nun Çukurçay’da ev almasına yardımcı olur.

23 Eylül: Merry Çukurçay’a gider ve Frodo’nun gelişi için hazırlıkları tamamlar.

25 Eylül: Merry diğer Hobbitlerle Erşehir Geçidi’nde buluşur. Akşamında Frodo’ya Yüzük hakkında bildiklerini açıklar.

26 Eylül: Merry diğer Hobbitler’e Yaşlı Orman’ın için değin rehberlik eder. Burada Yaşlı Söğüt Adam tarafından tuzağa düşürülürler ve Tom Bombadil tarafından kurtarılırlar.

28 Eylül: Hobbitler bir Höyüklü Kişi tarafından tutsak edilir..

29 Eylül: Hobbitler Tom tarafından kurtarılır. Merry Höyük’ten Batıelli’lerin Kılıcı’nı edinir. Bree’de Han’da oturmak yerine yürüyüş yapmayı tercih eder ve bir Nazgûl görür. Onu takip eder ancak Kara Nefes kendinden geçmesine sebep olur.

30 Eylül: Merry’nin midillileri kaybolur. Hobbitler Bree’ye Yolgezer ve Midilli Bill ile beraber terkederler.

25 Ekim: Merry, Frodo’nun Yüzüğü Taşıma Görevi’ni kabul ettiğini öğrenir ve onunla gitmeye karar verir.

18 Aralık: Merry Kardeşlik’in bir üyesi olarak seçilir.

25 Aralık: Kardeşlik Ayrıkvadi’den ayrılır.

3019

13 Ocak: Merry, Moria Kapıları’nı açan şifreyi bulmasında Gandalf’a yardım eder.

26 Şubat: Kardeşlik’in dağılışı. Merry, kendisini ve Pippin’i Uruk-hai saldırısından korumaya çalışır ama yakalanırlar.

28 Şubat: Rohan Süvarileri, Hobbitleri yakalayan Orkları kıstırır.

29 Şubat: Süvariler Orklar’a saldırır. Merry ve Pippin Fangorn’a kaçarlar ve Ağaçsakal ile karşılaşırlar.

30 Şubat: Ent Meclisi toplanır. Hobbitler Tezmertek ile bırakılır ve akşamı onun evinde geçirirler.

1 Mart: Ent Meclisi devam eder. Hobbitler Tezmertek’in yanında kalmaya devam ederler.

2 Mart: Ent Meclisi sona erer. Entler Isengard’a doğru yürüyüşe geçerler. Hobbitler bu uzun yürüyüşe Ağaçsakal’ın omuzlarında katılırlar.

3 Mart: Isengard’ın yıkımına devam edilir. Hobbitler Ak Gandalf ile bir araya gelirler.

5 Mart: Hobbitler Aragorn, Legolas ve Gimli ile bir araya gelirler. Merry, Kral Théoden ile karşılaşır ve ona pipo otları tarihini anlatmaya başlar.

6 Mart: Merry Kral Théoden’e sadakat yemini eder ve onunla birlikte Dunharrow’a doğru at sürerler.

9 Mart: Merry, Théoden ile beraber Dunharrow’a varır.

10 Mart: Théoden ve Süvariler’i atını cenge sürerken, Merry’ye geride kalmasını söyler. Merry, Saklımiğfer ile birlikte gizlilik içinde onları takip eder.

15 Mart: Pelennor Çayırları Savaşı. Merry ve Éowyn Cadı Kral’ı yok ederler ve Şifa Evleri’ne götürülürler.

25 Mart: Yüzük’ün yok edilişi ve Sauron’un düşüşü.

14 Ağustos: Merry Kral Éomer ve Éowyn Hanım’ın yanından ayrılır. Ona armağan olarak kadim Yurt Borusu’nu verirler.

30 Ekim: Hobbitler Shire’a varırlar ve oranın haydutlar tarafından işgal edildiğini görürler.

2 Kasım: Merry Hobbitler’i bir araya toplamak için kadim Yurt Borusu’nu çalar.

3 Kasım: Merry ve Pippin Subaşı Muharebesi’nde diğer Hobbitler’e komuta ederler ve haydutları bozguna uğratırlar.

3021

29 Eylül: Pippin ve Merry, Frodo’ya veda etmek üzere Gri Limanlar’a giderler.

 

Dördüncü Çağ

11

Merry Erdiyarı Hükümdarı olur.

13

Merry’ye Kuzey Krallığının Danışmanı ünvanı verilir.

15

Kral Elessar kuzeye gelerek, Merry, Pippin ve Sam ile buluşur.

63

Merry Erdiyarı Hükümdarı rütbe ve yetkilerini oğluna bırakır. Pippin ile beraber Rohan’a seyahat ederler ve ölümüne dek Kral Éomer’in yanında bulunurlar.

64

Merry ve Pippin Gondor’a seyahat ederler ve ölümlerine dek orada kalırlar.

120

Kral Elessar’ın ölümü. Merry ve Pippin’in mezarları Kral’ın mezarının yanına taşınır.

İSİMLER VE SIFATLAR

Meriadoc “Merry” Brandybuck:

Meriadoc ve Merry adları, Hobbit dilindeki asıl adı olan Kalimac’ın İngilizce çevirisiyle seçilmişlerdir. Kısaltılmış hali olan Kali “çok gülen, neşeli” anlamındadır.

Efendi Holbytla

Merry Rohan’da bu şekilde çağırılıyordu. Holbytla Rohan dilinde “oyuk sakini” anlamına gelmektedir.

Efendi Perian

Bergil Merry’yi bu şekilde çağırıyordu. Perian Sindarin Elfçesi’nde “Hobbit.” anlamına gelmektedir.

Tekev Halkından Silahtar Meriadoc

Merry, sadakatini sunduktan sonra Théoden’in silahtarı olmuştur.

Atçanyurt Silahşörü:

Merry, Théoden ve Éowyn’i savunurken gösterdiği cesaretten dolayı bu unvanı almıştır.

Yurtlu Holdwine

Merry Kral Éomer tarafından bu şekilde çağırılmıştır. Eski İngilizce’de hold “sadık, vefalı” anlamına gelmekte, wine ise “dost” ya da “koruyucu” anlamında. Muhtemelen bu unvanın anlamı “vefalı dost” ya da “sadık şövalye” dir.

Erdiyarı Hükümdarı

Merry, babasının ölümü üzerine Dördüncü Çağ’ın 12. yılında Erdiyarı Hükümdarı oldu.

Muhteşem Meriadoc

Merry Erdiyarı Hükümdarı olarak “Muhteşem” lakabıyla anılmaya başlandı.

Kuzey Krallığının Danışmanı

Dördüncü Çağ’ın 14. yılında Kral Elessar, Merry’yi Kuzey Krallığının Danışmanı unvanıyla onurlandırdı.

Kalimac Brandagamba

Meriadoc Brandybuck’ın Hobbit lisanındaki ismidir.

Merry’nin yazdığı kitaplar hakkında bilgi

Shire’da Tarihlerin Hesaplanması

Merry Orta Dünya takvimlerini birleştirip bu kitabı oluşturdu. İçinde Shire,Bree,Ayrıkvadi,Gondor ve Rohan takvimleriyle ilgili bilgiler vardır. Bu kitap Brandy Konağında bulunuyordu. Kitap hakkında daha fazla bilgi Yüzüklerin Efendisi Ek D’de bulunabilir.

Eski Shire Kelimeleri ve İsimleri

Merry tarafından yazlan bir kitaptır.Bu çalışmada Merry Rohirrim ve Shire dilindeki benzerlikleri belirtmiştir. Kitap Brandy Konağında bulunuyordu.

Shire’da Şifalıotlar Bilimi

Pipo otlarını anlatan bu kitap Merry tarafından yazılmıştır.Bu kitap tüm Orta Dünya’da ki pipo otları hakkında en geniş bilgileri içeriyordu.Bu kitapta diğer kitaplar gibi Brandy Konağında bulunuyordu.

Kitabın önsözünden bir bölüm:

“Bu,” der, “bizim olduğunu kesin olarak iddia edebileceğimiz bir icattır. Hobbitlerin ilk ne zaman pipo içmeye başladıkları bilinmez, bütün efsanelerde ve ailelerin geçmişlerini ilgilendiren öykülerde bu olduğu gibi kabul edilmiştir; çünkü çağlar boyunca Shire halkı kimi kötü, kimi güzel çeşit çeşit ot içmiştir; fakat herkes Güneydirhem’den Uzundipli Tobold Boynuzüfleyen’in, Shire Hesabı’na göre 1070 yıllarında, ikinci Isengrim zamanında kendi bahçelerinde gerçek pipo otunu yetiştirmiş olduğu konusunda hemfikirdir. Memleketimizde yetiştirilen en kaliteli otlar, özellikle de Uzundip Yaprağı, Yaşlı Tobi ve Güney Yıldızı diye bilinen cinsler hâlâ o yöreden gelir.

Yaşlı Tobi’nin bu otu nereden bulduğu hiç anlatılmaz çünkü öldüğü güne kadar bunu saklamıştır. Kendisi şifalı otlar hakkında çok şey bilirmiş, fakat bir gezgin değilmiş. Gençliğinde sık sık Bree’ye gittiği söylenir fakat Shire dışında gittiği en uzak yerin de burası olduğu kesindir. O yüzden -en azından artık tepenin güney yamaçlarında bol bol yetişen- bu otu Bree’den öğrenmiş olması muhtemeldir. Bree’li Hobbitler pipo otu içen ilk hobbitler olduklarını iddia ederler. Zaten her şeyi, “göçmenler” diye adlandırdıkları Shire halkından önce yaptıklarını iddia ederler hep; fakat bu kez, sanırım bu iddialarında haklı olabilirler. Cüceler ve bu kadim dört yol ağzından hâlâ gelip geçen Kolcu, Büyücü ve gezginler gibi diğer ahali arasında gerçek otun içim sanatının, yakın yüzyıllarda Bree’den yayılmış olduğu kesindir. Sanatın yuvası ve merkezi de böylece, zamanın ötesinden beri Kaymakpürüzü sülalesi tarafından işletilen, Bree’deki eski Sıçrayan Midilli hanı olarak saptanabilir.

“Sonuç olarak güneye kendi başıma yaptığım yolculuklar sonucu yaptığım gözlemler, otun kendisinin dünyanın bize ait olan bölümüne has olmadığı, aşağı Anduin’den kuzeye geldiği ve buraya da ilk olarak Batıil insanları tarafından Deniz üzerinden getirilmiş olduğu konusunda beni ikna etmeye yetti. Bu ot Gondor’da bol bol yetişmektedir; ot burada, hiçbir zaman yabani halde bulunmadığı ve sadece Uzundip gibi ılık ve korunaklı yerlerde yetişebildiği Kuzey’dekinden daha gür ve daha büyüktür. Gondor’lu İnsanlar ota tatlı galenas adını takmıştır ve çiçeğinin kokusu için ota kıymet verirler. O topraklardan, Elendi!’ in gelişi ile günümüze kadar geçen uzun yüzyıllar boyunca Yeşil Yol üzerinden taşınmış olmalıdır. Fakat Gondor’lu Dünedain dahi bizi bu konuda takdir eder: Otu pipoya ilk koyanlar hobbitler olmuştur. Büyücüler bile bunu bizden önce akıl edememiştir. Gerçi benim tanıdığım bir büyücü bu sanatı ele alarak, aklını koyduğu bütün diğer konularda olduğu gibi bu işte de tam bir usta olmuş bulunmaktadır.

 

Mutlaka Okuyun!

Bu Hobbit Testinde Çok Az Kişi Tüm Soruları Yapabilecek

Hobbit için zor bir test hazırladık. Bazı soruların kolay olduğuna bakmayın, gerçekten zorlanacaksınız. Bakalım bu …

Bir Cevap Yazın

Hızlı Giriş Yap:



E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir