Son Yazılar

Gollum

Smeagol’ün hayatının ilk dönemlerini Gandalf şöyle anlatır:

Ulu Nehir’in kıyısındaki Yabandiyar’ın sınırında, Shire ile akraba olduğu varsayılan bir hobbit türü yaşarmış. Burada yaşayan hobbitler nehri çok seviyor ve içinde yüzüp kamıştan küçük kayıklar yapıyorlarmış.

Aralarında büyük hürmet gören bir aile varmış, çünkü bu aile çoğu ailelerden daha geniş ve daha zenginmiş; sert mizaçlı ve kendi ahalisinin törelerinden yana irfan sahibi bir büyük anne tarafından yönetiliyormuş. Bu ailenin en meraklı ve mütecessis ferdinin ismi Smeagol imiş. Köklere ve başlangıçlara meraklıymış; derin su birikintilerine dalarmış; ağaçların ve büyüyen bitkilerin diplerini kazarmış; yeşil tepeciklere tüneller açarmış; böyle böyle dağların tepelerine, ağaçların yapraklarına, havada açan çiçeklere bakmaz olmuş: Aklı da gözleri de hep aşağılardaymış.

Aynı kendisi gibi, Deagol adında, daha keskin gözlü ama onun kadar atik ve kuvvetli olmayan bir arkadaşı varmış. Bir gün kayığa binip Ferah Çayırlardan aşşağı, büyük süsen yatakları ile çiçekler açan kamışların olduğu bir yere inmişler, orada Smeagol çıkıp nehrin kıyılarını yoklamaya başlamış fakat Deagol kayıkta oturmuş balık avlıyormuş. Birdenbire oltasına büyük bir balık asılmış ve daha ne olduğunu anlayamadan Deagol’u kayıktan çekip suyun ta dibine kadar sürüklemiş. O zaman Deagol oltayı elinden bırakmış, çünkü nehir yatağında bir şeyin parlar gibi olduğunu görmüş ve nefesini tutarak bu şeye uzanıp kapmış.

Sonra sular püskürterek, başında yosunlar, bir avuç çamurla yukarı çıkmış; kıyıya yüzmüş. O da ne! Çamuru yıkayınca avucunun içinde çok güzel altın bir yüzüğün bulunduğunu görmüş; yüzük güneşin altında öyle bir parlayıp ışıldıyormuş ki, gönlü hemen yüzüğe ısınıvermiş. Fakat Smeagol bir ağacın gerisinden onu seyrediyormuş, Deagol ağzı bir karış açık yüzüğüne sevinirken Smeagol yavaşça arkasından gelmiş.

“Onu bize ver Deagol,canım” demiş Smeagol arkadaşının omzunun üzerinden.
“Neden”demiş Deagol
“Çünkü bugün benim yaşgünüm canım ve onu istiyoruz” demiş Smeagol.
“Bana ne” demiş Deagol. “ben sana bir armağan verdim zaten, hemde ne armağan.Bunu ben buldum, benim olacak”
“Ya, öyle mi gerçekten şekerim” demiş Smeagol ve Deagol’un boğazına yapıştığı gibi onu boğmuş, çünkü altın son derece parlak ve güzel görünüyormuş. Sonra yüzüğü parmağına geçirmiş.

Kimse Deagol’un başına neler geldiğini öğrenememiş; evinden çok uzakta öldürülüp büyük bir ustalıkla saklanmış çünkü. Ama Smeagol tek başına geri dönmüş ve yüzüğü taktığı zaman ailesinden hiç kimsenin kendisini görmediğini anlamış. Bu buluşu çok hoşuna gitmiş ve bunu herkesten saklamış; yüzük sayesinde gizli tutulan şeyleri ortaya çıkarıp, öğrendiklerini çarpık ve kötü amaçlı işler için kullanmaya koyulmuş. Can yakacak her konuda keskin gözlü ve delik kulaklı olmuş. Yüzük ona kendi heybetine göre güç vermiş. Sonunda hiç mi hiç sevilmeyen ve (göze göründüğü zamanlarda) bütün akrabalarının kaçındığı biri olup çıkmış. Onu tekmeliyorlarmış, o da onların ayaklarını ısırıyormuş. Hırsızlık yapmaya başlamış ve etrafta kendi kendine konuşur fokur fokur sesler çıkarır olmuş. O yüzden ona Gollum adını takmışlar, lanet okuyup oradan uzaklaşmasını söylemişler; büyük annesi de huzura kavuşmak için onu aileden kovmuş ve oyuğundan atmış.

Yapayalnız, biraz da dünyanın katılığına ağlayarak etrafta dolaşmış. Nehir yukarı gitmiş, sonra dağlardan akıp gelen bir dereye rastlayıp oraya yönelmiş. Görünmeyen parmaklarıyla derin su birikintilerinden balık avlayıp çiğ çiğ yiyormuş. Bir gün hava çok sıcakmış; tam bir su birikintisinin üzerine doğru eğilmişken başının arkasının adeta yandığını hissetmiş ve sudan gelen titrek bir ışık ıslak gözlerine acı vermiş. Önce anlayamamış, çünkü neredeyse güneşin varlığını bile unutmuşmuş. Sonra son bir kez daha yukarı bakmış ve yumruğunu güneşe sallamış.

Fakat gözlerini yere doğru indirirken, uzaklarda derenin akıp geldiği Dumanlı Dağlar’ın zirvelerini görmüş. Ve birdenbire şöyle düşünmüş: “O dağların altı serin ve gölgeliktir. Güneş orda beni gözleyemez. O dağların kökleri de köktür hani; oralarda başlangıçtan beri ortaya çıkarılmamış kimbilir ne büyük sırlar gömülüdür.” Böylelikle Gollum geceleri yol alarak dağlık bölgeye varıp kara derenin çıktığı küçük bir mağara ağzı bulmuş; aynı bir kurtçuk gibi kıvrıla kıvrıla dağların merkezine kadar inmiş ve kayıplara karışmış. Yüzük de onunla birlikte gölgelere dalmış ve zamanla gücü yeniden büyümeye başlayan yapıcısı dahi bu konuda bir şey öğrenememiş.

Not:Ulu Nehir Anduin’in kıyısında yaşayan bu topluluğun Shire’lı hobbitlerle akraba olduğunun en büyük kanıtı;
“Akıllarının ve hafızalarının gizli köşelerinde birbirine çok benzeyen, bir çok ortak şey vardı. Birbirlerini kayda değer ölçüde iyi anlıyorlardı; mesela bir hobbitin bir cüceyi veya bir orku, hatta bir elfi anlayabileceğinden daha iyi. En azından, her ikisinin de bildiği bilmeceleri düşün.” Gandalf’ın bu sözleridir.

Dumanlı Dağlar’ın derinlerinde bir göl vardı, bu gölün ortasındaki kaygan ve kayalık adada yaşardı Gollum.

Küçük bir kayığı vardı ve gölde neredeyse sessizce kürek çekerdi. Kayığı yandan sarkıttığı geniş ayaklarıyla yönlendirir, ama tek bir şıpırtı bile çıkartmazdı. Lamba gibi solgun gözleriyle uzun parmaklarıyla bir düşünce hızıyla yakaladığı kör balıklardan arıyordu. Et de severdi. Bulabildiği zamanlarda goblin de iyi giderdi; ama onların kendisini hiç görmemesine dikkat ederdi. Etrafı kolaçan ettiği sıralarda, eğer su kıyısında bir yerlere yalnız gelecek olurlarsa arkalarından yakalayıp boğazlarını sıkardı. Onlarsa orada, aşağıda, dağın diplerinde, hoş olmayan bir şeyin pusuda beklediğine dair bir sezgileri olduğundan nadiren gelirlerdi. Koca Goblin onları bu yöne göndermediği sürece buraya gelmeleri için hiçbir neden yoktu. Bazen Koca Goblin’in canı gölden balık isterdi ve bazen, ne balık ne de goblin geri gelirdi.

Gollum’un yolu bir gün Shire’lı Bilbo ile kesişti, Yalnız Dağ Seferi sırasında. Hiç de üzerine fazife olmayan bir görev için seçilmişti Bilbo(nam-ı diğer Hırsız); Altın Ejderha Smaug’dan Thror’un hazinesini çalmak. Lakin bu görev sadece uzun yolculuklardan ibaret değildi, Bilbo Gandalf’ın oyunuyla tehlikeli bir maceraya atılmıştı, hemde tahmin ettiğinden daha büyük bir maceraya…

Şimdi Bilbo belki de hayatının en büyük sınavını verecekti. Ve ona bu sınavda yardım eden tek şey aklı değil şansı olmuştu.

Gollum solgun teleskop gibi gözleriyle uzaktan Bilbo’yu gözlüyordu. Bilbo onu göremiyordu, ancak Gollum onun bir goblin olmadığını görebildiği için Bilbo’yu çok merak ediyordu.

Bilbo yolunun ve sabrının sonuna geldiğinde şaşkın bir halde kıyıya oturmuşken, Gollum kayığına binip hızla adasından uzaklaştı. Birden çıkageldi ve fısıldadı ve tısladı.

“Kutsa bissi ve ıslat bissi assissim! Sanırım bu mükemmel bir ssiyafet; en assından bissi kendimisse getirecek lessetli bir parça,gollum!” Ve ‘gollum’ dediği anda gırtlağından korkunç bir yutkunma sesi çıkarttı. Kendisine her zaman ‘azizim’ dediği halde bu ses yüzünden bu ismi almıştı.

Tıslama sesi hobbitin kulaklarına geldiğinde hobbit neredeyse derisini bırakıp kaçacaktı ve aniden üzerine dikilmiş solgun gözleri gördü.

“Kimsin sen?” dedi hançerini ona doğru uzatarak.
“bu da ne,assisim?” diye fısıldadı Gollum(konuşacak kimse olmadığı için hep kendi kendine konuşurdu). Bunun ne olduğunu anlamaya gelmişti, doğrusu şu an pek aç değildi, yalnızca meraklanmıştı; yoksa önce yakalar sonra fısıldardı.

Burada da bahsedildiği gibi Gollum o an için aç değildi sadece yalnızlıktan sıkıldığı için Bilbo ile sohbet etmek istiyordu. Fakat iyi niyetli olduğu söylenemez evet sohbet etmek istiyordu lakin bu sohbetin sonu büyük ihtimalle Bilbo’nun sonu olacaktı.

Bilbo, Gollum’dan korktuğu için ve kaçmanın(en azından Gollum’dan) bir yolunu bulmak zaman alacağı için, Gollum’un sohbet teklifini kabul etti. Bilbo ve Gollum birbirlerini çok iyi anlıyorlardı ve aralarında bir soru-cevaptır başladı. Gollum merak ettiği için soruyor, Bilbo korktuğu için cevaplıyordu. Sonunda iş bilmecelere geldi.

Bilmeceler tek düşünebildiği şeydi. Çok çok önce, tüm arkadaşlarını kaybetmeden ve tek başına buraya sürülmeden ve aşağılara, taa aşağılara dağların altındaki bu karanlığa sığınmadan önce, bu bilmeceleri sormak ve bazen de tahmin etmek, kovuklarında oturan diğer komik yaratıklarla oynadığı tek oyundu.

“Çok ala”dedi yaratığı daha fazla tanımak, gerçekten yalnız ya da aç ya da goblinlerin dostu olup olmadığını anlayana dek kabul etmekte hevesli olan Bilbo.
“Önce sen sor,”dedi.Çünkü bilmece düşünecek zamanı olmamıştı. Böylece Gollum tısladı:

Nedir kökleri var kimse görmez,
Uzundur ağaçlardan bile boyu
Uzar gider yukarı doğru,Ama ne var ki hiç mi hiç büyümez?

“Basit”dedi Bilbo.”Dağ, bu sanırım.”
“Kolay mı tahmin ediyor? Aramıssda bir yarıss yapmalı, assissim. Eğer assiss sorassa ve o yanıtlamassa, biss yerler onu assissim. Eğer o bisse sorarssa ve biss yanıtlamassak o ssaman biss, o ne istersse yaparlarss, hı? Biss çıkışss yolunu gössterirs, evets!”
“Pekela!” dedi Bilbo karşı çıkmaya cesaret edemeyerek ve kendisini yenmekten kurtaracak bilmeceler düşünmek için kafa patlattı.

Bir kızıl tepede otuz beyaz at,
İlkin getirirler geviş yemle,
Sonra vururlar ayaklarını yere,
Sonra dururlar hiçbiri kıpırdamaz.

Bu sormak için düşünebildiği tek şeydi.Aklı daha çok yeme fikrine takılmıştı. Bu da oldukça eski bir bilmeceydi ve Gollum da sizin gibi cevabı bildi.

“Bayats hikaye,bayats hikaye,” diye tısladı. “Dişler!dişler!assissim; ama bissim sadece altı ssahipler!” Sonra ikinci bilmecesini sordu.

Sessizdir bağırır,
Kanatsızdır çırpınır,
Dişsizdir,ısırır,
Dudaksızdır mırıldanır.

“Bir saniye!” diye bağırdı yeme konusunda huzursuz huzursuz düşünen Bilbo. Neyseki buna benzer bir şey daha önce duymuştu ve aklını başına toplayıp cevabı düşündü. “Rüzgar,rüzgar tabii ki,” dedi ve hemencecik bir tane uydurduğu için sevindi.” Bu, küçük iğrenç yeraltı yaratığını şaşırtacak,” diye düşündü:

Bir göz mavi bir yüzde
Gördü bir göz yeşil bir yüzde.
‘Benziyor bu göz o göz’
Dedi birinci göz,
‘Ama ki alçak bir yerde’
‘Değil yükseklerde bir yerde.’

“Ss,ss,ss” dedi Gollum. Çok çok uzun zamandır yeraltındaydı ve bu tür şeyleri unutuyordu. Bilbo kötü yaratığın yanıt veremeyeceğini ümit etmeye başlıyordu ki, Gollum yüzyıllar, yüzyıllar, yüzyıllar önce, büyükannesiyle bir nehir kıyısındaki bir çukurda yaşadığı zamanların anılarını canlandırdı!” Sss, sss, assissim,” dedi, “Papatyalardaki güneş demek, öyle demek.”

Ancak bu sıradan yerüstü günlük bilmeceleri onun için yorucuydu. Üstelik ona daha az yalnız, sinsi ve iğrenç olduğu günleri hatırlatıyordu ve bu da onu çileden çıkartıyordu. Dahası onu acıktırıyordu: Bu yüzden bu sefer birazcık daha zor ve daha sevimsiz bir şey denedi:

O görülemez ve hissedilemez,
Bir de duyulamaz ve koklanamaz
Yatar yıldızlardan öte tepelerden içe,
Doldurur boş kovukları ve de.
İlk gelir öncekini takip eder.
Yaşama son verir, kahkahayı ölüme mahkum eder.

Gollum adına büyük şanssızlık, ama Bilbo bu türden bir şeyi daha önce duymuştu ve yanıt nasılsa tümüyle çevresindeydi. “Karanlık” dedi başını bile kaşımadan ya da düşünme şapkasını takmadan.

Menteşesiz, anahtarsız, kapaksız bir kutudur,
Ama altın hazine içinde gizlidir,

diye gerçekten zor bir tane düşününceye dek zaman kazanmak için sordu. Bunun, her zamanki kelimelerle sormadığı halde, müthiş kolay bir “bayat hikaye” olduğunu düşünüyordu. Ama Gollum için iğrenç bir numara oldu. Kendi kendine tıssladı, ama yine de cevabı bulamadı; fısıldadı ve kendi kendine söylendi.

Bir süre sonra Bilbo sabırsızlanmaya başladı. “Evet, nedir bakalım?” dedi.”Çıkarttığın seslere bakarsak, düşündüğün gibi yanıt kaynayan bir çaydanlık değil.”
“Bir şans verssin; bisse bir şans versin assissim -ss-ss.”

“Pekela,” dedi Bilbo uzun bir zaman verdikten sonra, “Sence nedir?”
Ama gollum birden, uzun zaman önce kuş yuvalarından yaptığı hırsızlıkları ve nehir kıyısında oturup büyükannesine emmeyi öğrettiği şeyleri hatırladı -“Yumurtalarlar!” diye tısladı. “Yanıt yumurtalarlar!” Sonra o sordu:

Canlıdır ama yoktur soluk,
Ölüm kadar soğuk;
Hep içer, hiç susamaz,
Zırhı var, hiç şıngırdamaz

O da bunun müthiş kolay olduğunu düşündü, çünkü yanıt hep aklındaydı. Ama yumurta sorusuyla aklı öyle başından gitmişti ki o anda daha iyisini düşünemedi. Yine de bu, elinde olsa suyla hiç ilgisi olmayacak Bilbo için iyi bir soru oldu

Bilbo oturdu ve bir iki kez boğazını temizledi, ama yanıt gelmedi.
Bir süre sonra Gollum kendi kendine zevkle tısslamaya başladı. “Acaba nefiss mi, assissim? Acaba sulu sulu mu?Acaba enfesçe çıtırdar mı? “Karanlıkta dikkatle Bilbo’yu süzmeye başladı.
“Bir saniye,” dedi hobbit korkudan titreyerek. “Daha şimdi sana uzun güzel bir şans verdim.”
“Acele etmeliss, acele!” dedi Gollum, Bilbo’yu ele geçirmek için kayığından kıyıya çıkmaya başlıyorken. Ancak uzun, örümcek ağımsı ayağını suya sokunca, bir balık korkuyla sudan fırlayıp Bilbo’nun ayakparmakları üzerine düştü.
“Uff! dedi, “soğuk ve yapışkan!” ve sonra aklına geldi.
“Balık!Balık!” diye bağırdı.”Yanıt balık!”
Gollum korkunç derecede hayal kırıklığına uğramıştı, ama Bilbo, onu kayığına geri dönmek ve düşünmek zorunda bırakmak için sorabileceği kadar çabuk bir bilmece sordu.

“Hiç-ayak tek-ayak üstünde yatar, çift-ayak üç-ayak yanında oturur, dört-ayak da bir şeyler kapmıştır.

Bu bilmece için pek de doğru bir zaman değildi, ama Bilbo acele ediyordu. Eğer başka bir zaman sormuş olsaydı Gollum bunu tahmin etmekte zorlanabilirdi. Ama balıktan bahsettiği için ‘hiç-ayak’ pek öyle zor değildi ve ondan sonra gerisi de kolaydı. ‘Küçük bir masada balık, masanın başında taburede oturan bir adam ve kedinin de kemikleri var.’ Tabii ki yanıt buydu ve Gollum da az sonra yanıtı söyledi. Sonra zor ve korkunç bir şey sormanın vakti geldiğini düşündü. Şunu söyledi:

Bu şey yalayıp yutar her şeyi:
Kuşları, hayvanları, ağaçları, çiçekleri;
Çiğner demiri, ısırır çeliği;
Sert taşları öğütür yemek gibi;
Katleder kralı, harabeye çevirir kenti
Ve yüce dağları devirir geçer.

Zavallı Bilbo karanlıkta oturup öykülerde anlatıldığını duyduğu tüm devlerin ve canavarların isimlerini düşündü, ama hiçbiri tüm bu şeyleri yapmamıştı. Cavabın biraz daha değişik olduğuna ve bilmesi gerektiğine dair içinde bir his vardı, ama aklına gelmiyordu. Korkmaya başladı, ki bu düşünmek için kötüdür. Gollum kayığından çıkmaya başladı. Suya atladı ve kıyıya doğru yürüdü. Bilbo kendisine doğru gelen gözleri göremiyordu. Dili adeta damağına yapışmıştı. “Bana biraz daha zaman ver! Bana zaman ver!” diye bağırmak istedi, ama ağzından şu çıktı birden:

“Zaman! Zaman!”

Bilbo tümüyle şans eseri kurtulmuştu. Yanıt buydu elbette. Gollum bir kez daha hayal kırıklığına uğradı ve şimdi hem kızmaya hem de oyundan yorulmaya başlıyordu. Zaten onu iyice acıktırmıştı. Bu sefer kayığına geri dönmedi. Karanlıkta Bilbo’nun yanına oturdu. Bu hobbiti korkunç derecede huzursuz etti ve aklını başından aldı.

“Bisse bir ssoru ssormalı, assissim evets, evets, evets. Tahmin etmek için bir ssoru daha evetss, evetss,” dedi Gollum.
Ama o iğrenç, ıslak, soğuk şey yanında otururken ve pençeleriyle vurur ve dürtüklerken hiçbir soru düşünemedi. Kendisini kaşıdı, çimdikledi, ama yine de aklına bir şey gelmedi.
“Ssor bisse! Ssor bisse!” dedi Gollum.
Bilbo kendisini çimdikledi, tokatladı, küçük hançerini daha bir sıkı kavradı; diğer eliyle cebini bile kurcaladı. Orada geçitte bulduğu ve unuttuğu yüzüğü buldu.
“Cebimde ne var?” dedi yüksek sesle. Kendi kendine konuşuyordu, ama Gollum bunu bir bilmece sandı ve korkuyla altüst oldu.
“Adil değil! Adil değil! diye tısladı. “Assissim bisse küçük iğrenç ceplerinde ne olduğunu sorması adil değil, değil mi?”
Bilbo ne olduğunu görerek ve soracak daha iyi bir şeyi olmadığından bu soruya saplandı. “Cebimdeki ne?” diye sordu daha yüksek sesle.
“s-ss-s-s,”diye tısladı Gollum. “Bisse üç tahmin vermeli asssisssim, üç tahmin.”
“Pekela! Tahmin et bakalım!” dedi Bilbo.
“Ellerler!” dedi Gollum.
“Yanlış,” dedi şans eseri elini dışarı çıkartmış olan Bilbo. “Tekrar tahmin et!”
“S-ss-s-s-s,” dedi Gollum öncekinden daha allak bullak. Kendi ceplerinde sakladığı her şeyi düşündü; balık kılçıkları, goblinlerin dişleri, ıslak kabuklar, bir parça yarasa kanadı, uzun sivri dişlerini bilemek için keskin bir taş ve diğer iğrenç şeyler. Diğer insanların ceplerinde ne taşıdıklarını düşünmeye, bulmaya çalıştı.
“Bıçak” dedi sonunda.
“Yanlış” dedi kendininkini bir süre önce kaybetmiş olan Bilbo. “Son hak!”
Şimdi Gollum, Bilbo’nun yumurta sorusunu sorduğundakinden daha beter bir haldeydi. Tıssladı, söylendi ve öne arkaya sallanıp ayaklarını yere vurdu ve sağa sola sallanıp kıpır kıpır kıpırdandı, ama yine de son hakkını harcamaya cesaret edemedi.
“Hadi” dedi Bilbo. “Bekliyorum!” Emin ve neşeli görünmeye çalıştı, ama Gollum tahmin etmese de oyunun nasıl biteceği konusunda pek emin değildi.
“Süre doldu!” dedi
“İp ya da hiçbir şey” diye çığlık attı Gollum, pek de adil olmayarak -tek seferde iki tahmin yaparak.
“İkisi de yanlış,” diye bağırdı Bilbo oldukça rahatlayarak ve ayağa zıplayıp, arkasını en yakın duvara dayadı ve küçük kılıcını salladı. Bilmece oyununun çok eski zamanlardan kaldığını ve kutsal olduğunu ve kötü yaratıkların bile bunu oynadıklarında hile yapmaya korktuklarını tabii ki biliyordu. Ama yine de bu kaygan şeyin herhangi bir sözü tutacağına güvenmiyordu. Kaytarmak için herhangi bir özür işini görürdü ve her şeyden öte, şu son soru eski yasalara göre pek de zekice bir bilmece değildi.
Ama her şeye rağmen Gollum hemen saldırmadı. Bilbo’nun elindeki kılıcı görebiliyordu. Kıpırdamadan, titreyerek ve fısıldayarak oturdu. Sonunda Bilbo daha fazla bekleyemedi.
“Evet?” dedi. “Verdiğin söze gelelim. Gitmek istiyorum. Bana yol göstermelisin!”
“Böyle mi dedik assissim? İğrençss küssücük Bagginss’e çıkış yolunu göstermek evets, evets. Ama ceplerinde ne var ha? İp yok assisim, ama hiç bir şey de değil. Oh hayır! Gollum!”
“Aldırma,” dedi Bilbo. “Söz sözdür.”

Gollum, Bilbo’nun cebinde ne olduğunu merak ediyordu. Aslında bir tahmini vardı -kıymetlisi- ama emin değildi, genede kıymetlisinin Bilbo’da olabileceği ihtimali bile onu çileden çıkartıyordu. Böylelikle hem kıymetlisine bir göz atmak, hemde karanlık tünellerde ihtiyacı olabileceği bir kaç şeyi almak için kaygan ve kayalık adasına gitti.

Bilbo onun gidişinden mutlu olmuşa benziyordu. O karanlıkta iğrenç, çirkin, numaracı bir yaratıkla olmaktansa yanlız, bir başına olmayı yeğlerdi. Gollum’un bir bahane bulduğunu ve geri gelmeyeceğini düşündü. Ama yanılıyordu. Gollum geri gelmek niyetindeydi. Şimdi öfkeli ve açtı. Ve çoktan bir plan yapmıştı.

Yakında Bilbo’nun hakkında hiç bir şey bilmediği mağarası vardı. Ve mağarasında da karanlık tünellerde işine yarayabilecek bir kaç ıvır zıvır bir de çok değerli çok çok değerli sihirli bir yüzüğü vardı.

“Doğum günü hediyem”diye fısıldadı kendi kendine bitmez karanlık günlerde sık sık yaptığı gibi. “Şimdi bunu istiyoruss evets isstiyoruss!”
Bunu istiyordu çünkü bu bir güç yüzüğüydü ve eğer bu yüzüğü parmağınıza geçirirseniz görünmez oluyordunuz, yalnızca tam gün ışığında ve yalnızca gölgenizle görülebilirdiniz, o da titrek ve belli belirsiz olurdu.

“Doğum günü hediyem! Bana doğum günümde geldi, assissim.”

Deagol cinayeti Gollum için sürekli bir vicdan azabıydı;o da kendine bir savunma hazırladı ve karanlıkta kemikleri kemirirken bunu ‘kıymetli’sine tekrarlaya tekrarlaya, neredeyse kendisi de inanır oldu. O gün sahiden onun yaş günüydü. Deagol yüzüğü ona vermeliydi. Belli ki yüzük, sırf ona armağan olmak için öyle çıkagelmişti. Yüzük onun yaş günü armağanı idi…

Gollum ilk başlarda, sıkılana dek yüzüğü takıyordu; sonra sürtüne sürtüne yara edene dek tenine yakın bir kese içinde sakladı; şimdi genellikle adasında, bir kayadaki oyukta saklıyordu ve bakmak için her zaman oraya gidiyordu. Ama gene de bazen ayrı kalmaya dayanamadığı zamanlarda ya da çok çok aç olduğunda ve balıktan sıkıldığında onu takıyordu. Sonra karanlık geçitler boyunca sürünür ve yolunu kaybetmiş goblinlere bakınırdı, meşalelerin yandığı ve gözlerin kamaştırıp acıttığı yerlere bile girmeyi göze alabilirdi. Oh, evet, oldukça güvenli. O parmaklarını boğazlarına dolamadıkça kimse onu görmez, kimse onu fark etmezdi. Daha yalnızca bir iki saat önce takmıştı ve afacan bir goblin çocuk yakalamıştı. Nasıl da ciyaklamıştı. Kemirilecek bir ya da iki kemiği halen duruyordu, ama Gollum daha yumuşak bir şeyler istiyordu.

“Oldukça güvenli, evets,” diye fısıldadı kendi kendisine. Bizi görmeyecek, görecek mi assissim? Hayır. Bissi görmeyecek ve küçük iğrenç kılıcı bir işe yaramayacak, evet oldukça.

Bilbo’nun yanından aniden kayıp, kayığının yüzdüğü karanlığa daldığı sırada aklından bunlar geçiyordu: Bilbo onu son kes gördüğünü sandı. Yine de bir süre bekledi, çünkü tek başına yolunu nasıl bulabileceği konusunda hiç bir fikri yoktu.

Gandaf: “Dağın altındaki tüm o ‘büyük sırlar’ın boş laftan ibaret olduğu ortaya çıkmıstı: Sinsi sinsi, pis pis yemek
yemekten ve onu içerleten hatıralardan başka bulup ortaya çıkaracak, yapmaya değecek bir şey yoktu. Sersefil olmuştu. Karanlıktan nefret ediyordu ama ışıktan daha da çok nefret ediyordu: Her şeyden nefret ediyordu, en basta da Yüzük’ten. Ondan hem nefret ediyor, hem de seviyordu, aynı kendinden nefret edip, kendini sevdiği gibi. Ondan kurtulamazdı. Artık bu konuda hiç iradesi kalmamıştı. Bir Güç Yüzüğü kendi başının çaresine bakar. Yüzük haince sahibinin parmağından düşebilir, ama sahibi hiçbir zaman onu terk edemez. Olsa olsa, yüzüğü bir başkasına emanet etmek düşüncesiyle kendini kandırıp durur bunu da ancak ilk devrelerde yapabilir, yüzük onu yeni yeni ele geçirmeye başladığı zamanlarda. Ama bildiğim kadarıyla yüzüğün tarihçesinde bir tek Bilbo bu düşünceyi sadece düşünce safhasında bırakmayıp gerçekleştirebildi. O da, ancak benim olanca yardımımla. Ve o bile, yüzüğü öylesine terk etmeyi ya da atıp kurtulmayı asla başaramazdı. Kararları veren Gollum değildi. Yüzük’ün kendisiydi. Yüzük onu terk etti.”
Yüzüğün bugüne kadar gelen tarihçesinde en garip olaydır bu: Bilbo’nun tam zamanında gelip, körü körüne, karanlıkta elini onun üzerine koyması.
Yüzük sahibine geri dönmek istiyordu, Isildur’un elinden kayıp düsmüş, onu ele vermişti; sonra bir fırsatı çıkınca zavallı Deagol’u yakaladı ve Deagol öldürüldü; ondan sonra sırada Gollum var: Yüzük onu hırsla yiyip bitirdi. Gollum, artık Yüzük’ün işine yarayamazdı: fazla küçük ve soysuzdu; yüzük elinde olduğu müddetçe de o derin su birikintisini asla terk etmeyecekti. O yüzden, sahibi bir kez daha uyanıp karanlık düşüncesini Kuyutorman’dan yayınca, yüzük Gollum’u terk etti. Terk etti
ve akla gelebilecek en son kişi tarafından bulundu: Shire’lı Bilbo!

Bilbo birden bir çığlık duydu. Bu çığlık sırtındaki tüyleri bile ürpetti. Karanlıktaki sese bakılırsa Gollum pek de uzak olmayan bir yerde küfredip bağırıyordu. Adasında orayı burayı eşeliyor ve boşu boşuna aranıp taranıyordu.

“Nerssde bu? Nerssde bu? diye ağladığını duydu Bilbo. “Kayboldu, assissim kayboldu, kayboldu! Beddua bisse, essin bisse assissim kayboldu.”
“Ne oldu? diye bağırdı Bilbo. “Ne kaybettin?”
“Bisse sormamalı,” diye feryat etti Gollum. “Ona ne, hayır, gollum! Kayboldsu, gollum, gollum, gollum.”
“N’olmuş yani, ben de! diye bağırdı Bilbo “Ve bulunmak istiyorum ve oyunu kazandım ve sen söz verdin. Bu yüzden buraya gel! Gel ve dışarı çıkan yolu bulmama yardım et ve sonra aramana devam et!” Gollum tümüyle perişan gözükse de bilbo yüreğinde merhamet bulamadı ve Gollum’un bu denli çok istediği bir şeyin pek de iyi bir şey olmadığına dair bir his vardı içinde. “Gel buraya!” diye bağırdı.
“Hayır, henüss değil, assissim! diye yanıtladı.
“Ama benim son sorumu hiç de bilemedin ve söz vermiştin,” dedi Bilbo.
“Hiç bilemedim!” dedi Gollum. Sonra aniden karanlıktan keskin bir tısslama geldi. “Onun ceplerinde nesi var?Bunu bize ssöyle. Önce bunu söylemeli.”

Gollum artık herşeyi daha iyi anlıyordu. Yıllardır korktuğu şey sonunda başına gelmişti. Kıymetlisi gitmişti, artık o iğrenç Baggisn’in elindeydi. Ve oradan da kim bilir kimlerin eline düşecekti. Belki de Koca Goblin’e… Ama o buna izin vermezdi, evet, yaşadığı sürece buna izin vermezdi. Yüzük onun “doğum günü hediyesi”ydi ve sonsuza dek onda kalmalıydı.

Bilbo henüz hiç birşeyin farkında değildi orada öylece durmuş Gollum’u çileden çıkaran şeyi merak ediyordu.

“Neyim var benim, ben de merak ediyorum?” dedi kendi kendisine hızlı hızlı soluyup düşe kalka ilerlerken. Sol elini cebine soktu. Yüzük aranan işaret parmağına geçerken metalin soğukluğunu hissetti.

Tıslama tam arkasındaydı. O sıra arkasını döndü ve Gollum’un gözlerini eğimi tırmanan iki küçük yeşil lamba gibi gördü. Dehşete düşüp daha hızlı koşmaya başladı, ama birden ayak parmaklarını yerdeki bir çıkıntıya çarptı ve kılıcı altında, iki seksen yere uzandı.

Bir saniye sonra Gollum üzerindeydi.Ama Bilbo bir şey yapamadan, soluklanamadan, kendini kaldıramadan ya da kılıcı sallayamadan, Gollum fısıldayıp küfrederek onu fark etmeden geçip gitti.

Bu da nedemekti? Gollum karanlıkta görebiliyordu. Bilbo arkadan bile gözlerinin soluk soluk parladığını görebiliyordu. Acıyla ayağa kalktı ve şimdi tekrar belli belirsiz parlayan kılıcını kınına soktu ve sonra tedbiri elden bırakmadan onu takip etti. Başka yapılacak bir şey yok gibiydi. Belki takip ederse, Gollum, farkına varmadan onu bir çıkış yoluna götürebilirdi.

“Kahretssin! kahretssin! kahretssin!” diye tısladı Gollum. “Bagginss’i kahretsin! Gitti. Ceplerins de ne varss? Biliyoruss. Biliyoruss assissim. Onu buldu, evet bulmuş olmalı. Doğum günü hediyem.”

Bilbo kulak kabarttı. Sonunda o da anlamaya başlıyordu. Birazcık acele etti ve halen arkasına bakmadan çabuk çabuk ilerleyen ve Bilbo’nun duvarlardaki silik parıltıdan gördüğü kadarıyla kafasını bir o tarafa bir bu tarafa sallayan Gollum’un arkasından cesaret edebildiği denli yaklaştı.

“Doğum günü hediyem! Kahretssin! Nassıl da kaybettik onu, assissim? Evet, tamam bulduk. Buraya son gelişimissde, o küçük iğrenç viyaklayıcıyı büktüğümüssde. Tamam bulduk. Kahretssin! Tüm bu yüssyıllar ve yüssyıllardan sonra elimissden kayıp gitti. Gitti, gollum,”

Birden Gollum oturdu ve vızıldayan korkunç feryat figan, dinlenemez bir sesle ağlamaya başladı. Bilbo durdu ve kendini tünel duvarına dümdüz yapıştırdı. Bir süre sonra Gollum ağlamayı kesip konuşmaya başladı. Kendi kendisiyle tartışır gibiydi.

“Tekrar geriye dönüp aramak iyi bir fikir değil, hayır. Ssiyaret ettiğimiss tüm yerleri hatırlamıyorlar. Bunun yararı yok. Bagginss’in ceplerinsde; iğrenç dedettifçi onu buldu.Biss bunu bilir, bunu söylerlers.

“Biss tahmin ediyoruss, assissim, yalnızca tahmin ediyoruss. O iğrenç yaratığı bulup sıkıştırmadan bilemeyiss. Ama hediyenin ne yapabildiğini bilmiyor, di mi? Onu yalnızca ceplerinde ssaklayacak. Bilmiyor ve ussağa gidemess. Ssaten kayboldu, iğrenç meraklı şey. Çıkış yolunu bilmiyor. Öyle söyledi.

“Öyle söyledi, evets; ama o hilekar. Ne ima ettiğini söylemiyor. Ceplerinde ne olduğunu söylemeyecek. Biliyor. Bir giriş bildiğine göre, bir çıkış da biliyor olmalı, evet. Arka kapıya gitti. Arka kapıya, evet oraya.

“O halde goblinlerler onu yakalayacak. O yoldan dışarı çıkamass assissim.

“Sss, sss, gollum! Goblinlerler! Evet ancak eğer hediye, bissim assissim hediyemiss ondaysa, goblinlerler onu ele geçirecek, gollum! Onu bulacaklar, onun ne yapabildiğini bulacaklar. Sonra hiçbir ssaman güvenlikte olmayacağıss, asla, Gollum! Goblinlerlerden birisi onu takacak ve sonra hiç kimse onu göremeyecek. Orada olacak, ama görülmeyecek. Bissim sseki gösslerimiss bile onun farkına varmayacak ve tüyler ürperterek ve kurnassca gelip bissi yakalayacak, gollum, gollum!

“O helde konuşmayı keselim assissim ve acele edelim. Eğer Baggins o yöne gitmişse, çabucak gidip bakmalıyız. Git. Şimdi ussak değil. Acele et!”

Gollum bir sıçramayla ayağa kalktı ve dehşet bir hızla ayaklarını sürterek yürümeye başladı. Asıl korkusu bir çıkıntıya takılıp gürültüyle düşmek olsa da Bilbo da arkasından tedbiri elden bırakmayarak koşuşturdu.

Sonunda Gollum çıkış kapısının ağzında durdu, içeriye girmeye tereddüt ediyordu. Goblinler çok yakındalardı, kokularını alabiliyordu.

Girmek ile girmemek arasında bir kararsızlığa düştü ve orada öylece bekledi. Beklerken bir yandan da düşünüyordu.

Bilbo da Gollum’la beraber durdu, bir hobbitin olabileceği kadar sesiz ve tehlikeye karşı tedbirli bir şekilde. Buradan çıkması gerekiyordu bu karanlık ve korkunç yerden. Çıkış kapısını bulmuştu ama oradan geçemiyordu. Çünkü Gollum tamda önünde durmuş sızlanıp duruyordu.

Bilbo geçmenin tek yolunun Gollum’u öldürmekten geçdiğini düşündü. Ama yapamadı, onu öldüremedi. Çünkü Gollum onu öldürmekle tehdit etmemişti ya da öldürme teşebbüsünde bulunmamıştı henüz. Kalbinde bu yaratığa, sefil ve zavallı bu yaratığa acıma duygusu belirdi. Görünmezken ve elinde bir kılıç varken onu öldürmek büyük haksızlık olurdu. Yine de buradan kaçması gerekiyordu yoksa bir şekilde ya goblinlere ya da Gollum’a yakalanacaktı. O da yapabileceği en iyi şeyi yaptı, Gollum’un üzerinden karanlığa doğru sıçradı. Gollum onu farketmişti ama artık çok geçti. Sonunda Bilbo kurtululmuştu, arkasından Gollum’un küfürlerini, sızlanmasını ve tıslayışını duyabiliyordu ama arkasına bakmaya cesaret edemeden kaçtı,kaçabildiği kadar uzağa…

Gandalf: Bilbo’nun elini Gollum’un üzerine inmekten alıkoyan Acıma duygusuydu. Acıma ve merhamet: nedensiz yere vurmamak. Ve Bilbo bunun ödülünü de âlâsıyla gördü, Frodo. Emin ol ki, kötülükten bunca az yara aldı ve sonunda kurtulduysa Yüzük’ü sahiplenişi bu duyguyla başladığı içindir. Acımayla.”

Yüzük Kardeşliği

Bilbo’nun kaçışından sonra Gollum akla gelmeyecek bir şeyi yaptı. Yüzyıllardan beri yaşadığı karanlık, mağarasını terk etti. Çünkü yaşama gayesi Bilbo ile beraber gitmişti, onu bulmalı ve kendisi için alıkoymalıydı, onun kıymetlisini…
Yine de bunu hemen yapamadı…

Gandalf: Yüzük’e olan özlemi, orklara hatta ışığa duyduğu korkudan bile daha ağır basmış. Bir iki yıl sonra dağları terk etmiş…

…her ne kadar hâlâ yüzüğün arzusuyla bağlanmış bile olsa Yüzük artık onu için için yiyip bitirmiyordu; biraz biraz yaşam bulmaya başlamıştı. Kendisini yaşlı, çok yaşlı hissediyordu ama yine de daha az ürkekti ve ölesiye acıkmıştı.

Işıktan, güneşin ve ayın ışığından hâlâ korkuyor ve nefret ediyordu, sanırım hep de böyle kalacak; yine de şeytan gibi akıllıydı. Hem gün, hem de mehtap ışığından saklanabileceğini, o renksiz soğuk gözleriyle gecenin köründe yolunu usulca ve çabucak bulacağını ve korkmuş, ya da onu fark etmeyen küçük şeyleri avlayabileceğini keşfetti. Bu yeni yiyecekler ve yeni hava sayesinde kuvvetlendi…Kuyutorman’a kadar sızmayı başardı.

Yüzük Kardeşliği

Ve Gandalf onu orada gördü.

Gandalf: …fakat daha önce, Bilbo’nun izini sürerek daha uzaklara gitmişti. Ondan kat’i bir şeyler öğrenmek çok zordu, çünkü konuşması sürekli lanetlerle ve tehditlerle kesiliyordu.

Elimden geldiğince ona tahammül ettim fakat gerçeği öğrenmek hayati önem taşıyordu, sonunda sertliğe basvurmak zorunda kaldım, içine ateş korkusunu saldım ve bol bol salya sümük ve hırıltılar arasından gerçek öyküyü parça parça söküp çıkarttım. Yanlış anlaşıldığı ve kötü muamele gördüğü kanısındaydı. Ama nihayet bana Bilmece oyununun sonuna ve Bilbo’nun kaçışına kadar tüm tarihçesini anlattıktan sonra, başka bir şey söyleyemedi, karanlık birkaç ima dışında, içinde, benim saldığımdan daha büyük bir korku vardı. Kendisine ait olanı geri alacağını mırıldanıyordu. Ordan oraya tekmelenip, deliğin birine sürülüp, bir de soyulmaya göz yummayacağını herkese gösterecekti. Gollum’un artık iyi arkadaşları, iyi ve çok güçlü arkadaşları vardı. Onlar ona yardım edecekti. Baggins bunun hesabını verecekti. Aklı fikri bundaydı. Bilbo’dan nefret ediyor ve ona lanetler yağdırıyordu. Dahası, Bilbo’nun nereden geldiğini de biliyordu.”

‘Cebisinde ne varmış?’ diyordu. ‘Söylemicekmiş, yok kıymetlim. Küçük düzenbaz. O soru sayılmaz ki. Önce o hile yaptı, bal gibisi yaptı. Kurallarımızı bozdu. Onu sıkıp suyunu çıkarmalıydık, ya kıymetlim. Görür o, kıymetlim!” Bu, konuşmasından bir örnekti. Sanırım daha fazlasını duymak istemezsin. Bunlarla dolu yorucu günler geçirdim. Fakat hırıltılar arasından kaptığım ipuçlarını bir araya getirerek, ayaklarının onu sonunda Esgaroth’a, hatta Vadi’nin sokaklarına kadar getirdiğini öğrendim. Buralarda saklı saklı etrafı dinleyip gözetlemiş. Eh, büyük olayların haberi Yabandiyar’da çabuk yayılmıştı, Bilbo’nun adını duymuş olan, onun nereden geldiğini bilen bir sürü kişi vardı. Batı’ya, onun yurduna döndüğümüzü de kimseden gizlememiştik.

Gollum’un keskin kulakları öğrenmek istediklerini işitmekte gecikmemiştir. “O halde neden Bilbo’yu daha ileriye kadar izlememiş?” diye sordu Frodo. “Neden Shire’a gelmemis?” Hah, dedi Gandalf, “simdi sıra ona geliyor. Sanırım Gollum bunu yapmaya çalıştı. Yola koyulup, batıya doğru, Ulu Nehir’e kadar geri geldi. Fakat sonra başka yola saptı. Uzaklığın gözünü korkuttuğunu hiç sanmam. Hayır, başka bir şey onu çekmişti. Onu benim için yakalamış olan arkadaşlarım böyle düşünüyor. İzini önce Orman Elfleri sürmüştü, bu onlar için çok kolay bir işti, çünkü izleri henüz tazeydi o zamanlar, izler onları Kuyutorman’ın içine ve sonra tekrar dışına kadar götürdü ama onu yakalayamadılar. Orman onunla ilgili söylentilerle doluydu, hatta hayvanlar ve kuşlar arasında bile korkunç öyküler dolaşıyordu. Ormanadamları etrafta yeni bir korkunun, kan içen bir hayaletin kol gezdiğini söylüyordu. Yuvaları bulabilmek için ağaçlara tırmanan, yavruları bulmak için emekleyip inlere giren, pencerelerden süzülüp beşikleri kapan bir şeydi bu. Fakat Kuyutorman’ın batı ucunda iz aniden yana saptı. Güneye doğru dolanıp Orman Elfleri’nin sahasından dışarı çıktı ve kayboldu…

Gandalf: …Bilbo buradan ayrıldıktan sonra tekrar Gollum’un peşine düştüğümde, iz çoktan soğumuştu. Eğer bir arkadaşımın, dünyanın bu çağındaki en büyük gezgin ve en büyük avcı olan Aragorn’un yardımı olmasa, ben ne kadar arasam fayda etmezdi. Aragorn’la birlikte Yabandiyar’ı baştan başa katedip umutsuzca ve başarısızca Gollum’u aradık. Fakat sonunda ben iz sürmekten vazgeçip diğer taraflara döndüğüm zaman Gollum bulundu. Arkadaşım büyük tehlikelere göğüs gerip, o korkunç yaratıkla birlikte çıkageldi.

Aragorn: “Eğer insanın Kara Kapı menzilinde gezmesi yahut Morgul Vadisi’nin zehirli çiçek­leri üzerinde dolanması gerekiyor ise, tehlikeleri de göze alacak de­mektir. Ben de sonunda yeise düşmüş, dönüş yolculuğuna başlamış­tım. Derken, şans eseri, birdenbire aradığım şeye rast geldim: Çamur­lu bir su birikintisinin yanında yumuşak ayakizleri. Fakat bu kez izler tazeydi ve hızlı oldukları anlaşıyordu ve Mordor’a değil, Mordor’dan bu yana geliyordu. Ölü Bataklıklar boyunca onu izleyip sonunda ele geçirdim. Durgun ve ölü bir bataklık kenarında pusuya yatmış, kara akşam çökerken suyun içini gözetler durumda yakaladım onu, Gollum’u. Yeşil balçıkla sıvalıydı.

Korkarım beni hiçbir vakit sevmeye­cek; çünkü beni ısırdı ve ben de yumuşak davranmadım. Dişlerinin izinden başka bir şey alamadım ağzından. Bu bölümünü, geri dönüş yolunu yani, sabah akşam onu gözetlemeyi, sonunda içecek ve yiyeceksizlikten terbiye oluncaya kadar boynunda bir yular, ağzında tı­kaçla önümden yürütmeyi, durmadan onu Kuyutorman’a doğru sür­meyi, tüm yolculuğumun en kötü bölümü sayabilirim. Sonunda Kuyutorman’a varıp kararlaştırmış olduğumuz gibi onu elflere teslim ettim; ondan kurtulacağım anı iple çekmiştim doğrusu, çünkü berbat kokuyordu. Kendi adıma, bir daha yüzünü bile görmek istemem; fa­kat Gandalf gelip onunla uzun uzun konuşmaya tahammül etti.”

Gandalf: “Evet, uzun ve yorucuydu,” dedi Gandalf, “fakat kazançsız da sa­yılmazdı. Bir kere, onun yüzüğü nasıl kaybettiğine dair anlattığı öy­kü, Bilbo’nun şimdi ilk kez açık açık anlattıklarına uyuyordu; fakat bunu zaten tahmin ediyor olduğumdan, bunun pek bir önemi yoktu. Ama o sırada ilk kez Gollum’un yüzüğünün Ferah Çayırları’ın yakı­nındaki Büyük Nehir’den çıkmış olduğunu öğrendim. Ve aynı zaman­da yüzüğe uzun bir süre sahip olduğunu da öğrenmiş oldum. Kendi küçük ırkının birçok ömrü boyunca sahip olmuştu yüzüğe. Yüzüğün gücü, ömrünü kat kat uzatmıştı; fakat bu kudret sadece Âli Yüzükler­de vardır.
“Ve eğer bu yeterince önemli bir kanıt sayılmazsa -Galdor- bir de sözünü ettiğim diğer deney vardı. Burada, havaya kaldırıldığında gördüğünüz, yuvarlak ve süssüz olan bu yüzükte isildur’un söylemiş ol­duğu harfler hâlâ okunabilmekte, tabii eğer bu altın nesneyi bir süreli­ğine ateşe atacak yüreğiniz varsa. Bu dediğimi ben yaptım ve şunlan okudum:

Ash nazg durbatulûk, ash nazg gimbatul, ash nazg thrakatulûk agh burzum-ishi krimpatul

…Gollum’un neler yaptığını öğrenemedik. Sadece ağlayıp, boğazında düğümlenen gollumlar arasından bizi zalimlikle suçluyordu; onu sıkıştırdığımız zaman da sanki eskiden yaşadığı bir işkenceyi hatırlarmış gibi sızlanarak korkudan yaltaklanmaya, uzun ellerini ovuşturmaya, parmaklarını sanki ona acı veriyorlarmış gibi yakmaya başlıyordu. Fakat korkarım bunun şüphe götürür tarafı yok: Yavaş yavaş, sinsice yolunu bulmuş, adım adım, mil be mil, güneye, nihayet Mordor Diyarı’na ulaşmıştı…

“Evet, Mordor’a,” dedi Gandalf. “Heyhat! Mordor bütün çarpık şeyleri kendine çeker; Karanlık Güç de onları oraya toplamak için bütün iradesini kullanıyordu. Üstelik Düşman’ın Yüzük’ü de mutlak kendi izini bırakmış, onu taşıyanı bu çağrılara açık kılmış olmalı. Ve o sıralar her ahali Güney’deki yeni Gölge ve onun Batı’ya duyduğu nefret hakkında fısıldaşıp duruyordu, işte öcünü almasına yardım edecek o iyi yeni arkadaşları bunlardı! “Zavallı budala! O diyarda çok fazla şey öğrenecekti, istediğinden çok fazlasını. Ve eninde sonunda, sınırlarda hırsız gibi gizlenip etrafı gözetlerken yakalanması ve sorguya çekilmesi kaçınılmazdı. Korkarım böyle de oldu. Bizim elimize geçtiğinde, uzun bir süre orada kaldıktan sonra geriye dönüyordu. Kimbilir ne kötülükle görevlendirilmiş olarak. Ama bu artık pek önemli değil. Vereceği en büyük zararı verdi zaten. “Evet, heyhat! Onun aracılığıyla Düşman Tek Yüzük’ün tekrar bulunduğunu öğrendi, Isildur’un nerede düştüğünü biliyor. Gollum’un yüzüğünü nerede bulduğunu biliyor. Yüzük sahibine uzun bir yaşam verdiği için, bunun bir Ali Yüzük olduğunu biliyor. Bunun Üç taneden birisi olmadığını biliyor, çünkü onlar kayıp değildi ve ayrıca kötülüğe de cevaz vermezler. Yediler’den veya Dokuzlar’dan biri olmadığını da biliyor, çünkü onların herbirinin akıbetinden haberdar. Bunun O olduğunu biliyor. Ve sanırım sonunda hobbitleri ve Shire’ı da duymuş oldu…

Her halükârda, onu öldürmedik: Çok yaşlı ve çok zavallı biri. Orman Elfleri onu hapsettiler, ama ona bilge gönüllerinin elverdiğince iyilikle davranıyorlar…”

…Şu anda hapiste ama hali kötü sayılmaz,” dedi Aragorn. “Çok sıkıntılar çekmişti, işkence gördüğüne hiç şüphe yok, Sauron’un korku­su yüreğine kapkara işlemiş. Yine de, kendi adıma, Kuyutorman’ın dikkatli elflerinin elinde emniyette olduğuna seviniyorum. Gollum’un kötü niyeti çok büyük; bu kötü niyet, onun gibi zayıf ve buruşuk birin­den beklenmeyecek kadar büyük bir güç veriyor ona. Eğer serbest ol­saydı, hâlâ çok büyük kötülükler yapabilirdi. Ve Mordor’dan kötü bir görev için serbest bırakıldığına da hiç şüphem yok.”

“Eyvah ki eyvah!” diye haykırdı Legolas o zarif elf yüzünde bü­yük bir kederle, “iletmek üzere yollandığım havadisi söyleme zama­nım geldi. Havadislerim iyi değildi, lâkin buradakiler için ne kadar korkunç olduğunu ancak şimdi anlamış bulunuyorum. Smeagol, namı diğer Gollum, kaçtı.”
“Kaçtı mı?” diye haykırdı Aragorn. “Bu gerçekten de kötü bir ha­ber. Buna hepimiz çok yanacağız korkarım. Nasıl oldu da Thranduil halkı emaneti koruyamadı?

“Yeterince dikkatli olmadığımızdan değil,” dedi Legolas; “belki de fazla iyi yüreklilikten. Ayrıca korkarız ki mahkûm başkalarından yardım aldı ve her bir işimiz de fazlasıyla biliniyormuş. Bize ne kadar zor gelirse gelsin, Gandalf in isteğiyle bu yaratığın başında gece gün­düz nöbet tuttuk. Fakat Gandalf, onun iyileşebileceğine dair hâlâ bir ümit olduğunu söylemişti ve biz de her anını tekrar eski kara düşüncelerine düşeceği yerin altındaki zindanlarda geçirmesine kıyamıyorduk.”

“Hava iyi olduğu zamanlar Gollum’u ormanın içinde dolaştırıyorduk; tırmanmayı sevdiği, diğer ağaçlardan ayrı duran yüksek bir ağaç var­dı. En üstteki dallara kadar çıkıp özgür rüzgârı hissetmesine sık sık izin verir, fakat ağacın dibine nöbetçi koyardık. Günün birinde aşağı­ya inmeyi reddetti, nöbetçilerin de onun peşinden tırmanmaya hiç ni­yetleri yoktu: Dallara elleriyle olduğu kadar ayaklarıyla da sıkı sıkı sarılmayı öğrenmişti; böylece nöbetçiler gecenin ileri vakitlerine ka­dar ağacın altında oturdular.

“İşte tam da o gece, aysız ve yıldızsız bir yaz gecesi, orklar bizi ga­fil avladı. Bir süre sonra onları geri püskürttük; çok kalabalık, çok yır­tıcıydılar, fakat dağlardan geliyorlardı ve ormana alışık değillerdi. Cenk bittiğinde Gollum’un gitmiş olduğu çıktı ortaya, nöbetçileri de ya öldürülmüş ya da esir edilmişti. O zaman bu saldırının onu kurtarmak için tertiplenmiş olduğu ve onun bunu daha önceden bildiği aşi­kâr oldu. Bunu nasıl tertiplemişlerdi, anlayabilmiş değiliz; lâkin Gol­lum çok hilekar, Düşman’ın casusları da çok fazla. Ejderha’nın düştü­ğü yıl kovulan kötü şeyler daha da kalabalık olarak geri döndüler ve bizim hükmümüzün sürdüğü bölge dışında Kuyutorman yeniden kötü bir yer oldu.
“Gollum’u yeniden yakalamayı başaramadık. Bir sürü ork izi ara­sında onun da izine rastladık; iz güneye doğru Orman’ın derinliklerine daldı. Fakat çok geçmeden bizim kabiliyetimiz dışına çıktı ve takibe devam etmeye cesaret edemedik çünkü Dol Guldur’a yaklaşıyorduk, orası da hâlâ çok fazla kötülükle dolu bir yerdir; bizler o tarafa gitme­yiz.”

Gollum orkların yardımıyla elflerden kurtulmayı başarmıştı. Ama orklar aslında Gollum’a yardım etmiyorlardı. Onu efendilerine götürmek için kaçırıyorlardı. Yine de Gollum çok sinsi ve çok akıllıydı. Her ne kadar gittiği yer Sauron’un kara kulesi Barad-dur olsada kısa bir süre için bu tehlikeyi göze aldı. Ancak elflerden yeterince uzaklaştığı zaman orklarıda bir şekilde atlatıp Moria’nın karanlığında saklanmaya gitti. Orada ne yaptığı ya da neler yaşadığı bilinmez ama Gollum’un Moria’dan, kıymetlisini bulmak için dışarıya çıkmaya çalıştığını söyleyebiliz.

Gollum’un izi kaybedilir. Bu sıralarda hem elfler hem de Sauron’un hizmetkârları tarafından aranmakta oldugu için, Moria’da saklandıgı tahmin edilir; ama tam Batı kapısına giden yolu kesfettiği sırada, dışarı çıkamaz.

Yüzüklerin Efendisi Ekler Kısmı

Gollum’un tekrar ortaya çıktığı yer Moria, zaman ise Yüzük Kardeşliği’nin Moria’ya geldiği zamandır.

…Arkasında kalan Grup üyeleri nadiren, o da ancak telaşlı fısıltılar halinde konuşuyorlardı. Kendi ayaklarının seslerinden başka ses yoktuı; Gimli’nin cüce çizmelerinin tok gürültüsü; Boromir’in cüssesinin aığırlığını hissettiren yürüyüşü; Legolas’ın hafif adımları; hobbit ayakIarının neredeyse duyulmayan pıtırtısı; arkada da Aragorn’un uzun adımlarının yavaş ve sağlam sesi. Kısa duraklamalarında, arada bir görünmeyen bir suyun belli belirsiz tıpırtısından başka hiçbir şey duymuyorlardı. Yine de Frodo başka bir şey daha duymaya, ya da duyduğunu zannetmeye başladı: Çıplak ayaklardan çıkan yumuşak ve hafif adım sesleri. Hiçbir zaman duyduğuna emin olabileceği kadar yüksek veya yakın olmuyordu bu ses; fakat ilk duyduğu andan bu yana, Grup hareket ettiği müddetçe ses de aralıksız peşlerindeydi. Ama yankı da değildi, çünkü onlar durduklarında o kendi başına biraz daha tıpırtısına devam ediyor sonra kesiliyordu…

Yüzük Kardeşliği

Yüzük, taşıyıcısına bir takım güçler vermişti.Bunlardan biri; daha iyi bir görüş kuvveti diğeri ise; daha iyi duyma gücü idi.

Frodo’nun bunu ilk fark ettiği zaman Gollum’un ayak seslerini duyduğu zamana denk geliyordu.

…Uzakta, batıdaki kemerli yol olduğunu tahmin ettiği bir yerde fe­ner gibi bir çift gözü andıran iki solgun ışık noktası gördüğünü zan­nettiğinde, nöbeti neredeyse bitmişti. Sıçradı. Başı, uyuklargibi önü­ne düşmüştü. “Nöbetteyken uyumuş olmalıyım,” diye düşündü. “Bir rüyanın layısındaydım.” Ayağa kalkarak gözlerini ovuşturdu ve Legolas kalkıp nöbeti devralıncaya kadar dikkatle karanlığı süzerek ayakta durmaya devam etti…

Kardeşlik Lorien ormanlarına vardığında da Gollum takibini sürdürüyordu. Yavaş ama dikkatli bir şekilde. Yine de her ne kadar dikkatli olursa olsun YüzükTaşıyıcısı’nın gözünden ve kulaklarından gizlenemiyordu.

…Frodo cevap vermedi. Sting’e baktı, kılıç sönüktü. Yine de bir şey duyar gibi olmuştu sanki. Etraflarına gölgeler düşüp ardlarındaki yol kararır kararmaz, o çabuk çabuk ayak pıtırtıları gene başlamıştı. O an­da bile duyuyordu bu sesi. Hızla arkasına döndü. Geride iki minik parlak ışık vardı, ya da bir an için olduğunu zannetmişti fakat bunlar hemen kenara çekilip gözden kaybolmuşlardı…

Kılıcının solmasına rağmen, yakınlardaki tehlike hissi Frodo’yu bir türlü terk etmemiş, hatta daha da artmıştı. Yerinden kalkarak deli­ğe kadar emekleyip aşağıya baktı. Ta aşağıda, ağacın dibinde sinsi sinsi bir kıpırtı duyduğuna yemin edebilirdi. Elfler değildi bu; çünkü orman halkı bütün hareketlerinde tamamiyle sessizdiler. Sonra biri bir yerleri kokluyormuş gibi belli belirsiz bir ses duydu; bir de sanki bir şey ağacın gövdesini tırmalıyordu. Ne­fesini tutarak aşağıya, karanlığa baktı.
Artık bir şey ağır ağır yukarı tırmanmaya başlamıştı ve kenetlen­miş dişleri arasından yumuşak bir tıslama halinde nefesi duyulabiliyordu. Sonra, ağacın gövdesine iyice sokulmuş, gittikçe yaklaşan iki soluk göz gördü Frodo. Gözler durup hiç kırpışmadan yukarıya baktı. Aniden döndüler ve gölge gibi bir şekil ağacın diğer yanına dolanarak gözden kayboldu…

Gollum, Kardeşlik’in peşinden Lorien’e kadar gelen orkların yarattığı kargaşadan yararlanarak, yüzüğü almak için ilk hamlesini yaptı. Ama Haldir’in ağaçların arasından gelmesiyle bu hamle boşa gitti. Elflere yakalanmaktan korkan Gollum daha fazla ileriye gitmeyip karanlığa karıştı. Sinsice saldırmak için doğru zamanı beklemeye koyuldu.

Hemen ardından Haldir dallar arasından hızla tırmanarak çıktı. “Bu ağaçta bu güne kadar hiç görmediğim bir şey vardı,” dedi. “Ork değildi. Ben ağacın gövdesine değer değmez kaçtı. Böyle hem ürkek, hem de ağaca tırmanmasını bilen bir şey olmasa, siz hobbitlerden biri zannedebilirdim.
“Ok atamadım, çünkü şimdi gürültü çıkaracak zaman değil: Çatış­mayı göze alamayız. Büyük bir ork bölüğü geçti. Nimrodel’i aştılar -temiz sularına giren o kirli ayaklarına lanet olsun!- ve nehrin yanın­daki eski yoldan ilerlediler.

Bu Gollum’un son denemesi değildi, yaşadığı müddetçe Yüzük Taşıyıcısı’nı, kıymetlisini almayı umarak izleyecekti. Hiçbir şekilde durmayacak, pes etmeyecekti. Bu kararlılığını Kardeşlik’in Nehir Yolculuğu’nda da devam ettirdi.

O gece, nehrin batı kıyısına yakın minik bir adada konakladılar. Sam, battaniyelere sarılarak Frodo’nun yanına yattı. “Mola vermeden bir iki saat önce tuhaf bir rüya gördüm Bay Frodo,” dedi. “Belki rüya değildir ya. Ama tuhaftı.”

Ee, neymiş o?” dedi Frodo, Sam’in öyküsü her ne ise oturup anlatmadıkça huzur bulmayacağını bildiğinden.
“Lothlorien’den ayrıldığımızdan beri beni gülümsetecek bir şey ne gördüm, ne düşündüm.”
“O tür tuhaf değildi Bay Frodo. Garipti. Rüya değildiyse, her şeyi tersti. Ve senin duymanda yarar var. şöyle
ki: Gözleri olan bir kütük gördüm!”
“Kütük tamam,” dedi Frodo. “Nehirde bir sürü kütük var. Ama gözleri bırak!”
“Ama bırakamam,” dedi Sam. “Gözler beni uyardı, aslına bakarsan. Yarı ışıkta Gimli’nin kayığının arkasında yüzen bir kütük gördüm zannettiydim; ama üstünde durmadım. Sonra sanki kütük kayığa yetişmeye başladı. Herkesin nehrin akıntısıyla birlikte sürüklendiğini düşünecek olursak, senin de diyeceğin gibi bir acayipti bu Tam o anda gözleri gördüm: Kütüğün bize yakın ucundaki bir tümsek üzerinde solgun, parlağımtrak iki nokta. Dahası, o şey kütük de değildi çünkü perdeli ayaklan vardı, neredeyse kuğularınki gibi, sadece biraz daha büyüktüler ve suya dalıp dalıp çıkıyorlardı.işte tam o sırada doğrulup gözlerimi ovaladım, uykumu üzerinden attığımda hâlâ orada olsaydı bağıracaktım. Çünkü her ne idiyse, artık hızla yaklaşıyordu ve Gimli’ye iyice yetişmişti. Fakat o iki fener benim kıpırdanarak ona baktığımı fark ettiğinden midir yoksa ben uyandım ondan mıdır bilmiyorum, tekrar baktığımda orada değildi. Yine de sanki gözümün ucuyla, öyle derler ya, gözümün ucuyla kara bir şeyin nehrin kıyısının gölgesi altına dalıp gittiğini gördüm gibi. Bir daha göz möz görmedim gerçi.
“Kendi kendime dedim ki: ‘yine rüya görüyorsun Sam Gamgee, dedim ve kimseye ses etmedim. Fakat o
zamandan beri düsünüp duruyorum da içime bir şüphe düstü. Sen ne dersin buna Bay Frodo?”
“Hepsi hepsi bir kütük, alacakaranlık ve de gözlerindeki uyku işte derdim,” dedi Frodo, “eğer o gözler ilk kez görülmüş olsaydı. Ama bu ilk değil. Onları Lorien’e varmadan, ta kuzeyde görmüştüm. Ve fletteki gece de gözleri olan garip bir yaratığın bize doğru tırmandığını gördüm. Haldir de gördü. O ork alayı geçtikten sonra Elflerin söylediklerini hatırlıyor musun?”
“Ah,” dedi Sam, “hatırlıyorum; dahasını da hatırlıyorum. Aklıma gelen şey hoşuma gitmiyor; fakat oydu buydu derken, Bay Bilbo’nun hikâyelerini falan da düşününce, galiba bu yaratığın ismini bile çıkartabilecek gibiyim. Kötü bir isim. Gollum olmasın?”
“Evet, bir süredir benim de korktuğum isim bu,” dedi Frodo. “O fletteki geceden beri. Sanırım Moria’da yuvalanmıştı ve peşimize oradan düştü; fakat biz Lorien’de konaklayınca izimizi kaybetmiştir diye umuyordum. Herhalde sefil yaratık Gümüşdamarı kenarındaki ormanlarda gizlenip yola çıkmamızı beklemiş olmalı!”

Sadece bu kadar da değildi…

Gecenin köründe, Sam’in sarsmasıyla derin, koyu bir uykudan uyandı Frodo. “Seni uyandırmam çok yazık,” diye fısıldadı Sam, “fakat öyle dediydin. Anlatacak bir şey yok, ya da pek bir şey yok. Bir vakit önce hafif su şıpırtıları ve etrafı koklayan birinin seslerini duyar gibi oldum, fakat geceleri nehir kıyısında bu tür garip sesler duyulur hep.”

Sam yattı, Frodo battaniyelerine sarınıp sarmalanıp uykusuyla sa­vaşarak oturdu. Dakikalar ya da saatler yavaş yavaş ilerliyor, hiçbir şey olmuyordu Frodo tam tekrar yatmak için içinden gelen dürtüye teslim olmak üzereydi ki, bağlı duran kayıklardan birine suyun için­den belli belirsiz kara bir şekil yanaştı. Uzun beyazımtrak bir el uza­nıp borda tirizine yapıştı; soluk fenerler misali bir çift göz soğuk so­ğuk parlayarak kayığın içine baktı, sonra bakış yükseldi ve adanın üzerindeki Frodo’yu buldu.
Gözler bir iki kulaç ilerideydi ancak; Frodo karşısındakinin tıslayarak nefesini tuttuğunu işitti. Sting’i kınından çekerek ayağa kalktı ve gözlerin karşısına dikildi. Anında ışıkları ke­sildi gözlerin. Bir tıslama daha ve suya düşen bir şeyin şapırtısı duyul­du ve o kütük sureti nehir boyunca geceye doğru hızla ilerledi. Aragorn uykusunda kıpırdandı, döndü ve doğruldu.

“Ne var?” diye fısıldadı yerinden fırlayıp Frodo’nun yanına gelir­ken. “Uykumda bir şey hissettim. Neden kılıcını çektin?”
“Gollum,” diye cevap verdi Frodo. “Ya da ben öyle tahmin ediyo­rum.”

“Ah!” dedi Aragorn. “Demek yol kesen minik eşkıyamızın farkındasın sen de. Moria boyunca, ta Nimrodel’e kadar peşimizdeydi. Ka­yıklara geçtiğimizden beri bir kütüğe uzanmış, elleri ve ayaklarıyla kürek çekip duruyor. Bir iki kere gece onu yakalamaya çalıştım; ama hem bir tilkiden daha kurnaz hem de bir balıktan daha kaygan. Nehir yolculuğunun onu dize getireceğini umuyordum fakat suda onunla başa çıkılmıyor.
“Yarın daha hızlı gitmeyi denemeliyiz. Sen yat şimdi, gecenin geri kalan kısmında ben nöbet tutarım. Keşke o sefil elime düşse, işimize yarayabilir. Ama eğer elime geçiremezsem, elimizden geleni ardımı­za koymayıp takibinden kurtulmalıyız. Çok tehlikelidir. Geceleri ken­di hesabına işleyeceği cinayetler bir yana, etrafta olan diğer düşman­ları da peşimize takar.”

Evet ama o bunu istemiyordu, Gollum yüzüğü kendisi için istiyordu. Orkların olaya karışması onun için de feleket olurdu. Güvenebileceği tek bir arkadaşı bile yoktu. Issız ve karanlık yerlerde bir başınaydı…

Gollum takibini Moria’dan Lothlorien’e, Part Galen’den Emyn Muil’e kadar sürdürdü. Ve ilk büyük hamlesini Emyn-Muil’de yaptı, daha doğrusu yaptırdı…

Soluk ay ışığında dimdik ve neredeyse pürüzsüz gibi görünen uçu­rumun yüzünden aşağıya, incecik kolları ve bacakları açılmış küçük siyah bir şekil iniyordu. Belki yumuşak, yapışkan elleriyle ayak par­makları hiçbir hobbitin görüp kullanamadığı çatlaklar ve delikler bu­luyordu, ama bir yandan da sinsi, kocaman bir örümcek misali, el ve ayaklarının yapışkan yumuşak tabanlanyla yapışarak vuruyormuş gi­bi görünüyordu. Üstelik baş aşağıya iniyordu, sanki yolunu koklaya koklaya buluyormuş gibi Arada bir başını yavaş yavaş kaldırarak de­risi kemiğine yapışmış uzun boynu üzerinde tamamen arkaya çeviriyordu; hobbitlerin gözüne iki minik, solgun ışık takıldı, ay ışığında bir an için açılıp sonra çabucak yeniden kapanan gözler.

“Sence bizi görüyor mu?” dedi Sam.
“Bilmiyorum,” dedi Frodo sessizce, “ama zannetmiyorum. Dost gözlerin bile bu elf işi pelerinleri görmesi çok zor Gölgede olunca ben bile seni birkaç adım ötedeyken göremiyorum. Ayrıca onun ne güneşi, ne de ayı sevmediğini duymuştum.”
“O halde neden tam buradan aşağıya iniyor?” diye sordu Sam.
“Yavaş Sam!” dedi Frodo. “Belki de kokumuzu alabiliyordur Ayrıca elfler kadar keskin kulakları var sanırım. Galiba şu anda bir şey duydu; büyük bir ihtimalle seslerimizi. Orada epey bir bağrışıp çağrışmıştık; ayrıca bir dakika öncesine kadar çok yüksek sesle konuşu­yorduk.”
“Her neyse, ondan bıktım artık,” dedi Sam. “Benim kaldıramaya­cağım kadar sık çıkmaya başladı karşıma; ona söyleyeceğim bir iki lakırdı olacak, eğer becerebilirsem. Zaten bu kez elimizden kaçıracağı­mızı hiç zannetmiyorum.” Gri başlığını tepesine iyice çekerek bir hır­sız gibi uçuruma doğru ilerlemeye başladı Sam.
“Dikkat et!” diye fısıldadı Frodo arkasından giderek. “Onu telaş­landırma! Göründüğünden çok daha tehlikeli.”

İki Kule

“Ah, sss! Dikkat kıymetlim! Ne kadar acele o kadar yavaş. Boynumusu risske atmayalım, atmayalım değil mi kıymetlim? Hayır kıy­metlim – gollum!” Başını tekrar kaldırdı, ay ışığında gözlerini kırpış­tırdı ve çabucak gözlerini kapattı. “Nefret ediyoruss,” diye tısladı. “Piss, piss parlak ışık -sss- bisi gösetliyor kıymetlim göslerimisi acıtıyor.”
Artık iyice alçalıyordu; tıslamaları daha keskin ve net olarak geli­yordu. “Nerde, hani nerde: Kıymetlim, kıymetlim nerde? Bisim, öyle ya işte bisim ve bis de onu isstisiyoruss. Hırssıslar, hırssıslar, piss kü­çük hırssıslar. Neredeler şimdi onlar benim kıymetlimle? Lanet olssunlar! Onlardan nefret edisiyorus.”

Sonunda yerden uzaklığı, ancak üç-dört metre kadar kalmıştı, tam üstlerine gelecek şekilde. Tam o noktadan sonra kayada dimdik bir iniş vardı çünkü tam orada uçurumda bir oyuntu bulunuyordu; Gollum dahi tutunacak bir yer bulamazdı. Durduğu yerde, önce ayakları yere değebilsin diye dönmeye çalışırken, ıslık çalan tiz bir çığlıkla ye­re düştü. Düşerken de kollarını ve bacaklarını olduğu gibi kendi vücu­duna doladı, tıpkı aşağıya inerken ağ ipi kopan bir örümcek gibi.

Sam saklandığı yerden şimşek gibi fırladı, aralarındaki mesafeyi aştı ve bir iki sıçrayışta uçurumun dibine vardı. Daha Gollum kalkamadan üzerine çullanmıştı bile. Fakat Gollum’un, böyle boş bulunup gafil avlandığında dahi, hesapladığından daha dişli çıktığını gördü. Daha Sam yakalayamadan, uzun kollar ve bacaklar onu sarmış, kollarını hareketsiz bırakmışlardı; onu sımsıkı sarıp sarmalayan yumuşak fakat korkunç biçimde güçlü kollar yavaş yavaş gerilen kayışlar gibi sıkıyor, ıslak parmaklar gırtlağını bulmaya çalışıyordu. Sonra sivri dişler omuzunu dişledi. Bütün yapabildiği yuvarlak sert kafasını yan­lamasına yaratığın yüzüne vurmaktı. Gollum tıslayarak tükürdü ama Sam’i bırakmadı.

Eğer tek başına olsaydı işler Sam için çok korkunç olurdu. Fakat Frodo yerinden fırladı, Sting’i kınından çekti. Sol eliyle Gollum’un in­ce, düz saçlarını yakaladı; başını, boynunu uzatacak şekilde geriye çe­kip, o soluk zehirli gözleriyle gökyüzüne bakmaya zorladı.

“Bırak! Gollum,” dedi. “Bu elimdeki Sting. Bir zamanlar, onu bir kere daha görmüştün. Bırak yoksa bu kez Sting’i hissedersin! Boğazı­nı keserim.”

Gollum yıkıldı ve tıpkı ıslak bir ip gibi kendini koyuverdi. Sam omuzunu ovuşturarak ayağa kalktı. Gözleri hiddetle için için yanıyor­du ama öcünü alamadı: Sefil düşmanı taşların üzerinde sürünüyor, sızlanıp duruyordu.

“Canısımısı acıtmayın! Canısımısı acıtmalarına isin verme kıy­metlim! Canısımısı acıtmaslar değil mi, bu minik iyi yürekli hobbitler acıtmaslar değil mi? Bisim niyetisimis kötü değildi ki; ama onlar üstüsümüse, fukara sıçanlara saldıran kediler gibi atladılar, atladılar iş­te, kıymetlim. Üsstelik bis çok da yalnısıs, gollum. Bis onlara iyi davranacağıs, çok iyi hem de, eğer onlar da bise iyi davranırlarssa, öyle değil mi, evet, evet.”

Evet, buna ne yapacağız?” dedi Sam. “Ben derim ki, bir daha ar­kamızdan gizlice sokulamasın diye bağlayalım onu.”
“Ama bu bisi öldürür, bisi öldürür,” diye zırladı Gollum. “Kötü yürekli minik hobbitler. Bisi bu soğuk, kaba topraklarda bağlayıp, bırakacaklarmış bisi, gollum, gollum.” Hindi gibi sesler çıkartan boğazında hıçkırıklar düğümlenmişti.
“Hayır,” dedi Frodo. “Eğer onu öldüreceksek hemen öldürmeliyiz. Ama bunu yapamayız; şu durumda yapamayız. Zavallı sefil şey! Bize hiç kötülüğü dokunmadı.”
“Ya, öyle mi!” dedi Sam omuzunu ovarak. “En azından denedi; ni­yetliydi de, bu konuda garanti verebilirim. Uyurken bizi boğazlamaya çalışacak, onun niyeti bu işte.”
“Sanırım,” dedi Frodo. “Ama ne yapmaya niyeti olduğu ayrı bir konu.” Bir süre düşünce içinde durdu. Gollum hareketsiz yatıyordu ama zırlamayı kesmişti. Sam, tepesinde durmuş dik dik bakıyordu.
O zaman Frodo, oldukça açık bir şekilde sanki uzaktan geçmişin seslerini duyar gibi oldu:
Bilbo’nun elinde fırsatı varken o iğrenç yaratığı bıçaklamamış ol­ması ne acınası bir şey!
Acınası mı? Bilbo’nun elini Gollum’un üzerine inmekten alıkoyan şey, Acıma duygusuydu. Acıma ve Merhamet: Nedensiz yere vurma­mak.
Ben Gollum’a hiç acımıyorum. Ölümü hak ediyor.
Hak ediyormuş! Belki ediyordur. Yaşayanların birçoğu ölümü hak ediyor. Ve ölenlerin bir kısmı da yaşamayı hak ediyor. Yaşamı onlara verebilir misin? O halde öyle hak, hukuk adına ölüm buyurmakta çok acele etme. Çünkü en bilge olanlar bile her şeyin sonunu göremez.
“Pekâlâ,” diye cevap verdi yüksek sesle kılıcını indirerek. “Ama yine de korkuyorum. Buna rağmen, bak, yaratığa dokunmayacağım. Çünkü artık onu gördüğüm için ona acıyorum.”
Sam, orada olmayan biriyle konuşuyormuş gibi davranan beyine bakakaldı. Gollum başını kaldırdı.
“Evet, ssefilis gerçekten de kıymetlim,” diye zırladı. “Istırap, ıstı­rap! Hobbitler bisi öldürmeyecek, cici hobbitler.”
“Hayır, öldürmeyeceğiz,” dedi Frodo. “Ama senin gitmene de izin vermeyeceğiz. Sen fesat ve fenalıkla dolusun Gollum. Bizimle birlik­te gelmek zorundasın, o kadar, bu arada da gözümüz senin üzerinde olacak. Ama bize yardım etmen lazım, eğer yapabilirsen tabii, iyilik yapan, iyilik bulur.”
“Evet, evet tabii ki,” dedi Gollum otururken. “Cici hobbitler! On­larla gideceğis. Karanlıkta onlara emniyetli yollar bulacağıs, evet öy­le yapacağıs. Peki bu soğuk ve sert topraklarda nereye gidiyorlar acaba, merak edisiyorus, evet merak edisiyorus?” Başını kaldırıp onlara baktı ve bir an için kırpıştırdığı soluk gözlerinde, solgun bir kurnazlık ve sabırsızlık ışığı oynaştı.
Sam kaşlarını çatarak ona baktı ve dudaklarını ısırdı; ama beyinin hareketlerinde garip bir şeyler olduğunu ve konunun tartışmaya açık olmadığını seziyor gibiydi. Gene de Frodo’nun verdiği cevaba çok şa­şırdı.
Frodo doğrudan, Gollum’un kaçırdığı ve çevirdiği gözlerine baktı. “Bunu biliyorsun, bilmesen de kolaylıkla tahmin edebilirsin Smeagol,” dedi sert ve alçak bir sesle. “Mordor’a gidiyoruz elbette. Ve sen oraya giden yolu biliyorsun sanırım.”
“Ah! sss!” dedi Gollum, kulaklarını elleriyle kapatarak, sanki böy­lesine bir içtenlik, isimlerin böyle açık açık söylenmesi onun canını acıtmıştı. “Tahmin ettik, evet tahmin ettik,” diye fısıldadı; “ve bis de onların gitmelerini istemiyorduk, değil mi? Hayır kıymetlim, hayır, cici hobbitlerin gitmesini istemiyorduk. Küller, küller ve tos ve sususluk var orada; ve çukurlar, çukurlar, çukurlar ve orklar, binlerce orklar. Cici hobbitler öyle yerlere -sss- gitmemeli.”
“Yani sen oraya gitmiştin, öyle mi?” diye ısrar etti Frodo. “Ve bir şeyler seni yine oraya çekiyor, değil mi?”
“Evet, evet. Hayır!” diye viyakladı Gollum. “Bir kerecik, kasayydı, öyle değil mi kıymetlim? Evet, kasara. Ama geri dönmeyeceğis, hayır hayır!” Sonra aniden sesi ve konuşma tarzı değişti, hıçkırıkları boğazında düğümlendi ve konuşmaya başladı, ama onlara değil. “Beni rahat bırakın, gollum! Canımı acıtıyorssun. Ah benim savallı elle­rim, gollum! Ben, bis, ben geri gitmek istemiyorum. Yolu bulamam. Yorgunum. Ben, bis onu bulamayıs, gollum gollum, hayır, yolu yok. Onlar hep uyanık. Cüceler, insanlar, elfler, parlak göslü korkunç elfler. Onu bulamam. Ah!” Ayağa kalktı ve kavuşturduğu uzun ellerini, kemikli, etsiz bir düğüm haline sokarak Doğu’ya doğru salladı. “Yapamayacağıs!” diye bağırdı. “Senin için yapmayacağıs.” Sonra tekrar yere çöktü. “Gollum, gollum,” diye sızlandı yüzü yere kapanık. “Bise bakma! Git! Uyu!”
“Senin emrinle ne uykuya dalar, ne de gider Smeagol,” dedi Fro­do. “Ama eskisi gibi ondan kurtulmak istiyorsan bana yardım etmen gerekecek. Ve korkarım bu da ona giden bir yol bulmak demek. Ama sen yolun sonuna, ülkesine açılan kapıların gerisine kadar gelmek zo­runda değilsin.” Gollum tekrar oturdu ve gözkapaklarının altından ona baktı. “Ora­da,” diye gıdakladı. “Hep orada. Orklar sisi götürüverir. Nehir’in do­ğusunda ork bulmak kolay. Smeagol’e sormayın. Savallı, savallı Smeagol, o çok usun zaman önce ayrıldı. Onun Kıymetli’sini aldılar, o artık kayboldu.”
“Belki yine buluruz onu, eğer sen de bizimle gelirsen,” dedi Fro­do.
“Hayır, hayır, hiçbir saman! O Kıymetli’sini kaybetti,” dedi Gol­lum.
“Ayağa kalk!” dedi Frodo.
Gollum ayağa kalktı ve uçuruma doğru geriledi.
“Şimdi!” dedi Frodo. “Yolunu gündüz mü daha rahat bulursun, gece mi? Yorulduk; fakat eğer geceyi tercih edecek olursan bu gece yola koyulacağız.”
“Kocaman ışıklar göslerimisi acıtıyor, evet öyle yapıyorlar,” diye mızıldadı Gollum. “Beyaz Yüs’ün altında olmas, daha olmas. Yakın­da tepelerin arkasısına gider, evet. Önce biraz dinlenelim cici hobbitler!”
“O zaman otur,” dedi Frodo, “ve sakın kıpırdama!”

Hobbitler onun yanına yerleştiler, sırtlarını kayadan duvara daya­dılar ve bacaklarını dinlendirerek biri bir yanına diğeri öbür yanına oturdular. Bir şeyler konuşup bir karar vermeye gerek yoktu: Bir an bile uyumamaları gerektiğini biliyorlardı. Ay yavaş yavaş yoluna de­vam etti. Tepelerden gölgeler döküldü ve önlerindeki her şey karardı. Yukarda, gökyüzünde yıldızlar yoğunlaşarak parlaklaştı. Hiçbiri kı­pırdamadı. Gollum dizlerini toplamış oturuyordu, dizleri çenesinin al­tındaydı; yassı elleriyle ayakları yere yayılmış, gözleri kapanmıştı; fa­kat gergin gibiydi, sanki bir şeyler düşünüyor veya dinliyormuş gibi.

Frodo Sam’e baktı. Göz göze geldiler ve birbirlerini anladılar. Başlarını arkaya dayayarak gevşediler ve gözlerini kapadılar, ya da kapamış gibi yaptılar. Kısa bir süre sonra hafif hafif nefes aldıkları duyulmaya başladı. Gollum’un elleri seğirdi biraz. Başı belli belirsiz sola, sağa hareket etti ve önce bir gözü, derken diğeri incecik bir çizgi halinde açıldı. Hobbitler hiç renk vermediler.
Aniden, şaşırtıcı bir çeviklik ve hızla, yerden bir çekirge veya kur­bağa gibi sıçrayarak ön taraftaki karanlığa doğru yöneldi Gollum. Fa­kat bu tam Frodo ile Sam’in beklediği şeydi. Daha sıçradıktan sonra iki adım atmamıştı ki Sam ona yetişti. Arkasından gelen Frodo bacak­larına sarılarak onu devirdi.

“İpin yine işe yarayabilir Sam,” dedi Frodo.
Sam ipi çıkarttı. “Siz bu soğuk sert topraklarda ne yana doğru yola koyulmuştunuz böyle Bay Gollum?” diye homurdandı. “Merak ettiks, evet merak ettiks. Birkaç ork dostunuzu bulmaya, eminim. Seni edep­siz, hain yaratık seni. Bu ip, sıkı bir ilmikle boynuna geçmeliydi se­nin.”
Gollum sessizce yatarak başka bir numara yapmaya kalkmadı. Sam’e cevap vermedi ama bir an için zehir zemberek bir bakış fırlattı.
“Onun kaçmasını engelleyecek bir şey yapmamız gerek sadece,” dedi Frodo. “Yürümesini istiyoruz, o yüzden bacaklarını bağlamaya çalışmanın bir yararı yok ya da kollarını bağlamanın, onları da en az ayakları kadar kullanıyor gibi. İpin bir ucunu bileğine bağla, diğer ucunu da sıkı sıkı tut.”

Sam düğümü atıncaya kadar Gollum’un tepesinde durdu. Sonuç her ikisini de çok şaşırttı. Gollum kulakları paralayan, incecik bir ses­le çığlık atmaya başladı; işitmesi bile korkunçtu. Debelendi, ağzıyla bileğine uzanıp ipi ısırmaya çalıştı. Çığlık atmaya devam etti.

Sonunda Frodo gerçekten acı çektiğine ikna olmuştu; ama bu ip­ten olamazdı. Düğümü kontrol etti ve çok sıkı olmadığını gördü, hatta hiç sıkı olmadığını gördü. Sam, söylediğinden daha merhametliydi.

“Neyin var senin?” dedi. “Eğer kaçmaya çalışırsan seni bağlarlar el­bette; ama senin canını acıtmak istemiyoruz.”
“Bisi acıtıyor, bisi acıtıyor,” diye tısladı Gollum. “Donduruyor, ısırıyor! Elfler bükmüş bunu, lanet olasıcalar! Pis, kötü kalpli hobbitler! işte bundan kaçmaya çalışıyorduk, tabii ya, kıymetlim. Bunların kötü kalpli hobbitler olduğunu tahmin etmiştik. Onlar elfleri siyaret edisiyorlar, parlak gözlü öfkeli elfleri. Çösün bunu! Canısımısı acıtıyor.”

“Hayır, çözmeyeceğim,” dedi Frodo, “ta ki…” -bir an için düşün­celi düşünceli durdu- “ta ki sen, sana güvenmemi sağlayacak bir ye­min edinceye kadar.”
“istediğin şeye yemin edeceğis, evet, evetts,” dedi Gollum, hâlâ yerlerde kıvranıp bileğini çözmeye çalışarak. “Canısımısı acıtıyor.”
“Yemin ediyor musun?”
“Smeagol,” dedi Gollum aniden açık bir şekilde, gözlerini sonuna kadar açıp, gözlerinde garip bir ışıkla Frodo’ya bakarak. “Smeagol Kıymetli üserine yemin edecek.”
Frodo ayağa kalktı ve bir kez daha Sam onun sözleri ve sert sesiy­le hayretlere düştü. “Kıymetli üzerine mi? Buna nasıl cesaret edebilir­sin?” dedi. “Düşün!
Hepsine hükmedecek Bir Yüzük, hepsini karanlıkta birbirine bağlayacak.
Yeminini buna bağlar mısın Smeagol? Bu seni bağlar. Ama bu sen­den çok daha güvenilmez bir şey. Sözlerini çevirebilir. Dikkat et!”
Gollum sindi. “Kıymetli üserine, Kıymetli üserine!” diye tekrarla­dı.
“Peki ne için yemin ediyorsun?” diye sordu Frodo.
“Çok çok iyi olmak için,” dedi Gollum.

Sonra Frodo’nun ayakları­na doğru emekleyerek önünde süründü, kaba bir sesle fısıldıyordu: Bir titreme tuttu Gollum’u, sanki sözler her kemiğini korku ile sarsarmış gibi. “Smeagol onu, O’nun almasına hiç hiç bir saman isin verme­yeceğine yemin eder. Hiçbir saman! Smeagol onu koruyacak. Ama Kıymetli üserine yemin etmeli. “Hayır! Onun üzerine olmaz,” dedi Frodo, sert bir acıma duygu­suyla ona yukarıdan bakarken. “Senin bütün arzun, elinden gelirse, onu görmek, ona dokunmak; ama bunun seni çıldırtacağını da biliyor­sun. Onu eline alarak yemin edemezsin. Eğer kabul edersen görme­den, yine de onun üzerine yemin et. Çünkü onun nerede olduğunu bi­liyorsun. Evet biliyorsun Smeagol. Tam önünde.”

Bir an için Sam’e sanki beyi büyümüş, Gollum da küçülmüş gibi geldi: Uzun, sert bir gölge, yüceliğini gri bir bulut ile gizleyen kudret­li bir hükümdar; ayaklarında da sızlanan minik bir köpek. Yine de bir şekilde ikisi akrabaydı sanki, yabancı değil: Birbirlerinin akıllarına uzanabiliyorlardı. Gollum doğrularak Frodo’ya elleriyle dokunmaya, yaltaklanarak dizlerine sarılmaya çabaladı.

“Çök! Yere çök!” dedi Frodo. “Şimdi yeminini et!”
“Söss verisiyorus, evet sös veriyorum!” dedi Gollum. “Kıymetli’nin efendisine hismet edeceğim, iyi yürekli efendi, iyi yürekli Smeagol, gollum gollum!”
Aniden yeniden ağlayıp bileğini ısırmaya başladı.
“İpi çıkart Sam!” dedi Frodo.

İstemeye istemeye itaat etti Sam. Gollum derhal kalkarak etrafta atlayıp zıplamaya başladı, tıpkı biraz önce azarlanmış da sonra yeni­den sahibi tarafından okşanmış bir köpek gibi. O andan itibaren, bir süre devam eden bir değişiklik geldi üzerine Gollum’un. Daha az tıs­layarak ve zırlayarak konuşmaya başladı ve doğrudan yol arkadaşla­rıyla konuştu, kendi kendine. Ona doğru yaklaşırlarsa veya ani bir ha­reket yaparlarsa sinip kaçıyordu; onların elf pelerinlerinin temasından da sakınıyordu; fakat dostça davranıyordu ve acınacak bir biçimde onları memnun etmek için çabalıyordu. Eğer bir şaka yapılırsa, ya da Frodo ona güzel bir söz söylerse kahkahalarla gıdaklıyor, hopluyor, eğer Frodo onu paylarsa ağlıyordu. Sam zaten pek az konuşuyordu onunla. Ondan her zamankinden daha derin ve daha fazla kuşkulanı­yordu ve yeni Gollum’u, yani Smeagol’u eskisinden daha az sevmişti, eğer böyle bir şey mümkünse tabii.

“Pekâlâ Gollum, veya sana her ne diyecek isek,” dedi, “şimdi za­manı geldi çattı! Ay kayboldu ve gece ilerliyor. Yola koyulsak iyi ola­cak.”
“Evet, evet,” diye hak verdi Gollum etrafta atlayıp sıçrayarak. “Haydi yola! Kusey ucu ile Güney ucu arasında sadece tek bir yol var­dır. Ben buldum bu yolu. Ben buldum. Orklar kullanmıyorlar o yolu, orklar bilmiyorlar. Orklar Bataklıklar’ı geçmiyorlar, onlar dolanıp millerce millerce yürüyor. Bu taraftan geldiğinis için şanslısınıs. Smeagol’u bulduğunus için çok şanslısınıs, evet. Smeagol’u isleyin!”
Uzaklaşmak için birkaç adım atıp merakla arkasına baktı; tıpkı on­ları bir gezintiye davet eden bir köpek gibi. “Biraz bekle Gollum!” di­ye bağırdı Sam. “O kadar önden gitme bakalım! Senin ensende olaca­ğım, üstelik iplerde elimin altında.”
“Hayır, hayır!” dedi Gollum. “Smeagol yemin etti.”

Gecenin derininde, berrak yıldızlar altında yola koyuldular. Gol­lum onları tekrar, geldikleri yerden kuzeye doğru yönlendirdi; bir sü­re sonra sağ tarafa doğru, Emyn Muil’in dik yamacından ayrılıp, aşa­ğıdaki engin bataklıklara doğru inen kırık taşlı yamaçlara doğru mey­letti. Hızla, yumuşak bir biçimde karanlığın içinde kayboldular. Mordor’un kapılarının önünde fersahlarca uzanan bu çorak yerde kara bir sessizlik vardı.
Başı ve boynu ileri doğru fırlamış, genellikle ayakları kadar ellerini de kullanan Gollum hızlı hareket ediyordu. Frodo ve Sam ona yetişmekte zorlanıyorlardı, ama artık onun da kaçmaya hiç niyeti yok gibiydi; eğer geride kalırlarsa dönüp onları bekliyordu. Bir süre sonra onları daha önce geçmiş oldukları dar sel yatağının kenarına getirdi; ama artık dağlardan uzaklaşmışlardı.

Başı Gollum çekti; onu izleyen hobbitler de karanlığa doğru indi­ler. Zordu, çünkü sel yatağı bu noktada sadece on beş ayak derinlikte ve birkaç ayak genişlikteydi. Dibinde akan bir su vardı: Aslında, dağ­lardan sızıp gelerek gerideki durgun suları ve çamurları besleyen bir sürü küçük dereden birinin yatağıydı. Gollum sağa döndü, aşağı yukarı güneye doğru, ayaklarını sığ taşlık dere içinde şaplata şaplata yü­rüdü. Suyu hissetmiş olduğu için son derece keyifli görünüyordu ve kendi kendine kıkırdıyordu, hatta arada bir kendi kendine vıraklayarak bir nevi şarkı da söylüyordu.

Topraklar sert, soğuk ısırır ellerimizi
ayaklarımışsı kemirir. Kayayla taş üstünde et kalmamış
eski kemik gibidir. Oysa göl ile dere ıslak, serin hem de
Ayaklara iyi gelir. Dileris ki…

“Ha! Ha! Ne dilisiyorus?” dedi, hobbitlere yan yan bakarak. “Sise söyleyeceğis,” diye gakladı. “O çok önceleri tahmin etmişti, Baggins tahmin etmişti.” Gözlerine bir parlaklık geldi; parlaklığı karanlıkta yakalayan Sam bunun hiç de hoş olmadığını düşündü.

Nefes almas canlıdır; soğuktur ölüm kadar; hep içer hiç susamas; sırhı var şıngırdamas. Boğulur kuru toprakta, adaya bir bakar da bir dağ sanneder; pınara nasar eder bir nefes hava sanar. Ah ne sarif, ne kibar!
Ne hoş olur rastlaşsak! Tek dileğimis var şimdi bir balık yakalamak,
tombul ve lessetli.’

Bu sözler Sam’e, efendisinin Gollum’u rehber olarak yanlarına al­maya karar verdiğini anladığı andan itibaren onu rahatsız eden bir so­runu yeniden ve daha da şiddetle hatırlattı: Yiyecek sorunu. Efendisi­nin de bunu düşünmüş olabileceği hiç gelmedi aklına, ama herhalde Gollum bunu düşünüyordu. Gerçekten de Gollum tek başına yaptığı bu gezilerde karnını nasıl doyuruyordu acaba?

“Pek iyi olmasa ge­rek,” diye düşündü Sam. “Oldukça aç görünüyor. Eğer bir yerlerden balık bulamazsa, hobbitlerin tadı neye benziyor diye bir bakabilir, bahse girerim ki – tabii bizi uykuda yakalarsa. Ama bunu başaramayacak: En azından Sam Gamgee’yi yakalayamayacak.”

Gollum yiyecek konusunda başının çaresine bakabilirdi. İşine gelince çok iyi bir avcı olabilirdi, hobbitlerin tahmin edemeyeceği kadar iyi.
Yolculukları sırasında Gollum, sık sık hobbitlerden ayrılmış, hobbitlerde bunun “yiyecek bulmak” için olduğunu düşünmüş, üzerinde durmamışlardı. Gollum yiyecek bulmak için ayrılıyor gibi görünüyordu ama belki de hobbitleri yokluğuna alıştırmaya çalışıyordu zira Shelob’a yaptığı ziyaret için çok yararlı oldu.

“Gün yaklaşıyor,” diye fısıldadı, sanki Gün onun dediklerini duya­rak üzerine atlayıverecekmiş gibi. “Smeagol burada kalacak: Burada kalacağım ve Sarı Yüs beni göremeyecek.”
“Biz güneşi gördüğümüze memnunuz,” dedi Frodo, “ama burada duracağız: Şimdilik ilerleyemeyecek kadar yorgunuz.”
“Sarı Yüs’ü görmekten memnun olmakla akıllılık etmiyorsunus,” dedi Gollum. “Sisi ortaya çıkartıyor, iyi yürekli, akıllı hobbitler Smeagol ile kalırlar. Etrafta orklar ve kötü şeyler var. Onlar da usakları göre­bilir. Benimle kalıp saklanın!”

Üçü de, dere yatağının kayalık duvarı dibine yerleşti dinlenmek için. Artık uzun boylu bir adamın boyundan daha derin değildi dere yatağı; tabanı da kuru kayalardan geniş katmanlar halindeydi. Su di­ğer taraftaki bir kanal içinden akıyordu. Frodo ile Sam sırtlarını daya­yarak katmanlardan birine oturdular. Gollum dere içinde döne döne
yüzdü.

“Biraz yemek yememiz gerek,” dedi Frodo. “Acıktın mı Smeagol? Paylaşacak çok az şeyimiz var ama elimizden geldiğince sana da bir şeyler ayırırız.”
Acıkmak sözüyle birlikte Gollum’un soluk gözlerinde yeşilimtrak bir ışık tutuştu; gözleri adeta hastalıklı ince yüzünden her zamankin­den daha fazla dışarı fırlamıştı. Bir an için eski Gollumvari kişiliğine döndü. “Açlığısımıstan öldük, evet açlığısımıstan öldük, kıymetlim,” dedi. “Onların yedikleri ne? Lesis balıkları var mı?” Dili sivri sarı diş­leri arasından dışarı sarkarak renksiz dudaklarını yaladı.
“Hayır balığımız yok,” dedi Frodo. “Bizde sadece bundan var” -bir lembas peksimeti gösterdi- “ve su, tabii eğer buradaki su içilebilir cinstense.”
“Evet, evet, sssu çok hoşş,”dedi Gollum. “Elimisden gelirken içebildiğinis kadar için! Ama nesileri var ellerinde öyle kıymetlim? Çatır çutur yenecek bir şey mi? Tadısı güzel mi?”
Frodo bir parça peksimet kopartarak, yaprak kabı içinde ona uzattı. Gollum yaprağı koklayınca yüzü değişti: Bir tiksinti kasılması, eski bedbahtlığının bir işareti görüldü. “Smeagol kokusunu alabiliyor!” de­di. “Elf diyarının yapraklan, öğğ! Leşş gibi kokuyor. O ağaçlara tırmanmıştı, kokuyu ellerinden bir türlü yıkayıp atamadı, benim güsel el­lerimden atamadı.” Yaprağı elinden bırakarak lembas’ı bir kenarından tutup kemirmeye başladı. Tükürdü ve bir öksürük nöbetiyle sarsıldı. “Ah! Yo!” diye anlamsız şeyler söyledi. “Sis savallı Smeagol’u boğ­maya çalışıyorsunus. Toslar ve küller, o bunu yiyemes. Açlıktan ölse gerek. Ama Smeagol umursamas. Cici hobbitler! Smeagol sös verdi. Açlıktan ölecek. Hobbitlerin yemeklerinden yiyemes. Açlıktan öle­cek. Savallı, bir deri bir kemik Smeagol!”
“Üzgünüm,” dedi Frodo; “ama korkarım sana yardımcı olamam. Bence bu yiyecek sana yarardı, eğer bir deneseydin. Ama belki de de­neyemezsin bile, en azından şimdilik deneyemezsin.”

Hobbitler lembaslarını sessizce kemirdiler. Sam’e uzun bir za­mandır olmadığı kadar lezzetli gelmişti her nasılsa: Gollum’un davra­nışları, dikkatini yeniden peksimetlerin tadına çekmişti. Ama kendini rahat hissetmiyordu. Gollum ellerden ağızlara giden her lokmayı izli­yordu, tıpkı akşam sofrasının kıyısında bekleyen bir köpek gibi. Ne zaman ki hobbitler yemeklerini bitirip dinlenmek için hazırlanmaya başladılar, o zaman onun da paylaşabileceği gizli saklı kalmış lezzetli bir şeyleri olmadığına açıkça ikna oldu. Ondan sonra birkaç adım ileri­ye giderek kendi başına oturup biraz zırladı.

“Buraya bak!” diye fısıldadı Sam Frodo’ya, pek de alçak olmayan bir sesle: Gollum’un duyup duymaması onu pek ilgilendirmiyordu. “Biraz uyumamız gerekiyor; fakat o aç hain etraftayken aynı anda uyuyamayız, yemin etmiş olsa da olmasa da. İster Smeagol olsun, is­ter Gollum, emin ol alışkanlıklarını bu kadar çabuk değiştiremez. Sen uyu Bay Frodo; ben de göz kapaklarımı açık tutamayacak hale gelin­ce seni uyandırırım. O etrafta serbest dolaşırken daha önceki gibi nö­betleşe uyuyalım.”
“Belki de haklısındır Sam,” dedi Frodo açık açık konuşarak. “On­da bir değişiklik var ama bu değişiklik nasıl bir şey ve ne kadar derin henüz pek emin değilim. Gerçi ciddi bir tehlike olduğunu düşünmü­yorum -henüz. Ama yine de sen nöbet tut istiyorsan. Bana iki saat ta­nı, daha fazla değil, sonra da uyandır.”

Frodo o kadar yorgundu ki, neredeyse sözleri biter bitmez başı he­men göğsüne düştü ve uyuyup kaldı. Gollum’un artık hiçbir korkusu kalmamıştı adeta. Kıvrılarak hemen uykuya daldı, hiçbir şeye aldır­madan. Kenetlenmiş dişleri arasından nefesi yavaş yavaş tıslamaya başladı hemen, ama bir taş kadar kıpırtısız yatıyordu. Bir süre sonra, yol arkadaşlarının nefes seslerini dinlerse kendisi de uyur kalır diye korkarak ayağa kalktı Sam ve kibarca Gollum’u dürttü. Bükük duran elleri açılarak seğirdi ama başka bir harekette bulunmadı Gollum. Sam eğilerek kulağına balıkkk diye seslendi ama hiçbir tepki gelmedi, Gollum’un nefes alış verişinde bir tutukluk bile olmadı.

Sam başını kaşıdı. “Gerçekten de uyudu galiba,” diye mırıldandı. “Ben şimdi Gollum olsaydım, o bir daha hiç uyanmazdı.” Aklına geli­veren kılıç ve iple ilgili fikirleri bir yana bırakarak, gidip beyinin ya­nına oturdu.

Uyandığı zaman üzerindeki gökyüzü loş, kahvaltılarını yaptıkları zamandan daha aydınlık değil daha karanlıktı. Sam ayağa fırladı, tçinde biriken enerjiden veya hissettiği açlıktan da pay biçilirse bütün gün boyunca, en az dokuz saattir uyuduğunu fark etmişti aniden. Fro­do hâlâ derin uykulardaydı, iyice uzanmış, yanlamasına yatıyordu. Gollum görünürlerde yoktu. Sam’in aklına, Babalık’ın kendisi için ha­zırladığı babadan kalma geniş kelime hazinesinden seçme sitem dolu muhtelif isimler geldi; sonra aynı zamanda beyinin haklı olduğu geldi aklına: O an için sakınmaları gereken bir şey yoktu. En azından her ikisi de hayattaydılar, gırtlaklanmamışlardı.

“Zavallı sefil!” dedi biraz biraz hayıflanarak. “Şimdi nerelerde acaba?”
“Uşakta değil, uşakta değil!” dedi bir ses tepesinden. Yukarı ba­kınca Gollum’un koca kafasının ve kulaklarının şeklini gördü akşam göğüyle arasında. “Baksana sen, ne yapıyorsun öyle?” diye bağırdı Sam, karşısında­ki yaratığı görür görmez kuşkuları geri gelmişti. “Smeagol acıktı,” dedi Gollum. “Hemen döner.”
“Hemen geri gel!” diye bağırdı Sam. “Hop! Geri gel!” Ama Gol­lum gözden kaybolmuştu bile. Frodo Sam’in bağırtısıyla uyanmış, gözlerini ovuşturarak otur­muştu. “Hop!” dedi. “Bir şey mi var? Saat kaç?”
“Bilmem,” dedi Sam. “Gün kavuşmuş sanırım. O da gitti. Aç oldu­ğunu söyledi.”
“Merak etme!” dedi Frodo. “Yapabileceğimiz bir şey yok. Ama bak gör, geri gelecektir. Yemini daha bir süre onu bağlar. Kıymetli’sini bırakmaz zaten.”

Aslında Gollum’un geri dönmesi çok sürmedi; fakat o kadar ses­sizce gelmişti ki onu aniden önlerinde dururken görünceye kadar gel­diğini fark etmediler. Parmakları ve yüzü kara çamurla kaplanmıştı, hâlâ bir şeyler çiğniyor, salyaları akıyordu. Ne çiğnediğini ne sordular ne de düşünmek istediler.

“Solucan, böcek veya deliklerden çıkarttığı sümüksü bir şeyler olsa gerek,” diye düşündü Sam. “Bırr! iğrenç yaratık; zavallı sefil şey!” Gollum derede yıkanıp, kana kana su içinceye kadar onlara bir şey demedi. Sonra dudaklarını yalaya yalaya yanlarına yaklaştı. “Şimdi daha iyi,” dedi. “Dinlendik mi? Devam etmeye hasır mıyıs? Cici hobbitler, ne güzel de uyurlarmış. Artık Smeagol’e güveniyor musunus? Çok çok iyi.”

Gollum Hobbitleri önce Emyn Muil’den çıkarttı sonrada Ölü Bataklıklar’ a getirdi. Her ne kadar kasvetli ve pis kokulu bu bataklıklar hobbitlerin hoşuna gitmesede, oradan geçeceklerdi. Çünkü tek şansları buydu; ya yakalanmak ya da durmaksızın devam etmek.

“Yolumuzu nasıl bulacağız şimdi Smeagol?” diye sordu Frodo. “Bu kötü kokulu bataklıklardan geçmek zorunda mıyız?”
“Hiç gerek yok, hiç gerek yok,” dedi Gollum. “Eğer hobbitler kara dağlara varıp O’nu bir an önce görmek istiyorlarsa. Biras geriye gidip, biras dolanıp,” -sıska kolu kuzeyi ve doğuyu işaret etti- “O’nun ülke­sinin kapılarına giden sert, soğuk yollara varırsınıs. O’nun halkından bissürü kişi konukları arıyor; bulduklarını da doğrudan O’na götür­mekten büyük bir memnuniyet duyarlar, tabii ki. Gözleri hep o taraf­lara bakar. Çok önceleri Smeagol’u yakaladı orada.” Gollum titredi. “Fakat o samandan beri kendi göslerini kullandı Smeagol, evet evet: O samandan beri göslerimi, ayaklarımı ve burnumu kullandım. Başka yollar da biliyorum. Daha sor, bu kadar çabuk götürmes; ama daha iyi, eğer O’nun bisi görmesini istemiyorsak. Smeagol’u izleyin! O sisi bataklıklardan, sislerden, yoğun sislerden geçirebilir. Smeagol’u dik­katle takip edin, böylece O daha sizi yakalayamadan usun, oldukça usun bir yol gidebilirsinis, evet, belki de gidebilirsinis.

Gündüz olmuştu bile, rüzgârsız kasvetli bir sabahtı ve bataklık ko­kusu ağır dalgalar halinde uzanıyordu. Güneş, alçak bulutlu havayı delip geçemiyordu ve Gollum yolculuklarına bir an önce devam etme konusunda istekli görünüyordu. Böylece kısa bir moladan sonra tek­rar yola koyuldular ve kısa bir süre sonra gölgeli, sessiz bir dünyada kayboldular; etraflarındaki topraklardan tamamıyla tecrit edilmişlerdi, arkalarında bıraktıkları tepelerden de, aradıkları dağlardan da. Ya­vaş yavaş tek sıra halinde gidiyorlardı: Gollum, Sam, Frodo.

Aralarında en yorgunları Frodo gibiydi ve yavaş gitmelerine rağ­men sık sık geride kalıyordu. Hobbitler kısa bir süre sonra, tek bir en­gin bataklık gibi görünen yerin aslında sonsuz bir su birikintileri ağı, yumuşak bataklıklar ve dönüp dolaşan yarı boğulmuş su yolları oldu­ğunu anladılar. Bunların arasında kurnaz bir göz ve ayak, kendisine dolana dolana giden bir yol tutabilirdi. Gollum’da bu kurnazlık vardı kesinlikle, bütün kurnazlığına da ihtiyacı vardı. Bir yandan etrafı koklayıp, durmadan kendi kendine konuşurken uzun boynu üzerindeki kafası bir o yöne, bir bu yöne durmadan dönüp duruyordu. Bazen, kendisi ileri gidip, emekleyerek yeri el ve ayak parmaklarıyla yoklu­yor veya sadece bir kulağını yere yapıştırıp dinliyor, sonra elini kaldı­rarak onları durduruyordu.

Ortada ağır bir sessizlik vardı. Rüzgarın sesi duyulmuyordu artık. Hayvanların sesleriyse artık hobbitlerin ulaşamayacakları hayallerinden biri olup çıkmıştı. Tüm bu sessizliğin ortasında…

“Tek bir kuş bile yok!” dedi Sam kederle.

“Hayır, hiç kuş yok,” dedi Gollum. “Cici kuşlar!” Dişlerini yaladı. “Burda kuş yok. Yılanlar, ssolucanlar, su birikintisilerinde şeyler var. Bissürü şey, bissürü iğrenç şey. Kuş yok,” diye bitirdi sözlerini üzgün üzgün. Sam ona hiç hazzetmeyerek baktı.

Böylece geçti gitti Gollum ile olan üçüncü günleri. Akşamın göl­geleri daha mutlu ülkelerde uzamadan önce tekrar yola koyuldular; kısa kısa molalarla, devamlı ilerleyerek. Molaların çoğunu dinlenmekten çok Gollum’a yardımcı olmak için veriyorlardı; çünkü artık o bile çok büyük bir dikkatle ilerlemek zorundaydı ve bazen bir süre için yolunu kaybettiği oluyordu. Ölü Bataklıklar’ın tam ortasına gelmişlerdi ve hava kararmıştı.

Birbirlerine yakın, eğilmiş, sıra halinde, Gollum’un her hareketini dikkatle izleyerek yavaş yavaş yürüyorlardı. Bataklık gittikçe daha da rutubetleniyor, aralarında ayak basınca kabarcıklarla dolu çamura batmadan yürünecek sert bir yer bulmanın gitgide daha da zorlaştığı durgun gölcüklere açılıyordu. Yolcular hafifti; yoksa belki de geçe­cek bir yol bulamazlardı.
Hava tamamen kararı verdi: Havanın kendisi bile teneffüs edile­meyecek kadar kara ve ağır görünüyordu.

Bataklığın sonuna gelip sert bir zemin bulmuşlardı ki Gollum hobbitleri yeniden yola çıkarttı.

“Şimdi yeniden ileri!” dedi. “Cici hobbitler! Cesur hobbitler. Çok yorgunlar tabii ki; bis de kıymetlim, hepimis çok yorgunus. Ama beyimisi şeytansı ışıklardan usağa götürmeliyis, evet evet, götürmeliyis.”

Bu sözlerle neredeyse koşarcasına, yüksek kamışlar arasında ilerleyen uzun bir yola benzer bir açıklıktan tekrar yürümeye başladı, onlar da ellerinden geldiğince çabuk peşinden yürüdüler düşe kalka. Fakat kısa bir süre sonra aniden durup kuşkuyla havayı kokladı, sanki kafası ka­rışmış veya bir şeyden memnuniyetsizlik duymuş gibi tısladı.

“Ne var?” diye homurdandı Sam, onun işaretlerini yanlış yorumla­yarak. “Etrafı koklamanın âlemi ne? Burnumu tıkadığım halde koku beni bayıltacak neredeyse. Sen leş gibi kokuyorsun, bey leş gibi koku­yor, her yan kokuyor.”
“Evet evet, Sam de kokuyur,” diye cevap verdi Gollum. “Savallı Smeagol bunun kokusunu alıyor ama iyi yürekli Smeagol buna katla­nıyor. Cici beyine yardım ediyor. Ama bu önemli değil. Hava hareket halinde, değişiklik geliyor. Smeagol merak ediyor; mutlu değil.”

Yoluna tekrar devam etti ama huzursuzluğu arttı; arada bir ayağa kalkıyor, boynunu doğuya ve güneye doğru bir turna gibi uzatıyordu. Bir süre hobbitler onu rahatsız eden şeyi ne duydular, ne de hissetti­ler. Sonra aniden üçü birden dikleşerek ve etrafı dinleyerek kalakaldı­lar. Frodo ve Sam’e, çok uzaklardan tiz, ince ve zalim, uzun ve acıklı bir çığlık duymuşlar gibi gelmişti. Titrediler. Aynı anda havadaki ha­reketi onlar da hissetti; hava buz gibi olmuştu. Durmuş kulaklarını dikmiş dinlerken, uzaktan yaklaşmakta olan rüzgâr gibi bir gürültü duydular. Puslu ışıklar dalgalandı, karardı ve söndü.

Gollum kıpırdamıyordu. Sonunda rüzgâr bataklıklar üzerinden tıs­layıp hırlayarak hızla onlara gelinceye kadar kendi kendine anlaşıl­maz bir şeyler mırıldandı ve titredi. Gece daha az karanlık, üzerlerinden kıvrılıp bükülerek gelip geçen sisin biçimsiz esintilerini görebile­cekleri ya da neredeyse görebilecekleri kadar aydınlık bir hal almıştı. Yukarı bakınca parçalanan ve şeritler haline gelen bulutları gördüler; sonra güneyde yukarılarda, bu uçan enkaz içinde yolculuk yapan ay, pırıldayarak ortaya çıktı.
Bir an için ayın görüntüsü hobbitlerin yüreklerini mutlu etti; Gollum ise yere büzüşmüş Beyaz Yüz’e lanetler yağdırıyordu. Sonra taze havayı içlerine çekip gökyüzünü seyreden Frodo ile Sam bir şeyini geldiğini gördüler: Lanetli dağlardan uçup gelen küçük bir bulut, Mordor’dan salıverilen kara bir gölge; kanatlı ve meşum büyük bir şekil. Ayın önünden hızla uçtu ve korkunç bir çığlık atarak, kendi hızıyla rüzgârı geride bırakıp batıya doğru gitti.

Frodo ile Sam kötü bir rüyadan uyanıp, tanıdık gecenin hâlâ dünyada varolduğunu anlayan çocuklar gibi gözlerini ovuşturarak ayağa kalktılar. Fakat Gollum afallamışçasına yerde yatmaya devam ediyordu. Onu zorlukla kaldırdılar, bir süre yüzünü kaldırmadı, kocaman elleriyle başını koruyarak dirsekleri üzerine abandı kaldı.

“Tayflar!” diye ağladı. “Kanatlanmış tayflar! Kıymetli onların efendisidir. Her şeyi, her şeyi görürler. Onlardan bir şey gislenen Beyas Yüs’e lanet olsun! Onlar da O’na her şeyi anlatır. O görür, O bilir. Ah gollum, gollum, gollum!”

Ay kaybolup Tol Brandir’in gerisinde batıya kayıncaya kadar ne yerinden kalktı, ne de kımıldadı.

Sonunda Gollum ile yola koyulduklarının beşinci sabahında bir kez daha mola verdiler. Önlerinde, tan vaktinde, kapkara ulu dağlar, duman ve buluttan bir çatıya doğru yükseliyordu. Eteklerinden, en ya­kını en fazla on iki mil kadar uzakta olan kocaman sütunlar ve kırık kırık tepeler uzanıyordu. Frodo etrafına dehşetle bakındı. Sürünerek gelen günün yavaş yavaş kamaşan gözlerinin önüne sermekte olduğu topraklar, Ölü Bataklıklar ve İnsansız Topraklar’ın kıraç kırları kadar korkunç, çok daha iğrençti.

Mordor’un önünde uzanan viraneye varmışlardı: Bütün amaçları boşa çıktıktan sonra bile ayakta kalmak zorunda olan kölelerin karan­lık emekleri adına dikilen ebedi abide; bozulmuş, iyileşemeyecek bi­çimde hastalık kapmış topraklar – tabii eğer Engin Deniz her şeyi unutturacak şekilde orayı yıkarsa o başka.

“Midem bulanıyor,” dedi Sam. Frodo konuşmadı.

Kendilerini artık ilerleyemeyecek kadar yorgun hissettiklerinden dinlenmek için bir yer bakındılar. Bir süre bir cüruf tepeciğinin gölge­sinde konuşmadan oturdular; fakat tepecikten kötü dumanlar sızıyor, boğazlarına kaçıyor ve onları boğuyordu, ilk doğrulan Gollum oldu. Söylenerek ve küfrederek kalktı; hobbitlere hiç bakmadan, onlara bir tek söz söylemeden, dört ayağı üzerinde emekleyerek gitti. Frodo ile Sam, batı kenarı daha derin olan, geniş, hemen hemen daire biçimin­de bir çukura varıncaya kadar onun peşinden emeklediler. Çukur so­ğuk ve cansızdı, dibinde rengârenk yağlı, sulu çamurla dolu pis bir de­lik vardı. Bu pis oyuğun içine büzüştüler, bu gölge içinde Göz’ ün dik­katinden kaçmayı ümit ederek.

Hobbitler sırayla nöbet tuttular, ilk başlarda, ne kadar yorgun olur­larsa olsunlar, ne biri uyuyabildi, ne diğeri; fakat çok uzaklardaki gü­neş yavaş yavaş hareket eden bir bulutun arkasına dolanmaya başla­yınca Sam biraz kestirdi. Nöbet sırası Frodo’daydı. Çukurun meyilli yüzeyine sırt üstü dayandı Frodo, ama bu üzerinde hissettiği yükü hafifletmemişti. Dumanla yol yol olmuş gökyüzüne bakarak garip ha­yaller, geçen kara suretler, geçmişten yüzler gördü. Zamanın ucunu kaçırdı, sonunda üzerine bir unutkanlık çökünceye kadar uyku ile uyanıklık arasında dolandı durdu.

Sam aniden, beyinin kendi ismini seslendiğini düşünerek uyandı. Akşam olmuştu. Frodo seslenmiş olamazdı çünkü uyuyakalmış ve ne­redeyse çukurun dibine kadar kaymıştı. Gollum onun yanındaydı. Bir an için Gollum Frodo’yu uyandırmaya çalışıyor gibi geldi Sam’e; son­ra öyle olmadığını gördü. Gollum kendi kendine konuşuyordu. Smeagol, aynı sesi kullanan ama konuşurken viyaklayan ve tıslayan başka bir düşünce ile bir tartışmaya girmişti. Konuştukça gözlerinde soluk bir ışıkla yeşil bir ışık yer değiştirip duruyordu.

“Smeagol sös verdi,” dedi ilk düşünce.
“Evet, evet kıymetlim,” diye geldi cevap, “söss verdik: Kıymetlimisi koruyalım diye, O’nun eline geçmessin diye hiçbir saman sahip olmasın diye. Ama O’na gidiyor, evet, her adımda daha bir yaklaşıyor. Hobbit onunla ne yapacak merak ediyoruss, evet merak ediyoruss.”
“Bilmiyorum. Elimden bir şey gelmes. Beyde o. Smeagol Bey’e yardım edeceğine sös verdi.”
“Evet, evet Bey’e yardım etmeye: Kıymetli’nin beyine. Ama bey bis olurssak, hem istediğisimisi yaparıss, hem de söslerisimisi tutarıs.”
“Ama Smeagol çok çok iyi olacağını söyledi. Cici hobbit! O acımasıs ipi Smeagol’un bacağından aldı. Benimle güsel güsel konuşu­yor.”
“Çok iyi, çok iyi, ha kıymetlim? İyi olalım, balıklar kadar iyi ola­lım tatlım ama kendisimise. Cici hobbitlerin canıslarını acıtmayacass tabii, yo, yo.”
“Ama sösümüsü Kıymetli bağlıyor,” diye karşı çıktı Smeagol’un sesi.
“O halde onu al,” dedi diğeri, “onu kendisimiss alıkoyalım! O sa­man bis bey oluruss, gollum! Öbür hobbiti, o edepssis, kuşkucu hobbiti süründür, evet, gollum!”
“Ama cici hobbiti değil, değil mi?”
“Hayır, hayır, eğer canısımıs istemesse. Yine de o bir Baggins kıy­metlim, bir Baggins ya. Bir Baggins çalmıştı onu. Onu buldu ve hiç bişey demedi, hiç bişey. Biss Bagginslerden nefret edisiyoruss.”
“Hayır, bu Baggins’ten değil.”
“Evet, bütün Bagginsler. Kıymetli’yi alıkoyan herkesssten. Onu almamıss lassım!”
“Ama O görecek, O bilecek. Bisden alacak!”
“O görür. Bilir. Aptal aptal sössler verdiğisimisi duydu O’nun emirlerine karşı gelerek üstelik, ya. Almak lassım. Tayflar arayıp du­ruyor. Almak lassım.”
“O’nun için değil!”
“Hayır tatlım. Bak kıymetlim: Eğer o bisim olurssa o saman kaçabiliris, O’ndan bile, hı? Belki de çok kuvvetleniriss, Tayflar’dan bile çok. Hükümdar Smeagol? Muhteşem Gollum? Gollum! Her gün ba­lık yeris, günde üç defa, denissten tase tase. Pek Kıymetli Gollum! Almak lassım. Istiyoruss, istiyoruss, istiyoruss!”
“Ama iki kişiler. Hemencecik uyanıp bisi öldürürler,” diye sızlan­dı Smeagol son bir gayretle. “Şimdi değil. Daha değil.”
“Biz istiyoruss! Ama…” -bu noktada uzun bir duraksama olmuştu sanki yeni bir düşünce uyanmış gibi. “Daha değil ha? Belki de öyle­dir. Dişi bise yardım edebilir. Evet, dişi yardım edebilir.”
“Yo, yo! öyle olmas!” diye feryat etti Smeagol.
“Evet! İstiyoruss! istiyoruss!”

Ne zaman ikinci düşünce konuşsa Gollum’un uzun kolu yavaş ya­vaş uzanmaya başlıyor, Frodo’ya doğru yoklaya yoklaya gidiyor, son­ra yeniden Smeagol konuştuğunda, kasılarak geri çekiliyordu. Sonun­da, kasılmış ve seyiren uzun parmakları pençe halini almış her iki el de Frodo’nun boynuna doğru uzandı.

Sam, bu tartışma karşısında büyülenmiş kalmış, fakat yarı kapalı gözkapakları altından Gollum’un yaptığı her hareketi izleyerek kıpır­damadan yatıyordu. Onun yalın aklına göre Gollum’un en belli başlı tehlikesi alelade açlıktan, hobbitleri yeme arzusundan ileri geliyordu. O anda, bunun böyle olmadığını kavradı: Gollum Yüzük’ün korkunç çağrısını hissediyordu. O, dediği Karanlıklar Efendisi’ydi elbette; fa­kat Sam, Dişi’nin kim olduğunu merak etti. Herhalde, bu küçük sefil şeyin yolculukları sırasında arkadaşlık kurduğu kötü bir arkadaştı. Sonra bu noktayı unuttu, çünkü olanlar çok ileri gitmiş, gözle görünür bir şekilde tehlikeli olmaya başlamıştı. Kollarında ve bacaklarında büyük bir ağırlık vardı ama bir gayret sarf ederek doğrulup oturdu. Bir şey onu, dikkatli olması ve tartışmaya kulak misafiri olduğunu belli etmemesi konusunda uyarmıştı. Yüksek sesle bir iç çekerek, yüksek sesle esnedi.

“Saat kaç?” dedi uykulu uykulu.

Gollum dişleri arasından uzun bir tıslama koyverdi. Bir an gergin bir biçimde ve gözdağı verircesine doğruldu sonra öne doğru, dört ayağı üzerine yığılarak, çukurun kenarından tırmanmaya başladı. “Ci­ci hobbitler! Cici Sam!” dedi. “Uykulu kafalar, uykulu kafalar ya! İyi kalpli Smeagol’u nöbete bırakın! Ama akşam oldu. Alacakaranlık çö­küyor. Gitme samanısı…

..”Haydi!” dedi. “Bize son derece güzel ve vefalıca rehberlik ettin. Bu son aşama. Bizi Kapı’ya götür; sonra senden daha ileri gelmeni istemeyeceğim. Bizi Kapı’ya götür, sonra sen nereye gitmek istersen oraya gidersin -ama düşmanlarımıza gitmek yok.”

“Kapı’ya ha?” diye viyakladı Gollum, şaşırmış ve korkmuş gibi görünerek. “Kapı’ya diyor bey! Evet, öyle diyor. Ve iyi Smeagol o ne isterse onu yapar, tabii ya. Ama biss yaklaştıkça, göreceğis, göreceğis o zaman. Hiç de hoş göriinmeyecek. Yoo! Hayır!”
“Haydi işine!” dedi Sam. “Haydi bu işi bitirelim!”

Çökmekte olan alacakaranlıkta çukurdan çıktılar ve yavaş yavaş bu ölü topraklarda yollarını tuttular. Pek fazla uzaklaşmamışlardı ki, bataklıklarda, o kanatlı siluet üzerlerinden ortalığı süpürüp geçerken duyduklarına benzer bir korku duydular. Durdular ve kötü kokulu toprağa sindiler; fakat tepelerindeki kasvetli akşam göğünde hiçbir şey görmediler; biraz sonra çok yukarlardan, belki de acil bir görevle Barad-dûr’dan ayrılan tehlike geçti gitti. Bir süre sonra Gollum ayağa kalkıp tekrar söylene söylene ve titreye titreye emeklemeye devam et­ti.

Gece yarısından bir saat kadar sonra, üçüncü kez yine bir korku düştü üzerlerine ama artık daha uzakta gibiydi, sanki bulutların çok üzerinden geçiyormuş ve korkunç bir hızla Batı’ya doğru gidiyormuş gibi. Bununla birlikte Gollum dehşetten çaresiz haldeydi, uçanların kendilerinin peşinde olduklarından, yaklaştıklarının bilindiğinden emindi.

“Üç kere!” diye zırladı. “Üç kere olunca bir tehlike var demektir. Bisi burada hissediyorlar, Kıymetli’yi hissediyorlar. Kıymetli onların efendisi. Bu taraftan daha fasla gidemeyis, hayır! Yararı yok, yararı yok!”

Yalvarmak ve hoş sözler artık kâr etmiyordu. Sonunda Frodo hid­detle emredip elini kılıcının kabzasına koyunca, Gollum tekrar doğ­ruldu. Hırlayarak ayağa kalktı ve dayak yemiş bir it gibi önlerinden gitmeye başladı.

Böylece gecenin yorgun sonuna dek, tökezlene tökezlene devam ettiler yollarına; korkularla dolu yeni bir günün gelişine kadar, başları önde, hiçbir şey görmeden, kulaklarında uğuldayan rüzgârdan başka hiçbir şey duymadan sessizce yürüdüler.

Ertesi gün ermeden Mordor’a yaptıkları yolculuk sona ermişti. Batak­lıklar ve çöl arkalarında kalmıştı, önlerinde solgun gökyüzüne karşı kararan ulu dağlar tehditkâr başlarını dikiyorlardı.

“İşte geldik!” dedi Sam. “işte Kapı; bana öyle geliyor ki en fazla buraya kadar ilerleyebiliriz zaten. Aman; Babalık beni şimdi göreydi söyleyecek bir iki sözü olurdu! Sık sık, dikkat etmezsem sonumun kö­tü olacağını söylerdi, öyle derdi ya. Ama artık o ihtiyarı bir daha göre­bileceğimi zannetmiyorum. Bana, demedim miydi Sam, deme şansı olmayacak: Bu daha da kötü. Nefesi yettiği sürece bunu söylemeye devam ederdi, ah o yaşlı yüzünü bir kerecik daha görebileydim. Ama önce güzelce bir yıkanmam gerekir, yoksa beni tanıyamaz.
“Sanırım, ‘şimdi ne yana doğru gideceğiz,’ diye sormamın bir ya­rarı olmaz, değil mi? Daha ileriye gidemeyiz, orklardan bir yardım isteyeceksek o başka tabii.”
“Hayır, hayır!” dedi Gollum. “Bu işe yaramas. Daha ileri gidemeyis. Smeagol öyle dedi. Şöyle dedi: Kapıya gidip göreceğis bakalım. Ama görüyorus. A, evet kıymetlim, görüyorus. Smeagol hobbitlerin bu taraftan gidemeyeceğini biliyordu. A, evet, Smeagol biliyordu.”
“O halde ne halt etmeye getirdin bizi buraya?” dedi Sam, o andaki ruh haliyle ne adil ne de makul olabiliyordu.
“Bey öyle dedi. Bey dedi ki: Bisi Kapı’ya getir, dedi. İyi yürekli Smeagol de öyle yaptı. Bey öyle dedi, akıllı bey.”
“öyle,” dedi Frodo. Yüzü ciddi ve asıktı ama kararlıydı. Bitkin, kir pas ve yorgunluktan ıstırap içindeydi ama artık çekinmiyordu ve gözleri pırıl pırıldı. “öyle dedim çünkü Mordor’a girmeyi amaçlıyor­dum ve başka bir yol bilmiyorum. O yüzden bu taraftan gideceğim. Başka kimseye de benimle gelmesini söylemiyorum.”
“Hayır, hayır beyim!” diye feryat figan etti Gollum, onu elleyerek, büyük bir keder içindeymiş gibi. “O yol bir işe yaramas! Yaramas! Kıymetli’yi O’na götürme. Hepimisi yer O, eğer eline geçirirse bütün dünyayı yer. Onu alıkoy cici bey ve Smeagol’e iyi davran. O’nun al­masına izin verme. Veya burdan uzaklaş, daha iyi yerlere git ve onu minik Smeagol’e geri ver. Evet evet bey: Geri ver onu, ha? Smeagol onu güselce saklar; bissürü iyilikler yapar, ösellikle de cici hobbitlere. Hobbitler eve gider. Kapı’ya gitme!”
“Bana Mordor topraklarına gitmem buyuruldu, o yüzden gidece­ğim,” dedi Frodo. “Eğer tek bir yol varsa, o yolu izleyeceğim. Ne olacaksa olmalı.”

Sam hiçbir şey söylemedi. Frodo’nun yüzündeki ifade ona yetmiş­ti; kendi sözlerinin faydasız olacağını biliyordu. Sonra zaten başından beri onun bu işten bir ümidi olmamıştı; neşeli bir hobbit olduğu için de, ümitsizliğini erteleyebildiği sürece bir ümide ihtiyacı olmamıştı. Artık gerçeklerle yüzleşme zamanı gelmişti. Fakat o bütün yol boyun­ca beyini bırakmamıştı; daha çok bu yüzden gelmişti zaten ve onun yanında olmaya devam edecekti. Beyi Mordor’a tek başına gitmeye­cekti. Sam de onunla gidecekti – ve en azından Gollum’dan kurtulmuş olacaklardı.

Bununla beraber, Gollum’un onları kendi varlığından kurtarmak gibi bir niyeti yoktu henüz. Frodo’nun ayakları dibinde diz çökmüş el­lerini ovuşturarak viyaklıyordu.

“Bu taraftan değil beyim!” diye yal­vardı, “Başka bir yol var. Tabii ya, sahiden var. Başka bir yol, daha karanlık, bulması daha ssor, daha gisli. Ama Smeagol biliyor onu. Bı­rakın Smeagol göstersin sise!”
“Başka bir yol!” dedi Frodo kuşkulu kuşkulu, Gollum’a keskin gözlerle bakarak.
“Evet evet tabii! Başka bir yol vardı. Smeagol buldu onu. Gelin gidip bakalım hâlâ yerinde duruyor mu!”
“Daha önce bundan söz etmemiştin.”
“Hayır. Bey sormadı ki. Bey ne yapmak istediğini söylememişti ki. O savallı Smeagol’e söylemiyor. Şöyle diyor: Smeagol beni Ka­pı’ya götür – sonra da haydi hoşça kal! Smeagol kaçıp kurtulabilir. Ama şimdi de şöyle diyor: Ben Mordor’a bu yoldan girmeyi amaçla­mıştım. O yüsden Smeagol çok korkuyor. Cici beyi kaybetmek iste­miyor. Sonra sös verdi, bey ona sös verdirdi, Kıymetli’yi korumak için. Ama bey yüzüğü O’na götürecek, doğruca Kara El’e götürecek, eğer bu taraftan giderse. O yüsden Smeagol ikisini birden korumak sorunda ve bir samanlar var olan başka bir yolu hatırlıyor. Cici bey. Smeagol çok iyi yürekli, hep yardım ediyor.”

Sam kaşlarını çatti. Eğer gözleriyle Gollum’da delikler açabilecek olsaydı, o anda açmış olurdu. Kafası kuşkularla doluydu. Görünüşe göre Gollum gerçektende kederlenmiş ve Frodo’ya yardım etmeye hevesliydi. Fakat Sam, kulak misafiri olduğu tartışmayı hatırlayarak, uzun zamandır diplere batmış olan Smeagol’un yüzeye çıkacağına inan­mak konusunda zorlandı: En azından o ses tartışmada son sözü söyle­memişti. Sam’in tahminine göre Smeagol ve Gollum yanları (veya kendi kendine onlara taktiği isimlerle Yıvışık ile Leş) bir ateşkes, ge­çici bir ittifak yapmışlardı: ikisi de Yüzük’ü Düşman’ın ele geçirmesi­ni istemiyordu; her ikisi de Frodo’nun yakalanmasını engellemek isti­yor, mümkün olduğu sürece kendi gözlerinin önünde olmasını istiyor­du – en azından Leş ellerini “Kıymetli”sine uzatacak bir şansa sahip olduğu sürece. Mordor’a başka bir yol olup olmadığı konusunda kuşkuluydu Sam.

“Ayrıca her iki yanın da beyin ne yapmaya niyeti olduğunu bil­memesi iyi bir şey,” diye düşündü. “Eğer Bay Frodo’nun, Kıymetli’sini tamamen ortadan kaldırmaya çalıştığını bilseydi, işte o zaman acilen bir sorun yaşardık eminim. Her halükârda bizim Leş Düşman’dan o kadar çok korkuyor ki onun bir çeşit emri altında veya bir zamanlar altındaymış besbelli bize yardım ederken yakalanmaktansa bizi ele vermeyi tercih eder; ya da Kıymetli’sinin eritilmesindense bunu tercih eder. En azından benim düşüncem böyle. Umarım bey de buna dikkat eder. Herkes kadar akıllı biri, ama çok yufka yürekli, ha­kikaten çok yufka yürekli. Bir Gamgee’nin onun ne yapacağını tah­min etmesi imkânsız.
“Smeagol,” dedi, “sana bir kez daha güveneceğim. Galiba buna mecburum da; benim bahtımda, hiç ummadığım bir anda senden yar­dım almak, senin bahtında da uzun süreler boyunca kötü bir niyetle izlemiş olduğun bana yardım etmek varmış. Şimdiye kadar takdirimi kazandın ve verdiğin söze sadık kaldın. Sadık kaldın derken samimi­yim,” diye ekledi Sam’e bir bakış fırlatarak, “çünkü şimdiye kadar iki kere senin ellerine kaldık ve sen bize bir zarar vermedin. Bir zamanlar aradığın şeyi almaya da çalışmadın. Üçüncü keresi en iyisi olur uma­rım! Ama seni uyarıyorum Smeagol, tehlike içindesin.”
“Evet, evet beyim!” dedi Gollum. “Korkunç bir tehlike! Düşün­dükçe Smeagol’ün kemikleri takırdıyor ama kaçmıyor. Cici beye yar­dım etmesi lassım.”
“Ben şu anda hepimizin paylaştığı tehlikeyi kastetmiyorum,” dedi Frodo. “Sadece senin içinde olduğun tehlikeyi kastediyorum. Kıymet­li adını taktığın bir şey üzerine yemin ettin. Bunu hatırla! O senin ye­minine uymanı bekleyecek; ama sözünü de eğip bükerek seni mahvet­mek için kullanacaktır. Daha şimdiden döndün. Daha biraz önce ken­dini, aptalca bir biçimde ele verdin. Onu Smeagol’e geri ver, dedin. Bir daha söyleme bunu! Bu düşüncenin içinde büyümesine izin ver­me! Onu bir daha geri alamayacaksın. Fakat ona karşı duyduğun arzu senin sonun olabilir. Onu bir daha geri alamayacaksın. Eğer başka çare kalmazsa, Smeagol, Kıymetli’yi ben takacağım; Kıymetli çok uzun bir süre sana hâkim olmuş. Eğer ben onu takarak sana hükmetmiş ol­saydım, sen sözüme itaat ederdin – senden uçurumdan aşağıya veya ateşe atlamanı istemiş olsaydım bile. Zaten emrim de böyle bir şey olur eğer takarsam. O yüzden dikkat et Smeagol!”

Sam beyine büyük bir takdir ile ama aynı zamanda hayretle baktı. Sesinde öyle bir ton ve yüzünde öyle bir ifade vardı ki, daha önce hiç görmemişti. Sevgili Bay Frodo’nun iyiliği hep o kadar yüksek bir mertebede olurdu ki, bunun önemli bir ölçüde körlüğüne delalet etti­ğini zannetmişti Sam. Tabii ki aynı zamanda Bay Frodo’nun dünya üzerindeki (Yaşlı Bay Bilbo ve Gandalf hariç tutulabilirdi) en akıllı kişi olduğuna da sarsılmaz bir inancı vardı. Gollum da kendi çapında benzer bir hata yapmış, iyilik ile körlüğü birbirine karıştırmıştı belli ki; gerçi tanışıklığı daha kısa süreli olduğu için yaptığı hata daha affe­dilir sayılırdı.
En azından bu konuşma onun gururunu kırmış ve deh­şete düşürmüştü. Yerlerde sürünmeye başladı, ama “cici beyim”den başka anlaşılır bir söz söyleyemedi.
Frodo bir süre sabırla bekledi sonra daha az sert bir üslupla yeniden konuştu.

“Haydi Gollum ya da Smeagol, hangi adı istiyorsan, ba­na bu diğer yoldan söz et ve mümkünse o yolda bir umut var mı yok mu göster; göster ki düz yoldan gitmemeye ikna olayım. Acelem var.”

Fakat Gollum acınacak bir durumdaydı ve Frodo’nun tehdidi cesa­retini oldukça kırmıştı. Ondan, mırıldanmaları, viyaklamaları ve yer­lerde sürünüp her ikisine de “savallı minik Smeagol’e” iyi davranma­ları için yalvarmalarıyla sık sık kesilen konuşması arasında, doğru dü­rüst bir şey öğrenmek mümkün değildi. Bir süre sonra biraz daha sakinleşti ve Frodo yavaş yavaş, Ephel Duath’ın batısından dönen yolu izleyen bir yolcunun, zamanla kara ağaçların oluşturduğu bir halka­nın yakınındaki bir kavşağa geleceğini anlamaya başladı. Sağ tarafta bir yol Osgiliath’a ve Anduin köprülerine gidiyordu; ortadaki de gü­neye doğru ilerliyordu.

“Ööylece gidiyor,” dedi Gollum. “Hiç o taraftan gitmedik bis ama hiç durmayan Büyük Su’yu görünceye kadar yüz fersah gidildiğini söylüyorlar. Orada bissürü balık var, balıkları yiyen büyük kuşlar var: Cici kuşlar: Fakat bis oraya hiç gitmedik, ne yasık gitmedik! Hiç şansımıs olmadı. Daha da ilerde, daha da çok topraklar var diyorlar ama Sarı Yüs orada çok sıcak ve çok as bulut oluyor ve oradaki insanlar hiddetli ve kara yüsleri var. Bis o ülkeyi görmek istemiyorus.”
“Hayır!” dedi Frodo. “Ama sen yolundan sapma. Üçüncü döne­meçte ne var?”
“A evet, a evet, bir üçüncü yol daha var,” dedi Gollum. “O sola dö­nen yol. Hemen tırmanmaya, tırmanmaya başlar o; dolanır, tırmanır, geriye yükssek gölgelere doğru. Kara kayayı döndüğü saman görürsünüs, aniden tam tepenisde görürsünüs ve saklanmak istersinis.”
“Görürüz ha? Ne görürüz?”
“Eski nisan, çok eski ve çok korkunç artık. Eskiden Güney’den hi­kâyeler duyardık, çok önce, Smeagol gençken. A evet, eskiden ak­şamları Ulu Nehir’in kıyısında oturup hikâyeler anlatırdık, söğüt top­raklarında, Nehir de gençken, gollum, gollum.” Ağlamaya ve mırıldanmaya başladı. Hobbitler sabırla beklediler.
“Güney’in hikâyeleri,” diye devam etti Gollum yine, “parlak göslü usun boylu insanlar, onların taştan, dağ gibi olan evleri, Krallarının gü­müş tacı ve Ak Ağaç: Ne mükemmel hikâyelerdi. Çok yükssek kuleler inşa etmişlerdi ve bunlardan bir tanesi gümüşsü beyas ve bunun için­de aya benseyen bir taş vardı ve bunun etrafında da kocaman beyass duvarlar. Evet, evet, Ay Kulesi hakkında bir sürü hikâyeler vardı.”
“Bu Elendil’in oğlu Isildur’un inşa ettirmiş olduğu Minas İthil ol­malı,” dedi Frodo. “Düşman’ın parmağını kesen İsildur idi.”
“Evet, O’nun Kara Eli’nde sadece dört parmak var ama o da yetiyor,” dedi Gollum titreyerek. “Ve Isildur’un şehrinden nefret ediyordu.”
“Nefret etmediği ne var ki?” dedi Frodo. “Ama Ay Kulesi’nin bi­zimle ilgisi ne?”
“Şimdi beyim eskiden de vardı bu kule, hâlâ da var: O yükssek ku­le, beyas evler ve sur; ama artık hoş değil, güsel değil. Çok önceleri ele geçirmiş burayı. Artık çok korkunç bir yer. Yolcular orayı görün­ce titriyorlar ve görmemek için hemen usaklaşıyorlar, gölgesinden sa­kınıyorlar. Ama bey o tarafa doğru gitmek sorunda kalacak. Bundan başka tek yol orası. Çünkü dağlar orada daha alçak ve eski yollar so­nunda tepedeki bir geçide gelinceye kadar dağlara tırmanıyor da tır­manıyor; sonra yeniden iniyor, iniyor – Gorgoroth’a.” Sesi alçalarak bir fısıltıya dönüştü ve ürpererek titredi.
“Ama bunun bize ne yararı olacak?” diye sordu Sam. “Mutlaka Düşman kendi dağlarını biliyordur ve o yol da en az bunun kadar korunuyordur herhalde? Kule boş değil, öyle değil mi?”
“Yo, boş değil!” diye fısıldadı Gollum. “Boş gibi duruyor ama boş değil. Yo hayır! Çok korkunç şeyler yaşıyor orada. Orklar, evet hep orklar, ama daha kötü şeyler, daha kötü şeyler de yaşıyor orada. Yol surların gölgesi altından tırmanarak kapıdan geçiyor. Yolda, onların haberi olmadan hiçbir şey kıpırdayamas. içerdeki şeyler biliyorlar: Sessiss Göscüler.”
“Yani senin önerin bu mu,” dedi Sam, “güneye doğru bir uzun yü­rüyüş daha yapıp, eğer başarabilirsek kendimizi bunun gibi, belki de daha kötü bir kapana kıstırmak, öyle mi?”
“Hayır, tabii ki hayır,” dedi Gollum. “Hobbitler anlamaya çalışsın. O, o taraftan bir saldırı beklemiyor. O’nun Gösü yuvarlaktır ama bası yerlere diğerlerinden daha çok bakar. Her şeyi aynı anda göremes, henüs göremes. Bakın, Gölgeli Dağlar’ın batısındaki bütün toprakları ele geçirdi ve artık bütün köprüleri elinde tutuyor. Kimsenin köprüler­de büyük bir dövüşe girmeden veya bir sürü kayık kullanmadan, Ay Kulesi’ne gelebileceğini düşünmüyor; bunları yaparlarsa da O’nun sa­ten haberi olur.”
“O’nun ne yapıp ne düşündüğü konusunda çok fazla şey biliyor gi­bisin,” dedi Sam. “Son zamanlarda O’nunla konuşmuş muydun? Yok­sa sadece orklarla mı sıkı fıkıydın?”
“Hobbit iyi kalpli değil, düşünceli değil,” dedi Gollum Sam’e ters ters bakıp Frodo’ya dönerek. “Smeagol orklarla konuştu, evet tabii, beye rastlamadan önce konuştu, bissürü halklarla konuştu: Çok uşak­lara gitti. Ve şu anda söylediğini bissürü halk da söylüyor. O’nun için ve bisim için esas büyük tehlike burada Kusey’de. Günün birinde Ka­ra Kapı’dan dışarı çıkacak, yakında bir gün. Büyük orduların girip çı­kabileceği tek yol orası. Ama uşaktaki batıdan korkmuyor ve orada da Sessiss Göscüler var.”
“Aynen öyle,” dedi Sam, devre dışı kalmaya niyeti yoktu. “Biz de gidip kapılarını çalıp, Mordor’a oradan mı gidildiğini soracağız, öyle mi? Yoksa cevap vermeyecek kadar da mı sessiz bunlar? Bu akıl kârı değil. Aynı şeyi burada da yapabiliriz, böylece uzun bir yoldan da kurtulmuş oluruz.”
“Bu konuyla alay etme,” diye tısladı Gollum. “Komik değil. Yo yo! Hiç eğlenceli değil. Mordor’a girmeye çalışmak akıl kârı değil. Ama eğer bey, gitmem gerek, ya da gideceğim, diyorsa o saman bir yolunu bulmaya çalışmalıyıss. Ama korkunç şehre gitmemeliyis, yo yo, tabii ki bunu yapmamalıyıs. Smeagol bu noktada yardım ediyor, cici Smeagol, kimse ona bir şey anlatmasa da o yardım ediyor. Smeagol yeniden yardım ediyor. O buldu onu. O biliyor.”
“Ne buldun?” diye sordu Frodo.
Gollüm yere çömeldi ve sesi yeniden bir fısıltıya dönüştü. “Dağla­ra doğru giden minik bir patika; sonra bir merdiven, dar bir merdiven, evet evet, çok usun ve çok dar. Sonra daha çok merdiven. Ve sonra” -sesi daha da alçalmıştı- “bir tünel, karanlık bir tünel; son olarak da kü­çük bir uçurum ve ana geçidin tepesinde bir patika. Smeagol karanlık­tan o yolla kurtulmuştu. Ama bu seneler önceydi. Patika ortadan kalk­mış olabilir artık; ama belki de kalkmamıştır, belki de kalkmamıştır.”
“Bu kulağıma hiç hoş gelmiyor,” dedi Sam. “Çok kolay görünü­yor, en azından anlatırken. Eğer o patika hâlâ oradaysa, korunuyordur da. Daha önce korunmuyor muydu Gollum?” Tam bunlan söylerken Gollum’un gözlerinde yeşil bir ışık yakaladı, ya da yakaladığını sandı. Gollum bir şeyler mınldandı ama cevap vermedi.
“Daha önce korunuyor muydu?” diye sordu Frodo sertçe. “Ve sen karanlıktan kaçtın mı Smeagol? Yoksa, belli bir görevle ayrılmana izin mi verilmişti? En azından, yıllar önce seni Ölü Bataklıklar’da bu­lan Aragorn böyle düşünüyordu.”
“Yalan bu!” diye tısladı Gollum ve Aragorn’un adının anılmasıyla birlikte şeytani bir ışık geldi gözlerine. “O bana yalan söyledi, evet aynen öyle yaptı. Ben kaçtım, kendi biçare halimle. Gerçekten de Kıymetli’yi aramam söylenmişti; ben de aradım, aradım, tabii ki ara­dım. Ama Kara Varlık için değil. Kıymetli bisimdi, o benimdi söyleyim sise. Kaçtım ben.”
Frodo Gollum’un bu konuda bir kez olsun, kendisinden beklenece­ği gibi gerçeklerden çok uzaklaşmamış olduğundan garip bir biçimde emindi; her nasılsa Mordor’dan dışarıya bir yol bulmuştu, en azından bunun kendi kurnazlığı sayesinde olduğunu düşünüyordu. En azın­dan, Gollum’un ben dediğini fark etti; Gollum’un “ben” diye konuştu­ğu nadir anlar genellikle, eskiden kalmış bir dürüstlüğün ve samimi­yetin kalıntılarının yüzeye çıktığının göstergesiydi. Fakat bu noktada Gollum’a güvenilecek olsa bile, Frodo Düşman’ın hilelerini unutmuş değildi. Bu “kaçış”a izin verilmiş, hatta bilhassa tertiplenmiş ve Ka­ranlık Kule tarafından gayet iyi biliniyor olabilirdi. Ve en azından Gollum’un birçok şeyi onlardan sakladığı da belliydi.
“Sana bir kere daha soruyorum,” dedi: “Bu gizli yol korunmuyor
mu?”
Fakat Aragorn ismi Gollum’u huysuz bir ruh haline sokmuştu. Bir kerecik olsun doğruyu, ya da doğrunun bir bölümünü söyleyen bir ya­lancı sözüne güvenilmediğinde nasıl incinmiş bir havaya bürünürse, öyleydi şimdi. Cevap vermedi.
“Korunmuyor mu?” diye tekrarladı Frodo.
“Evet, evet, belki. Bu topraklarda hiç güvenlikli yer yok,,” dedi Gollum asık suratla. “Hiç güvenlikli yer yok. Ama bey ya bu yolu de­neyecek, ya da eve geri dönecek. Başka yolu yok.” Daha fazla bir şey söyletemediler ona. Bu tehlikelerle dolu yerin ve yüksekteki geçidin adını söyleyemedi ya da söylemedi.
Oranın adı Cirith Ungol idi, arkası korkunç söylentilerle dolu bir ad. Aragorn belki onlara bu ismi ve önemini anlatabilirdi; Gandalf onları uyarabilirdi. Ama yalnızdılar; Aragorn uzaklardaydı ve Gandalf İsengard’ın yıkıntıları arasında durmuş Saruman ile çekişiyor, karşı­laştığı hainlik nedeniyle gecikiyordu.

Bu kötü bir seçim­di. Ne yönü seçmeliydi? İki yol da dehşete ve ölüme ilerliyor idiyse, bir seçim yapmanın anlamı neydi?

Uzun uzun düşündükten sonra kararını vermişti Frodo, ikinci yolu tutacaklardı. Ama hemen değil, önce biraz dinlenip “sarı yüs”ün gitmesini bekledir, sonrada ayaklarının ve yüreklerinin el verdiğince hızla yola koyuldular.

“Cici bey, akıllı bey, iyi kalpli bey!” diye bağırdı Gollum zevkle Frodo’nun dizlerini okşayarak. “Cici bey! O zaman dinlenin şimdi iyi kalpli hobbitler, kayaların gölgesi altında, kayaların dibinde! Dinle­nin ve kıpırtısıs yatın Sarı Yüs gidinceye kadar. Sonra hıssla gideris. Yumuşak ve hısslı olmamıs lassım.”

Kalan birkaç saat gün ışığında, güneş hareket ettikçe onlar gölgeye kaçarak, sonunda batı kenarının gölgesi uzayıp da içine karanlık çö­künceye kadar dinlendiler. Sonra biraz bir şeyler yediler, sularını ida­reli içtiler. Gollum hiçbir şey yemedi ama suyu memnuniyetle kabul etti.

“Yakında daha fasla bulacas,” dedi dudaklarını yalayarak. “Güsel sular dereler halinde Ulu Nehir’e akar, gideceğimis topraklardaki iyi sular. Smeagol orada yiyecek de bulacak belki de. Çok acıktı, evet, gollum!” Kocaman yayvan ellerini içine çökmüş olan göbeğine koy­du ve gözlerinde soluk yeşil bir ışık belirdi.

Birkaç mil boyunca, çıplak taşlı topraklar üzerinde düşe kalka kaçarlarken o kırmızı göz onları izliyor gibiydi. Yola çıkmayı göze alamamışlardı ama yolu sollarına alıp mümkün olduğunca yakınından ona paralel gitmeye çalışıyorlardı. Sonunda, artık gece eskimeye ve onlar da yorulmaya başladıklannda -çünkü sadece kısa bir süre dinlenmişlerdi- göz minik, ateşli bir noktacık halinde küçülmüş, sonra da yok olmuştu: Daha alçak olan dağlann kuzey sırtlarından dönüp güneye yollandılar.

Gönüllerinde garip bir ferahlıkla, yeniden dinlendiler ama çok de­ğil. Gollum’un istediği kadar hızlı gidemiyorlardı. Onun hesaplarına göre Morannon’dan Osgiliath üzerindeki yol ayrımına otuz fersah ka­dar vardı ve Gollum bu mesafeyi dört seferde aşmayı planlıyordu. O yüzden çok geçmeden yeniden canlarını dişlerine takarak ilerlediler, şafak yavaş yavaş engin gri tenhalıkta yayılmaya başlayıncaya kadar. O ana kadar yaklaşık sekiz fersah yürümüşlerdi ve hobbitler artık iste­seler de ilerleyemezlerdi.

Gün huzursuz bir biçimde geçti. Fundalığın derinliklerinde, yavaş yavaş geçen ve pek bir değişiklik getirmeyen saatleri sayarak yattılar; çünkü hâlâ Ephel Duath’ın gölgeleri altındaydılar ve güneşin önü ör­tülmüştü. Frodo ya Gollum’a güvendiğinden ya da bunu dert edeme­yecek kadar yorgun olduğundan derin ve huzur dolu bir uyku çekiyor­du zaman zaman, ama Sam kestirmekten daha ileri gidemedi, hatta Gollum gizli rüyaları içinde puflayıp, orası burası seğirerek derin bir uykuda olduğunu belli ettiği zamanlarda bile. Belki de onu güvensiz­likten çok açlık uyanık tutuyordu: Şöyle adam gibi, “tencerede kayna­yan sıcak bir şeyleri”, bir ev yemeğini özlemeye başlamıştı.

Topraklar, yaklaşmakta olan gecenin biçimsiz griliği altında sol­maya başlar başlamaz tekrar yola koyuldular. Kısa bir süre sonra Gol­lum onları güneye giden yola çıkarttı; bundan sonra tehlikeleri daha fazla olsa da hızlandılar. Kulakları önlerindeki yoldan gelecek veya arkalarından onları izleyecek ayak veya at sesindeydi; fakat gece geç­tiği halde ne bir yaya ne de bir atlı sesi duydular.

Böylece insanların bir zamanlar İthilien adını verdikleri, yükselen ormanları ve hızlı akan ırmaklarıyla latif bir ülke olan kuzey sınır boylarına varmış oldular. Gece, yıldızlar ve dolunay altında güzelleşti ve hobbitlere sanki onlar ilerledikçe havadaki hoş koku artıyormuş gi­bi geldi; Gollum’un uflayıp puflamasından ve mırıldanmasından bu­nun onun da dikkatini çektiği ve bu durumdan hoşlanmadığı anlaşılı­yordu.

Yolcular sırtlarını yola çevirerek yokuş aşağı indiler. Çalılıklar ve fundalıklar arasından yollarını açmak için çalıları iki yana ite ite iler­lerken etraflarına tatlı kokular yayıldı. Gollum öksürerek öğürdü; fa­kat hobbitler derin derin nefes aldılar; Sam aniden güldü, bir şey ko­mik geldiğinden değil, gönül hoşluğundan güldü. Önlerinden hızlı hızlı akan bir dereyi izlediler. Zamanla dere onları alçak ve kuytu bir vadide bulunan küçük, berrak bir gölcüğe getirdi: Oyulmuş kenarları neredeyse tamamen yosunlarla ve sarmaşık gülleriyle kaplanmış, taş­tan kadim bir havuzun kırık dökük kalıntıları içine birikmişti sular; et­rafına sıra sıra süsen kılıçları dizilmiş, tatlı tatlı kırışan karanlık yüze­yinde nilüfer yapraklan yüzüyordu; fakat su derin ve tazeydi ve diğer tarafta bulunan taştan bir ağızdan dökülüyordu,.Burada yıkanarak gölcüğe dökülen akarsudan kana kana içtiler. Dinlenmek ve saklanmak için bir yer aradılar; çünkü bu arazi, hoş da görünse, yine de Düşman’ın topraklarıydı. Yoldan çok uzaklaşmamışlardı ama bu kısa mesafede bile eskiden kalma savaşların ve orklarla Karanlıklar Efendisi’nin diğer hizmetkârlarının açmış oldukları yara­ların izlerini görmüşlerdi.

“Haydi içine girip uzanabileceğimiz bir yer bulalım,” dedi Sam. “Çok aşağılarda olmasın. Benim hatırım için yukarda olsun.”

Yürürlerken Sam yiyecek konusunda ciddi ciddi düşünmüştü. Ar­tık geçit vermez Kapı’nın önündeki ümitsiz halleri geride kaldığına göre, beyi gibi görevleri nihayete ermeden azıkları konusunda düşünmemeye niyetli değildi pek; ayrıca elflerin yolluklarını da önlerindeki daha kötü zamanlar için saklamak ona akıllıca geliyordu. Sadece üç hafta yetecek kadar stokları kaldığını hesaplayalı en az altı gün ol­muştu.

“Eğer Ateş’e bu zaman içinde varırsak, nispeten şanslı sayılırız!” diye düşündü. “Ayrıca geri dönmek de isteyebiliriz. Olur mu olur!” Ayrıca, uzun bir gece yürüyüşünün sonunda, yıkanıp su içtikten sonra açlığını her zamankinden fazla hissetmişti. Aslında Çıkınsaçması Sıraevlerindeki eski mutfak ocağının yanında bir akşam yemeği veya kahvaltı idi esas istediği. Aklına gelen bir fikirle Gollum’a döndü. Gollum da başını alıp sıvışmaya başlamış, eğreltiotları arasında dört ayak üzerinde emekliyordu.
“Hu! Gollum!” dedi Sam. “Nereye gidiyorsun? Avlanmaya mı? Bana bak şimdi meraklı efendi, sen bizim yiyeceklerimizden hoşlan­mıyorsun, biraz değişiklik benim de işime gelir doğrusu. Senin yeni düsturun, her zaman yardım etmeye hazır ve nazır değil miydi? Aç bir hobbite uyacak bir şeyler bulabilir misin?”
“Evet, belki de bulabilirim,” dedi Gollum. “Smeagol hep yardım eder, eğer isterlerseler – eğer güsel güsel isterlerseler.”
“İyi!” dedi Sam. “Ben istiyorumdur. Eğer bu da yetmezse, yalvarırımdır da.”

Gollum gözden kayboldu. Bir süre geri dönmedi ve Frodo, bir iki lokma lembastan sonra sararmış eğreltiotları üzerine yatarak uyudu. Sam ona baktı. Sabahın ilk ışıkları, ağaçlar altındaki gölgelere yeni yeni süzülmeye başlamıştı ama o beyinin yüzünü ve yanında, yerde uzanmış dinlenen ellerini oldukça net görebiliyordu. Aniden Frodo’nun, o ölümcül yarayı aldıktan sonra Elrond’un evinde uyanmadan yattığı zamanları hanrlayıverdi. Sonra Sam nöbet tutarken zaman za­man Frodo’nun içinden belli belirsiz bir ışığın parlamakta olduğuna dikkat etmişti; ama şimdi ışık daha berrak ve güçlüydü. Frodo’nun yü­zü huzur içindeydi, korku ve endişe izleri gitmişti; fakat yaşlı, yaşlı ve güzel görünüyordu, tıpkı çehrenin görüntüsü değişmese bile ona bi­çim veren yılların daha önce gizlenmiş birçok ince çizgi halinde şimdi ortaya dökülmesi gibi. Sam Gamgee buna bu adı vermiyordu tabii. Sanki kelimeleri faydasız bulur gibi başını sallayarak mırıldandı:

“Onu seviyorum. Böyle işte o; bazen, her nasılsa içindeki parlayıp dışarı sızıyor. Ama ben onu seviyorum, öyle olsa da olmasa da.”

Gollum yavaşça dönüp Sam’in omuzunun üstünden baktı. Frodo’ ya bakarak gözlerini kapattı ve hiç ses çıkarmadan emekleyerek uzak­laştı. Sam, biraz sonra onun yanına giderek bir şeyler çiğnemekte ol­duğunu ve kendi kendine homurdandığını duydu. Yerde yanında, aç­gözlülükle bakıp durduğu iki küçük tavşan duruyordu.

“Smeagol hep yardım eder,” dedi. “Tavşan getirdi, cici tavşanlar. Ama bey uykuya dalmış, belki Sam de uyumak ister. Şimdi tavşanları istemiyordur belki? Smeagol yardım etmek istiyor ama bi dakkada bir şeyler yakalayamas ki.”

Sam’in tavşanlara hiçbir itirazı yoktu doğrusu; aynen de böyle söyledi. En azından pişmiş bir tavşana itirazı yoktu. Bütün hobbitler yemek pişirmesini bilirlerdi elbette, çünkü bu sanatı okuma yazma öğrenmeden (ki birçoğu bu mertebeye hiç ulaşamazdı) önce öğrenir­lerdi; fakat Sam iyi bir ahcıydı, hatta hobbit standartlarına göre bile. imkân bulabildikçe yolculukları esnasında epey bir kamp yemeği pi­şirmişti. Hâlâ büyük bir umutla aletlerinin bir kısmını denginin içinde taşıyordu: Küçük bir kav çakmak kutusu; iki küçük, küçüğü büyüğü­nün içine yerleştirilmiş tava; bunların içinde bir tahta kaşık, kısa, iki dişli bir çatal, birkaç da şiş istiflemişti; dengin en altında tahta bir ku­tu içinde yavaş yavaş azalmakta olan bir hazine, biraz tuz vardı. Ama bir ateşle başka şeylere de ihtiyacı vardı. Bıçağını çıkarttı; temizleyip bilerken ve tavşanı yüzerken biraz düşündü. Birkaç dakika da olsa Frodo’yu uyurken tek başına bırakamazdı.

“Şimdi Gollum,” dedi, “sana bir iş daha buldum. Git bu tavaları suyla doldurup getir!”
“Smeagol su getirecek, evet,” dedi Gollum. “Ama hobbit bütün bu suları ne için istiyor? Suyunu içti, yıkandı.”
“Senin aklın ermez,” dedi Sam. “Eğer tahmin edemediysen biraz­dan görürsün. Ve suyu ne kadar çabuk getirirsen o kadar çabuk öğre­nirsin. Tavalarımdan birine bile ziyan getireyim deme, yoksa seni kıyma gibi doğrarım.”
Gollum uzaklaşınca, Sam Frodo’ya bir kez daha baktı. Hâlâ sakin sakin uyuyordu ama şimdi en çok yüzünün ve ellerinin zayıflığı dik­katini çekmişti Sam’in. “Çok zayıf, bir deri bir kemik,” diye mırıldandı. “Bir hobbit için iyi bir şey değil bu. Eğer bu tavşanı pişirebilirsem onu uyandıracağım.”

Bir kucak dolusu kuru eğreltiotu topladı, sonra bir yığın çalı çırpı toplayarak tepeye tırmandı; tepedeki bir sedir ağacının düşmüş bir da­lı iyi yakacak olurdu. Tam eğreltiotu yatağının ucundaki çimenlerden biraz kesti, alçak bir çukur kazıp, yakacaktan içine yığdı. Kav ve çak­makla ateş yakma konusunda yetenekli olduğundan kısa bir süre son­ra minik bir alevi canlandırmıştı bile. Hemen hemen hiç duman çı­kartmıyor ama mis gibi bir koku yayıyordu. Tam ateşinin üzerine eğilmiş, ateşi kollayarak daha büyük odunlarla beslerken Gollum ta­vaları dikkatle taşıyıp kendi kendine mırıldanarak geri dönmüştü. Tavaları yere bıraktı; sonra aniden Sam’in ne yaptığını gördü, in­ce, tıslayan bir çığlık attı; hem korkmuş, hem de kızmış görünüyordu.

“Ah! Sss-yo!” diye bağırdı. “Yo! Aptal hobbitler, salak, evet salak! Böyle yapmamalılar!”
“Ne yapmamalıyım?” diye sordu Sam şaşırarak.
“O piss kırmısı dillerden,” diye tısladı Gollum. “Ateş, ateş! Tehli­keli, evet tehlikeli. Yakar, öldürür. Ve düşmanları getirir, evet geti­rir.”
“Zannetmiyorum,” dedi Sam. “Öyle olması için bir neden göremi­yorum, tabii eğer sen üzerine ıslak bir şeyler atıp boğmazsan. Ama düşmanları çekerse de çeker. En azından bu riski göze alacağım. Bu tavşanları pişireceğim.”
“Tavşanları pişirmek mi!” diye cıyakladı Gollum dehşetle. “Smeagol’un size ayırdığı güselim etleri bosacaksın, savallı aç Smeagol! Ne için? Ne için salak hobbit? Genç bunlar, körpe, çok güsel. Ye onları, ye!”
En yakında, ateşin yanında duran yüzülmüş tavşana pençesini attı.
“Bak, bak!” dedi Sam. “Herkesin usulü kendine. Bizim ekmekleri­miz senin boğazına takılıyor, senin çiğ tavşanların da benimkine. Eğer bana bir tavşan verdiysen, tavşan benim olur, anladın mı? ister­sem de pişiririm. Ben de istiyorum. Beni seyretmek zorunda değilsin. Git bir tane daha yakala kendine ve kendi zevkine göre ye – tek başına bir yerde, benim gözüm görmesin. O zaman sen ateşi görmemiş olur­sun, ben de seni; ikimiz de daha mutlu oluruz. Ben ateşin tütmemesi­ne dikkat ederim, eğer bunu bilmek seni rahatlatacaksa.”
Gollum homurdana homurdana çekildi ve eğreltiotlarının arasına kıvrıldı. Sam tavalarıyla meşguldü. “Bir hobbit, tavşanın yanında ne ister,” dedi kendi kendine, “biraz baharat ile kök ister, özellikle de pattes – ekmeği söylemeye bile gerek duymuyorum. Görünüşe göre baharatları halledebileceğiz.”
“Gollum!” dedi yavaşça. “Gel şu işi üçleyelim. Biraz baharat isti­yorum.” Gollum’un başı eğreltiotlarından kalkmıştı ama bakışı ne, dostça ne de yardımseverdi. “Birkaç defne yaprağı, biraz kekik ve adaçayı yeter -su kaynamadan ama,” dedi Sam.
“Hayır! “dedi Gollum. “Smeagol mutlu değil. Smeagol kokulu yap­rakları sevmes. O otları, kökleri yemes, hayır kıymetlim, açlıktan öl­müyorsa veya çok hasta değilse yemes, savallı Smeagol.”
“Smeagol sıcak su içinde bulacak kendini bu su kaynadığında, eğer ondan istenilenleri getirmezse,” diye hırladı Sam. “Sam onun ka­fasını kaynar suya sokacak, evet kıymetlim. Eğer mevsimi olsaydı ona turp, havuç ve pattes aratmasını da bilirdim. Eminim bu kırlık yerde bir sürü güzel şey yetişiyordur. Biraz pattes için neler vermez­dim ki.”
“Smeagol gitmeyecek, yo yo kıymetlim, bu kes gitmeyecek,” diye tısladı Gollum. “Korkuyor ve çok yorgun ve bu hobbit cici değil, hiç cici değil. Smeagol kökler, havuçsslar ve – pattesler için toprağı eşe­lemeyecek. Pattes nedir kıymetlim ha, pattes nedir?”
“Pa-ta-tes,” dedi Sam. “Babalığın en büyük zevki ve aç bir mide için az bulunur güzel bir sofra. Ama sen bulamazsın, bakmana gerek yok. Yine de iyi bir Smeagol ol ve bana baharat getir, ben de senin için daha iyi şeyler düşüneyim. Üstelik, temiz bir sayfa açarsan ve o sayfayı açık tutacak olursan, günlerden bir gün sana da pattes pişiri­rim. Yaparım ya; S. Gamgee tarafından hazırlanan kızarmış balık ile pattes. Buna da hayır diyemezsin.”
“Evet, evet derim. Güselim balığı bosmak, onu kavurmak. Balığı hemen ver bana, o pis patateslerin sana kalsın!”
“Ah, ümitsiz bir vaka,” dedi Sam. “Zıbar yat!”

Sonunda istediklerini kendi bulmak zorunda kaldı; ama bunun için pek uzaklaşması, beyinin hâlâ uyumaya devam ederek yattığı ye­rin görüş sahasından çıkması gerekmedi. Bir süre düşüncelere dalmış oturdu Sam, su kaynayıncaya kadar ateşi besleyerek. Hava iyice ay­dınlanarak ısındı; çimlerin ve yaprakların üzerindeki çiğler solup git­ti. Kısa bir süre sonra kesilmiş olan tavşanlar, bir tutam baharatla bir­likte tavalarının içinde ağır ağır kaynamaya başlamıştı. Zaman ilerle­dikçe Sam bile uyuyup kalacaktı neredeyse. Bir saat kadar tavşanları kaynamaya bıraktı, arada bir çatalı ile pişip pişmediklerini yoklayıp suyunu tadıyordu.

Her şeyin hazır olduğunu düşündüğünde tavaları ateşten alarak Frodo’ya doğru emekledi. Sam üzerine eğilince Frodo gözlerini arala­dı, sonra rüyasından uyandı: Yumuşak, geri getirilmez bir huzurla do­lu rüyalarından birinden.

“Hayrola Sam!” dedi. “Dinlenmiyor muydun? Ters bir şeyler mi var? Saat kaç?”
“Şafak sökeli birkaç saat oluyor,” dedi Sam, “ve Shire saatine göre hemen hemen sekiz buçuk herhalde. Ama her şey yolunda. Gerçi bu benim her şey yolunda diyeceğim bir durum değil ya: Doğru dürüst suyu yok, soğan yok, pattes yok. Sana biraz haşlama yaptım, biraz et suyu Bay Frodo, iyi gelir. Maşrapanla içmen lazım; ya da doğrudan tavadan, biraz soğuyunca. Yanımda kâse veya doğru dürüst bir kap getirmedim.”
Frodo esneyerek gerindi. “Dinlenmen gerekirdi Sam,” dedi. “Üs­telik buralarda ateş yakmak tehlikelidir. Ama gerçekten açım. Hmm! Kokusunu buradan alabilir miyim? Ne haşladın?”
“Smeagol’den bir armağan,” dedi Sam: “Bir çift körpe tavşan; ger­çi sanırım Gollum bunu yaptığına pişman olmuştur. Ama yanlarında biraz baharattan başka bir şey yok.”
Sam ile beyi, eğreltiotu öbeğinin hemen kıyısına oturup, eski ka­şık ile çatalı paylaşarak haşlamalarını tavalarından yediler. Yarımşar elf peksimeti kattılar yanına. Sanki bir ziyafetti.
“Şışşt! Gollum!” diye seslenip ıslık çaldı Sam. “Haydi! Hâlâ fikri­ni değiştirmek için vaktin var. Biraz kaldı, eğer haşlanmış tavşandan tatmak istiyorsan.” Cevap yoktu.
“Herhalde kendisine başka bir şeyler bulmak için gitmiştir. Biz bi­tiririz,” dedi Sam.
“Sonra da senin biraz uyuman lazım,” dedi Frodo.
“Ben kestirirken sen de uyuyakalayım deme Bay Frodo. Ona pek güvenmiyorum. Leş yanı epey bir ağır basıyor hâlâ – kötü Gollum de­mek istiyorum yani. Yeniden güçlenmeye başladı. Eline geçen ilk fır­satta beni gırtlaklayacağından hiç şüphem yok. Fikirlerimiz pek uyuş­muyor, yok o Sam’den pek memnun değil, O, yo, kıymetlim, hiç memnun değil.”
Yemeklerini bitirdiler ve Sam kap kaçaklarını durulamak için de­reye gitti. Geri dönmek için ayağa kalkmıştı ki, yamaçtan yukarı bak­tı. Tam o anda güneş doğudaki dumanların arasından veya sisten veya karanlık bir gölgeden ya da her ne ise ondan çıktı ve altın ışınlarını ağaçların ve açıklık arazinin üzerine gönderdi. O zaman Sam, üzerin­deki fundalıktan gelen, güneş ışınlarını yakaladığı için görünmesi kolaylaşan kıvrım kıvrım, ince, gri-mavi bir duman gördü. Büyük bir şaşkınlıkla bunun kendi yaktığı ve söndürmeyi ihmal ettiği minik ateşten çıktığını fark etti.
“Eyvah! Hiç böyle görüneceğini tahmin etmemiştim!” diye mırıl­danarak aceleyle geri dönmeye hazırlandı. Aniden durdu ve etrafı din­ledi. Bir ıslık sesi duymuş muydu, duymamış mıydı? Yoksa bu tuhaf bir kuşun çığlığı mıydı? Eğer bir ıslık idiyse Frodo’nun olduğu taraf­tan gelmemişti, işte yine, bu sefer başka bir yönden gelmişti! Sam, yokuş yukarı koşabildiğince koştu.
Küçük bir odun parçası, ucuna doğru yanarken ateşin kenarındaki eğreltiotlarının bir kısımını tutuşturmuş, alev alan eğreltiotları da çi­menleri için için yakmaya başlamıştı. Ateşin geri kalanını basarak söndürüp küllerini dağıttı ve çukura çim doldurdu. Sonra Frodo’nun yanına emekledi.
“O ıslık ile cevaba benzeyen sesi duydun mu?” diye sordu. “Bir­kaç dakika önce. Umarım sadece bir kuştur ama pek öyleye benzemi­yordu: Daha çok biri kuş taklidi yapıyor gibi geldi bana. Korkarım be­nim ateş biraz tütüyordu. Eğer başımıza bir dert açtıysam kendimi hiç affetmem. Belki kendimi affetmek için bir şansım bile olmaz!”
“Sus!” diye fısıldadı Frodo. “Galiba bir ses duydum.”
İki hobbit küçük denklerini toparlayarak kaçmak için hazır ettiler, sonra da eğreltiotları içine iyice gömüldüler. Orada çömelerek dinle­meye başladılar.
Sesler konusunda hiç kuşku yoktu. Alçak sesle ve gizli gizli konu­şuyorlardı ama yakınlarda bir yerdeydiler ve gittikçe de yaklaşıyorlar­dı. Sonra, oldukça ani bir şekilde bir tanesi çok yakında konuştu.
“Burada! Dumanın çıktığı yer burada!” dedi. “Buralarda bir yerde. Eğreltiotları arasında kuşkusuz. Kapandaki tavşan gibi yakalayaca­ğız. Sonra da ne mene bir şey olduğunu görürüz.”
“Öyle, ayrıca neler bildiğini de öğreniriz!” dedi ikinci bir ses.

Aynı anda, eğreltiotlarının değişik yönlerinden dört kişi yaklaş­maya başladı. Kaçmak veya saklanmak artık mümkün olmadığı için Frodo ile Sam minik kılıçlarını savurarak sırt sırta verdiler.

Eğer gördükleri karşısında şaşırmışlarsa, onları yakalayanlar daha da şaşırmıştı. Dört uzun boylu insan duruyordu orada. İkisi geniş, par­lak başlı mızraklar taşıyordu, ikisinin kocaman, neredeyse kendi boy­larında yayları ve içinde uzun, yeşil tüylü oklar olan sadakları vardı. Hepsinin kılıçları yanlarındaydı ve sanki İthilien’de orman aralarında gezerken görülmesinler diye yeşil ve kahverenginin tonlarını taşıyan giysiler giymişlerdi. Ellerini uzun, yeşil zırh eldivenleri örtüyordu; başlarına ve yüzlerine, sadece keskin ve parlak gözleri açıkta kalacak şekilde yeşil başlıklar takmışlardı. Frodo’nun aklına hemen Boromir geldi çünkü bu adamlar boy pos açısından ve konuşma biçimleriyle ona benziyorlardı.

“Aradığımızı bulmadık,” dedi biri. “iyi de ne bulduk böyle?”
“Ork değiller,” dedi başka bir tanesi, Frodo’nun elindeki Sting’in pırıltısını görünce tutmuş olduğu kılıcının kabzasını bırakarak.
“Elfler mi?” dedi bir üçüncüsü kuşkuyla.
“Hayır! Elf değiller,” dedi dördüncüsü; en uzun olanları ve görü­nüşe göre de reisleri. “Elfler bugünlerde İthilien’de dolaşmaz. Ayrıca elfleri seyretmeye doyamazmış insan, ya da öyle söylenir.”
“Yani biz öyle değiliz demeye getiriyorsun anladığım kadarıyla,” dedi Sam. “Çok teşekkür ederim. Belki bizim hakkımızda tartışmayı bitirdiğinizde bize kendinizin kim olduğunu ve neden iki yorgun yol­cunun dinlenmesine izin vermediğinizi söylersiniz.”
Uzun boylu yeşil adam gaddarca güldü. “Ben Faramir’im, Gondor’un Reisi,” dedi. “Fakat bu ülkede hiç yolcu yoktur Sadece Kara Kule’nin veya Ak Kule’nin hizmetkârları vardır.”
“Ama biz ikisi de değiliz,” dedi Frodo. “Ve yolcuyuz, Reis Faramir ne derse desin.”
“O zaman kendinizi ve görevinizi açıklamaya hazırlanın,” dedi Faramir. “Yapacak işlerimiz var ve burası bilmecelerle oyalanacak veya münakaşa edilecek bir yer değil. Haydi! Üçüncü nerede?”
“Üçüncümü?”
“Evet, burnunu ötedeki su birikintisine sokmuş o kaypak şey. Na­hoş bir görüntüsü vardı. Herhalde orkların etrafı gözetleyen bir cinsi olsa gerek, ya da onların yaratıklarından biri. Ama bir tilki gibi kur­nazca kaçtı gitti.”
“Nerede olduğunu bilmiyorum,” dedi Frodo. “O yolda rast geldi­ğimiz bir arkadaşımız ve ben ona kefil olamam. Eğer ona rast gelirse­niz canını bağışlayın. Ya bize getirin onu, ya da yollayın. Sadece se­fil, derbeder bir yaratıktır ama bir süre için onu gözetimim altında tu­tuyorum…

Böylece Drogo oğlu Frodo’nun yolu Ak Kule’nin hizmetkarı ve aynı zamanda Vekilharç Denethor’un oğlu olan Faramir ile kesişti. Her ne kadar birbirlerine kuşku ile yaklaşsalarda dostluk kurmaları güç olmadı.

Herşey olup biterken Gollum ortalarda gözükmüyordu. İnsanların varlığını bir şekilde hissetmiş ve içinde bulunduğu tehlikeden kurtulmak için oradan hızla uzaklaşmış olmalıydı. Onlara güvenmiyor ve sevmiyordu, bütün hayatı boyunca insanlar ve elflerden kaçmaya çalışmış ama bir türlü başarılı olamamıştı. Onlardan bir türlü uzak kalamıyordu; uzun zamandır sürdürdüğü rahat hayatı bozan Bilbo’nun sayesinde.

Gene aynı şeyi yapmıştı, kaçmıştı. Ama gene aynı şeyi yapacak yakalanacaktı.

Her ne kadar Gollum insanları sevmiyor ve onlardan kaçmak istiyor olsa da elinde olmadan onları takip ediyordu. Çünkü kıymetlisi hala Frodo’daydı ve o da insanlarla birlikteydi. Korkusu iki kat arttmıştı; kıymetlisi şu an tehlikedeydi.

Bir keresinde, sanki teninde hissettiği bir karıncalanma ona arka­dan gözetlenmekte olduğunu söylemiş gibi aniden arkasına bakınca minik kara bir silueti, bir ağaç gövdesi arkasına kaçarken bir an için gözünün ucuyla yakalar gibi oldu. Ağzını açtı, sonra tekrar kapattı. “Bundan emin değilim,” dedi kendi kendine, “sonra neden, onlara o hainden söz edeyim eğer hatırlamak istemiyorlarsa? Keşke ben de unutabilsem!”

Zarif İthil gökyüzünde parlarken, Henneth Annun’un soğuk sularında balığıyla meşguldü Gollum. Uzun süredir beklediği ziyafet Frodo’nun karanlıktan gelip çıkmasıyla bozuldu;

“Smeagol!” dedi yavaşça.
“Balık, cici balık,” dedi ses.
“Smeagol!” dedi Frodo yine, biraz daha yüksek. Ses kesildi.
“Smeagol, Bey seni aramaya geldi. Bey burada. Gel Smeagol!” Sanki biri derin bir nefes almış gibi çıkan yavaş bir tıslamadan başka bir ses gelmedi.
“Gel Smeagol!” dedi Frodo. “Tehlikedeyiz. Eğer seni burada bu­lurlarsa insanlar seni öldürecek. Çabuk gel, eğer ölümden kurtulmak istiyorsan. Bey’e gel!”
“Hayır!” dedi ses. “Cici Bey değil. Savallı Smeagol’u bırakıp yeni arkadaşlarla gitti. Bey beklesin. Smeagol’un işi bitmedi.”
“Vakit yok”,” dedi Frodo. “Balığı yanına al. Haydi!”
“Hayır! Balıkları bitirmek lassım.”
“Smeagol!” dedi Frodo çaresizlik içinde. “Kıymetli kızacak. Kıymetli’yi alıp şöyle diyeceğim: Kılçık yutsun da boğulsun. Bir daha ağ­zına balık alamasın. Haydi, Kıymetli bekliyor!”

Sert bir tıslama oldu. Karanlığın içinden dört ayak üzerinde emek­leyerek geldi Gollum hemen, tıpkı kuyruğunu apış arasına kıstırmış bir köpek gibi. Ağzında yarı yenmiş bir balık, elinde de başka bir ba­lık vardı. Frodo’nun yanına gitti, neredeyse burun burunaydılar; onu kokladı. Soluk gözleri parlıyordu. Sonra balığı ağzından çıkartıp aya­ğa kalktı.

“Cici Bey!” diye fısıldadı. “Cici hobbit, savallı Smeagol’e geri geldi. İyi kalpli Smeagol geliyor. Haydi şimdi gidelim, çabuk çabuk gidelim, evet. Yüsler karanlıktayken ağaçların arasından gidelim. Evet, haydi gidelim!”
“Evet, yakında gideceğiz,” dedi Frodo. “Ama hemen değil. Söz verdiğim gibi seninle gideceğim. Bir kez daha söz veriyorum. Ama şimdi değil. Henüz emniyette değilsin. Seni kurtaracağım ama bana güvenmen lazım.”
“Bey’e güvenmek mi lassım?” dedi Gollum tereddütle. “Neden? Neden hemen gidilmiyo? Öbürü nerde, o aksi, kaba hobbit? O nerde?”
“Orada yukarıda,” dedi Frodo, şelaleyi işaret ederek. “O olmazsa ben de gitmem. Onun yanına dönmemiz lazım.” içi ezildi. Bu bal gibi hileydi. Faramir’in Gollum’u öldürteceğinden korkmuyordu ama bü­yük bir ihtimalle onu tutsak alacak ve bağlayacaktı; Frodo’nun yaptığı da bu hain yaratığa kesinlikle bir hainlik gibi görünecekti. Frodo’nun onun hayatını kurtarabilmek için önündeki tek yolu seçtiğini anlat­mak veya buna inanmasını sağlamak imkânsız olacaktı büyük bir ihti­malle. Başka ne yapabilirdi her iki tarafa olan sözünü tutabilmek için? “Haydi!” dedi. “Yoksa Kıymetli kızacak. Şimdi, nehir yukan geri dö­neceğiz.
Haydi, haydi, sen önden yürü!”
Gollum kıyıya yakın bir yerden biraz emekledi, burnunu çeke çe­ke ve kuşkuyla. Derken durdu ve başını kaldırdı.
“Orada bir şey var!” dedi. “Bir hobbit değil.” Aniden geri döndü. Patlak gözlerinde yeşil bir ışık oynaşıyordu. “Beyy, beyy!” diye tısla­dı. “Kötü! Hilekâr! Hakikatsiss!”

Tükürerek, beyaz, güçlü parmaklı uzun kollarını uzattı. Tam o anda Anborn’un koca kara silueti Gollum’un arkasında belirerek üzerine indi. Kocaman güçlü bir el onu ensesinden yakaladığı gibi hareketsiz hale getirdi. Bir şimşek hızıyla geri döndü Gollum, ta­mamen ıslak ve kaygan olduğundan, bir yılanbalığı gibi kıvrım kıv­rım kıvrılarak, bir kedi gibi ısırıp tırmalayarak. Fakat gölgelerin içinden iki adam daha çıkageldi.

“Kıpırdamadan dur!” dedi bir tanesi. “Yoksa seni oklarımızla kir­piye çeviririz. Kırpırdamadan dur!”
Gollum gevşedi ve ağlayıp sızlamaya başladı. Onu, pek de kibar olmayan bir biçimde bağladılar.
“Yavaş, yavaş!” dedi Frodo. “Onun gücü size denk değil. Canını yakmayın eğer mümkünse. Eğer canını acıtmazsanız daha sakin olur. Smeagol! Canını yakmayacaklar. Ben de seninle geleceğim, sana hiç­bir zarar gelmeyecek. Benim ölümü çiğnemeden sana bir şey yapamazlar. Bey’e güven!”

Gollum dönerek ona tükürdü. Adamlar onu kaldırarak gözlerini bir başlıkla örttüler ve taşıdılar. Frodo onları izlerken kendini çok kötü hissediyordu. Çalılıkların gerisindeki açıklıktan geçtiler, geriye, merdivenlerden aşağıya, geçit­lere ve mağaraya döndüler. İki üç meşale tutuşturulmuştu. Adamlar etrafta dolaşıp duruyordu. Sam oradaydı, adamların taşıdığı gevşek bohçaya garip bir biçimde baktı.

“Yakaladın mı?” dedi Frodo’ya.
“Evet. Yani hayır, onu ben yakalamadım. O bana geldi, çünkü her şeyden önce bana güvenmişti korkarım. Onun bu şekilde bağlanması­nı istemedim. Umarım iyi olur; ama bütün bunlardan nefret ediyo­rum.”
“Ben de öyle,” dedi Sam. “Ve bu acının olduğu yerde hiçbir şey doğru gitmez.”
Bir adam gelerek hobbitleri çağırdı ve onları mağaranın arkasın­daki bölüme götürdü. Faramir orada sandalyesinde oturuyordu ve ba­şının üzerindeki oyukta bir lamba yakılmıştı. Onlara, yanındaki taburelere oturmalarım işaret etti. “Konuklar için şarap getirin,” dedi. “Tutsağı da getirin.”

Şarap getirildi; Anborn da Gollum’u taşıyarak geldi. Gollum’un başındaki örtüyü açarak onu ayakları üzerine bıraktı ve desteklemek için arkasında durdu. Gollum gözlerini kırpıştırdı, gözlerindeki gara­zı, ağır soluk gözkapaklarıyla örttü. Sırılsıklam bir halde, üzerinden sular damlayan ve balık gibi kokan bu halde (hâlâ bir elinde balığını sıkı sıkı tutuyordu) çok sefil bir yaratık gibi görünüyordu; seyrek buk­leleri alnına sıra sıra otlar gibi sarkıyor, burnu akıyordu.

“Çössün bisssi! Çössün bisssi!” dedi. “ipler canısımısı acıtıyor, evet öyle, acıtıyor, üstelik bis bir şey yapmadık.”
“Hiçbir şey mi?” dedi Faramir, sefil yaratığa keskin bir bakış ata­rak; yüzünde ne kızgınlık, ne acıma, ne de hayret ifadesi vardı. “Hiç­bir şey mi? Bağlanmanı veya daha kötü bir cezayı gerektirecek hiçbir Şey yapmadın mı bugüne kadar? Bununla beraber bunun hükmünü verecek olan ben değilim ne mutlu ki. Fakat bu gece, cezası ölüm olan bir yere geldin. Bu havuzun balıklarının bedeli çok ağırdır.”
Gollüm elindeki balığı yere bıraktı “Balık istemiyorus,” dedi.
“Bu bedel balığa kesilmedi,” dedi Faramir. “Sadece buraya gelip havuza bakmanın cezası ölümdür. Şimdiye kadar seni, sana en azın­dan biraz şükran borcu olduğunu söyleyen Frodo’nun ricası üzerine bağışladım. Fakat beni de ikna etmen gerekir. Adın ne? Nereden ge­lirsin? Nereye gidersin? İşin nedir?”
“Kaybolduk, kaybolduk,” dedi Gollum. “Ne bir isim, ne bir iş, ne Kıymetli, hiçbir şey. Sadece boş. Sadece açlık; evet, açış. Bir iki kü­çük balık, iğrenç, kılçıklı küçük balıklar savallı bir yaratığa; onlar da ölüm diyor. Pek akıllılar; pek adil, çok, çok çok adil.”
“Pek akıllı değil,” dedi Faramir. “Ama adil: Evet belki de kısa ak­lımızın elverdiğince adilizdir. Çöz onu Frodo!”
Kemerinden minik bir bıçak çıkartarak Frodo’ya uzattı Faramir. Gollum hareketi yanlış anlayarak viyaklayıp yere kapandı.
“Haydi Smeagol!” dedi Frodo. “Bana güvenmen lazım. Seni terk etmeyeceğim. Doğru dürüst cevap ver, eğer verebileceksen. Bunun sana zararı değil, yararı dokunur.” Gollum’un bileklerindeki ipleri kesti ve onu ayağa kaldırdı.
“Beriye gel!” dedi Faramir. “Bana bak! Bu yerin ismini biliyor musun? Daha önce buraya geldin mi?”

Gollum yavaş yavaş gözlerini kaldırarak, isteksizce Faramir’in gözlerine baktı, içlerindeki bütün fer söndü ve bir an Gondor’lu ada­mın berrak ve sabit gözlerine baktı solgun solgun. Hâlâ bir sessizlik vardı. Sonra Gollum titreyerek yere çömelinceye kadar boynunu bü­kerek büzüştü.

“Bis bilmiyorus ve bis bilmek de istemiyorus,” diye sızladı.
“Hiç gelmedik; bir daha hiç gelmeyis.”
“Kafanın içinde kilitli kapılar ve kapalı pencereler var; bunların gerisinde de karanlık odalar,” dedi Faramir. “Fakat bu konuda doğru­yu söylediğine hükmettim. Bu senin için iyi. Bir daha geri dönmemek ve canlı herhangi bir yaratığı, ister sözle, ister işaretle buraya yönlen­dirmemek için nasıl bir yemin edeceksin?”
“Bey bilir,” dedi Gollum, yandan Frodo’ya bakarak. “Evet, o bilir. Eğer bisi kurtarırsa Bey’e yemin ederis. O’nun üserine yemin ederis, evet.” Frodo’nun ayaklarının altına emekledi. “Kurtar bisi cici Bey!” diye zırladı. “Smeagol Kıymetli adına yemin ediyor, sadakatle yemin ediyor. Bir daha gelmek yok, bir daha konuşmak yok, hiç! Yo kıymetlim, yo!”
“Bu seni tatmin etti mi?” dedi Faramir.
“Evet,” dedi Frodo. “En azından ya bu sözü kabul edeceksiniz, ya da yasalarınızı uygulayacaksınız. Daha fazlasını elde edemezsiniz. Fa­kat ben ona eğer yanıma gelirse, başına bir şey gelmeyeceği konusun­da söz vermiştim. Ve güvenilmez biri konumuna düşmek istemem.”
Faramir bir an düşünceler içinde oturdu. “Pekâlâ,” dedi sonunda. “Seni beyin Drogo oğlu Frodo’ya teslim ediyorum. Bırakalım o sana ne yapacaksa bize söylesin!”
“Fakat Faramir Bey,” dedi Frodo eğilip selam vererek, “siz henüz sözü geçen Frodo hakkında ne karara vardığınızı söylemediniz; bu bildirilinceye kadar ne kendi hakkında, ne de yoldaşları hakkında bir karara varamaz ki o. Kararınızı sabaha bırakmıştınız; ama sabaha bir şey kalmadı artık.”
“O halde verdiğim hükmü beyan edeyim,” dedi Faramir. “Frodo, hükümdarımın bana verdiği yetkiye binaen, Gondor ülkesinin eski za­man hudutları içerisinde istediğin gibi gezmen için serbest bırakıldığı­nı beyan ederim; sadece ne sen ne de yanındakilerin yasaklı olan bu yere, davet edilmeden gelmenize izin yoktur. Bu hüküm bir yıl, bir gün süreyle geçerlidir, sonra hükmünü kaybeder; tabii eğer bu süre içersinde Minas Tirith’e gelip kendini Şehrin Hükümdarı ve Vekilharç’ına takdim edersen o başka. O zaman onun benim yaptığım şeyi onaylamasını ve bunu ömürboyuna çevirmesini rica ederim. Bu ara­da, himayene aldığın kişi veya kişiler kim olursa olsun, hem benim hem de Gondor’un himayesi altına girmiş olacaktır. Bu cevap seni tat­min etti mi?”
Frodo yerlere kadar eğilerek selam verdi. “Evet tatmin etti,” dedi, “ayrıca emrinize amadeyim; tabii eğer sizin kadar âli ve saygıdeğer biri için benim hizmetim bir değer taşırsa.”
“Çok büyük değer taşır,” dedi Faramir. “Şimdi bu yaratığı, bu Smeagol’u himayene alıyor musun?”
“Smeagol’u himayem altına alıyorum,” dedi Frodo. Sam, herkesin duyacağı şekilde iç geçirdi; tepkisi karşılıklı kibarlıklar ve iltifatlara değildi – her hobbit takdir ederdi bunu. Aslında Shire’da, böyle bir ko­nuda daha bir sürü söz ve yemin gerekirdi.
“O halde sana şunu söylüyorum,” dedi Faramir Gollum’a dönerek, “hakkında ölüm kararı var; fakat Frodo ile birlikte olduğun sürece, emniyettesin demektir. Fakat eğer Gondor’lu bir insan tarafından yanında Frodo yokken dolaştığın görülürse, o zaman karar yerine getiri­lir. Aynca ister Gondor sınırları içinde olsun, ister dışında, eğer ona hizmette kusur edersen ölüm seni hemen bulsun. Şimdi bana cevap ver: Ne yana gideceksin? Onun rehberi olduğunu söylüyor. Onu nereye götürüyordun?” Gollum cevap vermedi.
“Bunun gizli kalmasına izin veremem,” dedi Faramir. “Cevap ver bana, yoksa verdiğim hükmü değiştiririm!” Gollum hâlâ cevap vermi­yordu.
“Ben onun adına cevap vereyim,” dedi Frodo. “Beni Kara Kapı’ya götürmüştü, ondan rica etmiş olduğum gibi; fakat Kara Kapı geçit vermedi.”
“İsimsiz Ülke’ye açılan hiçbir kapı yoktur,” dedi Faramir.
“Bunu görünce dönerek Güney yolundan geldik,” diye devam etti Frodo; “çünkü orada, Minas İthil’in yakınından bir patika olduğunu veya olabileceğini söyledi bize.”
“Minas Morgul,” dedi Faramir.
“Tam olarak bilmiyorum,” dedi Frodo; “fakat sanırım patika, o es­ki şehrin bulunduğu vadinin kuzey tarafından dağlara tırmanıyor. Yüksek bir zirveyi aşarak geriye -yani işte oraya- iniyor.”
“O geçidin ismini biliyor musun?” dedi Faramir.
“Hayır,” dedi Frodo.
“Oraya Cirith Ungol derler.” Gollum sert bir biçimde tıslayarak kendi kendine mırıldanmaya başladı, “ismi bu değil mi?” dedi Fara­mir ona dönerek.
“Hayır!” dedi Gollum; sonra da sanki bir yerine bir şey batmış gibi viyakladı. “Evet, evet, ismi bir kere duymuşştuk. Ama isssimden bise ne? Bey içeri girmem lassım diyor. O halde bir yolunu bulmamış lassım. Başka denenebilecek bir yol yok, yo.”
“Başka yol yok mu?” dedi Faramir. “Bunu nereden biliyorsun? Sonra o karanlık diyarın sınırlarını kim araştırmış ki?” Gollum’a uzun uzun, düşünceli düşünceli baktı. Sonra tekrar konuştu. “Bu yaratığı götür Anborn. Ona kibar davran ama gözünü üzerinden ayırma. Ve sakın ola ki Smeagol, şelalelere dalayım deme. Oradaki kayaların öy­le dişleri vardır ki daha zamanın gelmeden keserler seni. Şimdi bizi rahat bırak; balığını da al!”
Anborn dışarı çıktı; Gollum ise onun önünde sinmiş gidiyordu. Arkadaki bölmenin perdesi çekildi.
“Frodo bence bu konuda çok akılsızca davranıyorsun,” dedi Fara­mir. “Bu yaratıkla gitmemen gerekir bence. Çok kötü.” “Hayır, tamamen kötü değil,” dedi Fıodo. “Tamamen değildir belki,” dedi Faramir; “fakat garaz onu içten içe bir yara gibi yiyor ve şeytani yanı büyüyor. Sizi iyiliğe götürmez. Eğer ondan ayrılmaya razı olursan ona bir seyahat tezkeresi ve hima­ye belgesi verir ve Gondor’un sınırlarında nereyi isterse oraya kadar da kılavuz katarım yanına.”
“Bunu kabul etmez,” dedi Frodo. “Uzun süredir yaptığı gibi beni izler o. Ayrıca birçok kere onu himayem altına alacağım ve beni nere­ye götürürse oraya gideceğim konusunda söz verdim…

Frodo’nun başka şansı yoktu. Ya tehlikeli bir yolda tehlikeler ve sırlarla dolu bu sefil yaratıkla ilerleyecek ya da geriye dönecekti. Geriye dönemezdi, öyleyse ilerleyecekti; güvenilmez Gollum’a güvenerek…

Ertesi gün hobbitler yola koyulmak için hazırlandılar. Kahvaltılarını ettikten sonra denkleri getirildi…

Hobbitlerin denkleri (daha öncekinden biraz daha ağırdılar) geti­rildi; bir de cilalı tahtadan, demir kakmalı ve içinden örülmüş deri şe­ritlerin geçtiği oymalı başları olan iki kalın değnek.

“Ayrılırken size vermek için uygun armağanlarım yok,” dedi Faramir; “fakat bu değnekleri alın. Vahşi doğa içinde yürüyen, ya da tır­mananlara yardımcı olur. Ak Dağlar’ın insanları kullanır bunları; ger­çi bunlar sizin boyunuza göre kesilip demirleri yeniden çakıldı. Gondor’lu oymacıların sevgilisi, zarif ağaç lebethron’dan yapılmışlardır ve bulma ve geri dönme erdemleri vardır. Umalım ki bu erdem, git­mekte olduğunuz Gölge’nin altında tamamen etkisiz kalmaz! Hobbitler yerlere kadar eğilerek selam verdiler.
“Merhametliler merhametlisi ev sahibimiz,” dedi Frodo, “Elrond Yarıelf tarafından bana yol üzerinde hiç beklemediğim gizli dostlar bulacağım söylen­mişti. Gerçekten de senin bana göstermiş olduğun dostluğu hiç beklemiyordum. Böyle bir şeyi bulmak kötülüğü, büyük bir iyiliğe çeviri­yor.”

Gitmek için hazırlandılar. Gollum bir köşeden, ya da saklandığı bir delikten çıkartılıp getirildi; Frodo’nun yakınında durup Faramir’in bakışlarından kaçındığı halde, eskisine göre halinden daha memnun görünüyordu.

“Rehberinizin gözlerinin kapatılması lazım,” dedi Faramir, “fakat sen ve hizmetkârın Sam’i bundan azat ediyorum, eğer kabul ederse­niz.”
Gollum viyaklayarak kıvrandı ve gözlerini bağlamak için geldik­lerinde Frodo’ya yapıştı; Frodo şöyle dedi: “Üçümüzün de gözlerini bağlayın ve önce benim gözlerimi kapatın, o zaman belki bundan bir zarar gelmeyeceğini anlar.”

Söylenen yapıldı ve Henneth Annûn ma­ğarasından çıkarıldılar. Geçitlerden ve merdivenlerden ilerledikten sonra etraflarında serin sabah havasını hissettiler, tüm tazeliği ve tatlılığıyla. Hâlâ gözleri bağlı olarak biraz daha gittiler, önce yukarı doğ­ru, sonra yavaş yavaş aşağıya doğru. Sonunda Faramir’in sesi gözleri­nin açılmasını buyurdu. Yeniden ormanın dalları altındaydılar. Şelalenin gürültüsü duyul­muyordu, çünkü derenin aktığı koyak ile aralarında güneye doğru uzanan, uzun bir yamaç vardı. Batı tarafında, ağaçlar arasından ışık sızıyordu, sanki dünya ani bir sona ermiş, bir kıyıdan gökyüzüne açılıyormuş gibi.

Frodo iç geçirerek güneye döndü. Bu tür kibarlıklara olan saygı­sızlığının altını çizmek istercesine Gollum ağacın birinin dibindeki küflü toprağı kazıp duruyordu. “Daha şimdiden acıktı mı acaba?” di­ye düşündü Sam. “Eh, yine çattık belaya!”
“Sonunda gittiler mi?” dedi Gollum. “Piss, kötü insanlar! Smeagol’un boynu hâlâ canısını acıtıyo, evet acıtıyo. Haydi gidelim!”
“Evet, haydi gidelim,” dedi Frodo. “Fakat sana merhamet göste­renler için sadece kötü şeyler söyleyeceksen, hiç sesini çıkarma daha iyi!”
“Cici Bey!” dedi Gollum. “Smeagol şaka yapıyordu canım. Hep affeder, öyle yapar, evet, evet, hatta Bey’inin minik hilelerini bile. A evet, cici Bey, cici Smeagol!”
Frodo ile Sam cevap vermediler. Denklerini yüklenip asalarını el­lerine alarak İthilien ormanına daldılar.

Karanlık, sessiz ormanlara erken indi; gece çökmeden mola verdi­ler yorgun argın, çünkü Henneth Annûn’dan beri en az yedi fersah yü­rümüşlerdi. Frodo uzanarak geceyi, kadim bir ağacın altındaki yosunlar üzerinde uyuyarak geçirdi. Sam yanında daha huzursuzdu: Birçok kez uyandı; ama diğerleri dinlenmek için yerleştikten sonra sıvışıp gi­den Gollum’dan iz bile yoktu. Kendi başına, yakınlarda bir delikte uyuyor muydu, yoksa gece içinde sinsi sinsi ve huzursuzca dolanıyor muydu bilemiyordu Sam; ama ışığın ilk pırıltısıyla geriye dönerek yol arkadaşlarını kaldırdı.

“Kalkmak lassım, evet kalkmaları lassım!” dedi. “Hâlâ gidecek usun bir yol var, güneye ve batıya. Hobbitler acele etmeli!”
O gün de bir önceki gibi geçti sayılır, sadece sessizlik daha da de­rin gibiydi; hava ağırlaşmış ve ağaçların altı boğucu olmaya başlamış­tı. Sanki bir gökgürültüsü mayalanıyordu. Gollum sık sık havayı kok­layarak duruyor sonra kendi kendine mırıldanıp onları daha hızlı git­mek için sıkıştırıyordu.

Ormanın sonuna vardıklarında ışık büyük bir hızla azalmaya baş­ladı. Burada köklerini derin, çökük bir tepeden aşağıya bükülmüş yı­lanlar gibi uzatmış eğri büğrü yaşlı bir meşenin altına oturdular. Önle­rinde derin ve loş bir vadi uzanıyordu. Öte yanında orman yeniden toplanıyordu ve kasvetli akşam altında mavi mavi ve gri gri güneye doğru ilerliyordu. Sağ taraflarında Gondor Dağları parlıyordu, Batıda uzaklarda, ateşle beneklenmiş göğün altında. Sollarında karanlık uza­nıyordu: Mordor’un yükselen duvarları; karanlığın içinden uzun vadi çıkıp geliyordu, Anduin’e doğru dimdik alçalan, durmadan genişle­yen bir oluk gibi. Dibinde aceleci bir ırmak akıyordu: Frodo ırmağın taşlı sesinin, sessizlik içinden yükselip gelişini duyabiliyordu; ırma­ğın yanında bir yol, soluk bir kurdela gibi dolana dolana, gün batımının hiçbir ışınının dokunmadığı ürpertici kurşuni pusların içine doğru iniyordu. Frodo’ya, gölgeli bir deniz üzerinde yüzermiş gibi görünen eski kulelerin kasvetli ve karanlık, yüksek, sönük tepeleri ve kırık siv­ri uçlarını uzaktan seçebiliyormuş gibi geldi.

Gollum’a dönerek, “Nerede olduğumuzu biliyor musun?” dedi.
“Evet Beyim. Tehlikeli yerler. Burası Ay Kulesi’nden gelen yol Beyim, gelip Nehir’in kıyısılarındaki harabe şehre giden yol. Harabe şehir, evet, evet, çok kötü bir yer, düşmanlarla dolu. İnsanların öğüdü­nü dinlememeliydik. Hobbitler yoldan çok ayrıldılar. Şimdi doğuya gitmek lassım, ta oraya yukarı.” Sıska kolunu karanlıktaki dağlara doğru salladı. “Bu yolu kullanamayıs. Yo yo! Gaddar kişiler gelir bu yoldan, Kule’den aşağı.”

Frodo yola baktı. En azından o anda üzerinde hiçbir şey hareket et­miyordu. Sis içinde boş harabelere doğru inerken yapayalnız, terk edilmiş görünüyordu. Fakat havada kötü bir his vardı, sanki gerçekten de gözlerin göremediği şeyler bir yukarı bir aşağı geçip duruyormuş gibi. Frodo yeniden, artık geceye doğru erimekte olan uzaktaki kulelere baktıkça ürperdi; suyun sesi de soğuk ve zalimce geliyordu kula­ğa: Morgulduin’in, Tayflar Vadisi’nden çıkıp gelen pis nehrin sesi.

“Ne yapacağız?” dedi. “Uzun zamandır yürüyoruz, uzun bir yol kat ettik. Arkadaki ormanda gizlenebileceğimiz bir yerler arayalım mı?”
“Karanlıkta saklanmak lassım değil,” dedi Gollum. “Artık hobbitler gündüsleri saklanmalı, evet gündüsleri.”
“Haydi oradan!” dedi Sam. “Gece yarısı yeniden kalkacaksak bile biraz dinlenmemiz lazım. O zaman karanlık hâlâ sürüyor olacak, se­nin bizi uzun bir yürüyüşe götürebileceğin kadar uzun zaman; eğer yolu biliyorsan.”

Gollum gönülsüzce kabul etmek zorunda kaldı bunu; ağaçlara dö­nerek ormanın dağınık kıyısı boyunca bir süre doğuya doğru güçlükle ilerledi. Kötü yolun o kadar yakınında, yerde dinlenmeyi reddediyor­du; bir süre tartıştıktan sonra hepsi, kalın dalları gövdesinden bir ara­da fışkıran, saklanmak için güzel bir yer ve oldukça rahat bir sığınak oluşturan koca bir pırnalın dallarıyla gövdesinin birleştiği yere tır­mandılar. Gece çöktü ve ağacın kubbesinin altı tamamen karardı. Fro­do ile Sam biraz su içip biraz ekmek ve kuru meyva yediler ama Gol­lum hemen kıvrılarak uykuya daldı. Hobbitler gözlerini bile kırpma­dılar. Gollüm uyandığında gece yarısını biraz geçiyor olmalıydı: Ani­den soluk gözlerinin faltaşı gibi onlara doğru pırıldadığını fark ettiler. Etrafı dinleyip, havayı kokladı; bu, daha önce de fark etmiş oldukları gibi, gece zamanı anlamak için kullandığı olağan bir yöntemdi.

“Dinlendik mi? Güsel güsel uyuduk mu?” dedi. “Haydi gidelim!”
“Dinlenmedik ve uyumadık,” diye homurdandı Sam. “Fakat eğer gerekiyorsan gideriz.”
Gollum hemen, ağaçtan atlayıp dört ayak üzerine indi; hobbitler daha yavaş izlediler onu.

Sonunda kavşağa varmışlardı lakin bu yolculaklarının sonu değildi. Sırada Cirith Ungol Merdivenleri ve Cirith Ungol Geçidi vardı. Zorlu bir yol bir kez daha hobbitleri bekliyordu.

Frodo ile Sam, artık içinde bulundukları tehlikeye bile pek aldırış edemeden yüreklerinde bir ağırlıkla zoraki yürüyorlardı. Frodo’nun başı eğilmişti; yükü yeniden belini bükmeye başlamıştı. Büyük Kavşak’tan geçer geçmez, yükünün İthilien’de neredeyse unutmuş olduğu ağırlığı bir kez daha artmaya başlamıştı. Şimdi de yolun, ayakları di­binde dikleştiğini hissederek bezginlikle yukarı baktı; Gollum’un da­ha önce söylemiş olduğu Yüzüktayfları’nın şehrini gördü. Kayalık te­penin dibine büzüldü.

Bir an için üç yol arkadaşı büzüşüp isteksiz gözlerle yukarı bakarak orada durdular, ilk kendine gelen Gollum oldu. Yine aceleyle onların pelerinlerini çekiştirdi ama tek bir söz söylemedi. Onları sürüklüyordu adeta. Attıkları her adım gönülsüzdü, zaman da yavaşlamıştı san­ki; öyle ki ayaklarının kalkıp inmesi arasında nefret verici dakikalar geçiyordu.

Böylece yavaş yavaş ak köprüye vardılar. Burada belli belirsiz pı­rıldayan yol, vadinin ortasındaki derenin üzerinden geçip gidiyor, çar­pık çurpuk dolanarak şehrin kapısına varıyordu: Şehrin kapısı, kuzey surlarının dış halkasına açılmış kara bir ağızdı. Her iki yanda da geniş düzlükler uzanıyordu, soluk beyaz çiçeklerle dolu gölgeli çayırlar. Çi­çekler de aydınlıktı, güzellerdi güzel olmasına ama yine de biçimleri korkunçtu, tıpkı huzursuz bir rüyanın çılgın biçimleri gibi; bir de belli belirsiz, hasta edici bir mahzen kokusu yayıyorlardı; havayı bir çürümüşlük kokusu doldurdu. Çayırdan çayıra çıkıyordu köprü. Köprü­nün başında şekiller vardı, marifetle yontulmuş, insana ve hayvana benzeyen şeylerin suretleri; ama hepsi kokuşmuş ve iğrenç şeylerdi. Altından akan su sessizdi ve tütüyordu ama sudan yükselip köprünün etrafında kıvrılıp bükülerek dönen buhar korkunç biçimde soğuktu. Frodo duyularının sersemlediğini ve aklının karardığını fark etti. Son­ra aniden, sanki kendi iradesi dışında başka bir irade iş başındaymış gibi acele etmeye, el yordamıyla ilerlemek istercesine ellerini uzatıp, başı bir yandan bir yana sallanırken ileri doğru yalpalaya yalpalaya gitmeye başladı. Hem Sam, hem Gollum onun peşinden koştular. Sam tam köprünün eşiğinde tökezlenip düşmek üzere olan beyini kol­ları arasına aldı.

“O taraftan değil! Hayır, o taraftan değil!” diye fısıldadı Gollum fakat dişleri arasındaki nefesi ağır sessizliği bir ıslık gibi yırttı adeta; o da dehşetle yere büzüştü.
“Sıkı dur Bay Frodo!” diye mırıldandı Sam Frodo’nun kulağına. “Geri gel! O taraftan değil. Gollum öyle diyor ve ben de ilk kez onun­la aynı fikirdeyim.”

Frodo yüzünü ovuşturdu ve gözlerini tepedeki şehirden zorla ayır­dı Aydınlık kule onu büyülemişti; kapıya doğru giden ışınlar saçan yoldan koşup gitmek için duyduğu arzuyla savaştı. Sonunda, bir gay­ret döndü; böyle yapar yapmaz Yüzük’ün, boynundaki zincire asıla­rak kendisine karşı koyduğunu fark etti; gözleri de, o bakışlarını çevirirken, o an için sanki körleşmişlerdi. Önündeki karanlık zifiri bir renkteydi.

Yerde ürkmüş bir hayvan gibi sürünen Gollum daha şimdiden ka­ranlık içinde gözden kayboluyordu. Sam, tökezleye tökezleye giden beyine destek olup onu götürürken, elinden geldiğince Gollum’u izle­di. Derenin yakındaki kıyısına pek uzak olmayan bir yerde yolun ke­narındaki taş duvarda bir boşluk vardı. Buradan geçtiler ve Sam, ilk başta tıpkı anayol gibi belli belirsiz pırıldayan dar bir patikada olduk­larını gördü; yol korkunç çiçeklerin olduğu çayırın üzerine varınca sönükleşip kararıyor, vadinin kuzey kısmına doğru dolaşık, çarpık bir güzergâh izliyordu.

Bu patikada hobbitler yan yana, zahmetle yürüdüler; arada bir onları eliyle çağırmak için döndüğü zamanlar hariç, önlerindeki Gol­lum’u görmüyorlardı bile. Sonra Gollum’un gözleri, belki de iğrenç Morgul pırıltısını yansıtarak veya içinden ona cevap veren bir ruh ha­liyle tutuşarak yeşil-beyaz bir ışıkla parladı. Frodo ve Sam, o korkunç pırıltının ve karanlık göz çukurlarının hep bilincindeydiler, durmadan omuzları üzerinden arkaya bakıyor, sonra kararmakta olan patikayı bulmak için gözlerini çeviriyorlardı. Yavaş yavaş, zahmetle devam ettiler yollarına. Leş kokusunun ve zehirli derenin buharlarının üzeri­ne çıkınca, daha rahat nefes almaya başladılar, zihinleri de açıldı; fa­kat şimdi de kol ve bacakları korkunç biçimde yorgun düşmüştü, san­ki bütün bir gece boyunca ağır bir yük altında yürümüşler ya da kuv­vetli bir akıntıya karşı uzun süre yüzmüşler gibi. Sonunda mola ver­meden daha fazla ilerleyemeyecek duruma geldiler.

Frodo durarak bir kayanın üzerine oturdu. Artık çıplak kayanın büyük kamburuna tırmanmışlardı. Önlerinde vadi tarafında bir çıkıntı vardı; bunun tepesinden, sağ tarafında derin bir yarık bulunan, geniş bir kaya çıkıntısından başka bir şey olmayan yol, dolanarak devam ediyor, dağın dik güney yüzünden yukarı doğru, sonunda yukarıdaki karanlık içinde gözden kayboluncaya kadar tırmanıyordu.

“Biraz dinlenmem lazım Sam,” diye fısıldadı Frodo. “Çok ağırlık yapıyor bu nesne evladım Sam, çok ağır. Acaba nereye kadar taşıya­bileceğim onu? Her halükârda bunu denemeden önce dinlenmem la­zım.” Önlerindeki dar yolu gösterdi.
“Şışşt! şışşt!” diye tısladı Gollum aceleyle onlara dönerek. “Şışşt!” Parmakları dudaklarının üzerindeydi ve başını telaşla sallıyordu. Frodo’nun kolundan çekerek yolu işaret etti; fakat Frodo hareket etmiyordu.
“Henüz değil,” dedi, “henüz değil.” Yorgunluk ve yorgunluktan da ötesi bunaltıyordu gönlünü; sanki aklı ve bedeni üzerine ağır bir büyü yapılmıştı. “Dinlenmem lazım,” diye mırıldandı.
Bunun üzerine Gollum’un korkusu ve tedirginliği o kadar büyüdü ki bir kez daha konuştu, parmaklarının arasından tıslayarak sanki sesi­ni havadaki görünmeyen dinleyicilerden saklamaya çalışırmış gibi. “Burada değil, hayır. Burada dinlenme. Aptallar! Gösler bisi görebi­lir. Köprüye geldiklerinde bisi görürler. Gelin usaklasın! Tırmanın, tırmanın! Gelin!”
“Haydi Bay Frodo,” dedi Sam. “Yine haklı. Burada duramayız.”
“Tamam,” dedi Frodo uzaktan gelen bir sesle, sanki yarı uykuluy­ken konuşurmuş gibi. “Deneyeceğim.”

Zar zor ayağa kalktı. Fakat çok geç kalmışlardı. Tam o anda ayaklarının altındaki kaya titredi. O dev gürleme sesi, her zamankinden yüksek olarak yerden geldi ve dağlarda yankılandı. Sonra kör edici bir hızla koca, kırmızı bir şimşek çaktı. Doğudaki dağların çok ardında gökyüzüne sıçradı ve alçalmakta olan bulutları ala boyadı. O soğuk, korkunç ışığın ve göl­gelerin vadisinde, dayanılmayacak kadar göz alıcı ve vahşi görünü­yordu şimşek. Gorgoroth’ta coşan alevin önünde kayaların ve sırtların zirveleri dişli bıçaklar gibi, simsiyah fırlıyordu. Derken muazzam bir gökgürültüsü çatırdadı.

Ve Minas Morgul cevap verdi. Kurşun rengi şimşekler göz kamaş­tıran bir ışıkla parladı: Kuleden ve çevre tepelerden kasvetli bulutlara sıçrayan mavi alev çatalları. Toprak homurdandı ve şehirden bir çığ­lık yükseldi. Avcı kuşların tiz ve acı seslerine, öfke ve korku ile çıldır­mış; atların acı kişnemelerine karışan, hızla yükselerek duyma sınırı­nın dışında, kulakları yırtan bir perdeye varan keskin bir gıcırtı duyul­du. Hobbitler sese doğru dönerek elleriyle kulaklarını kapatıp kendi­lerini yere attılar…

..Gollum belli ki Minas Morgul’un kapıları açıldığında hobbitleri yattıkları yerde bırakarak, kaya çıkıntısı boyunca sürünmüştü. Şimdi emekleyerek geri geldi; dişleri takırdayarak ve parmakları şakırdaya­rak. “Aptal! Sssalak!” diye tısladı. “Çabuk olun! Tehlike geçti sannetmesinler. Geçmedi. Acele edin!”

Hobbitler cevap vermediler ama yükselen kaya çıkıntısından onu izlediler. Başka bir sürü belayla karşılaşmış olmalarına rağmen, bu iş hâlâ ikisinin de hoşuna gitmiyordu; neyse ki uzun sürmedi. Kısa bir süre sonra patika, dağın yan tarafının yeniden yükseldiği bir dirseğe vardı; yol burada aniden kayanın içindeki dar bir geçide giriyordu. Gollum’un sözünü etmiş olduğu düş merdivene varmışlardı. Neredey­se her yer zifiri karanlıktı, bir karış ötesini göremiyorlardı; fakat Gol­lum onlara döndüğünde, gözleri bir metre kadar yukarda soluk soluk parlıyordu.

“Dikkat!” diye fısıldadı. “Basamaklar. Bissürü basamak. Dikkat lassım!”

Gerçekten de dikkat gerekiyordu. İlk başlarda, artık her iki yanlarında da duvar olduğu için Frodo ile Sam’e kolay gelmişti merdivenle­ri çıkmak, fakat basamaklar bir el merdiveni kadar dikti neredeyse; yukarı tırmandıkça arkalarındaki siyah, yüksek ve uzun uçurumun da­ha bir farkına varır oldular. Üstelik basamaklar hem dar, hem düzen­siz, hem de aldatıcıydı: Basamakların kenarları yıpranmıştı ve pürüz­süzdü; bazıları kırılmıştı, bazılarıysa her adımda çatırdıyordu Hob­bitler sonunda çaresizlik içinde önlerindeki basamaklara tutunarak ve sızlayan dizlerini bükülüp düzelmeye zorlayarak, güç bela ilerlemeye devam ettiler; basamaklar dimdik dağın içine daldıkça, kaya duvarlar başlarının üzerinde daha da yukarılara uzanıyordu.

Bir zaman sonra, tam artık daha fazla dayanamayacaklarını hisset tiklerinde Gollum’un gözlerinin yeniden onlara baktığını gördüler.

“Çıktık,” diye fısıldadı. düş merdivenleri geçtik. Bu kadar yükseğe tırmanan akıllı hobbitler, çok akıllı hobbitler. Sadece birkaç minik ba­samak daha kaldı o kadar, evet.”
Son derece yorgun ve sersemlemiş olan Sam ve onu izleyen Frodo, son basamağı tırmanıp bacaklarını ve dizlerini ovuşturarak yere oturdular. Hâlâ yukarı doğru daha yumuşak bir meyille ve basamaksız olarak tırmanıyor gibi görünen koyu karanlık bir geçitte bulunu­yorlardı. Gollum fazla dinlenmelerine izin vermedi.
“Bir merdiven daha var,” dedi. “Çok daha usun bir merdiven. Di­ğer merdivenin başına varınca dinlenin. Daha değil.”
Sam homurdandı. “Daha uzun mu dediydin?” diye sordu.
“Evet, evet daha usun,” dedi Gollum. “Fakat o kadar güç değil. Hobbitler Düş Merdiven’i çıktı. Şimdi sırada Döner Merdiven var.”
“Ya ondan sonra ne var?” dedi Sam.
“Göreceğis,” dedi Gollum yavaşça. “Evet, evet, göreceğis!”
“Bir tünel olduğunu söylemiştin sanırım,” dedi Sam. “Bir tünel ve­ya içinden geçilip gidilen bir yer yok mu?”
“A, evet, bir tünel var,” dedi Gollum. “Fakat ordan geçmeye çalış­madan dinlenebilir hobbitler. Oradan geçerlerse, neredeyse tam tepe­ye varmış olurlar. Hemen hemen, eğer geçerlerse. Ya, öyle!”
Frodo ürperdi. Tırmanmak onu terletmişti fakat şimdi üşüyor, ru­tubeti hissediyordu; karanlık geçitte, yukardaki görülmeyen tepeler­den gelen ürpertici bir hava akımı vardı. Ayağa kalkarak şöyle bir sil­kelendi. “Eh, haydi yola koyulalım!” dedi. “Burası oturulacak yer değil.”

Epey bir yol kat ettikten sonra artık Frodo daha fazla ilerleyemez oldu, Sam’de ondan farksız sayılmazdı.

İki kocaman dikey kaya arasındaki karanlık bir yarığa oturdular Frodo ile Sam biraz daha içeri, Gollum ise girişin yakınlarında, yere kıvrıldılar. Burada hobbitler, isimsiz Ülke’ye inmeden önce, belki de birlikte yiyecekleri son yemek olduğunu düşündükleri yemeği yedi­ler. Gondor’un yiyeceklerinin birazını ve elflerin yolluk peksimetleri­ni yediler ve biraz da su içtiler. Fakat sularını idareli kullanıyorlar, sa­dece kurumuş ağızlarını ıslatacak kadar içiyorlardı.

Bu karanlık ve korkunç yerde bile, tatlı bir muhabbete daldı hobbitler. Bütün yolculukları boyunca halklarının neşesi onlardan uzaklaşmış olsa da burada Morgul Vadisi’nde tekrar yakaladılar o neşeyi. Lakin o denli bir ahali bile çok uzun sürdüremedi ; huzursuz topraklardaki kısa mutluluğu…

Ne sığınaklarının ağzında, ne de etraftaki gölgeler içinde izi bile yoktu. Her zamanki gibi bir yudum suyu kabul ettiği halde onların yi­yeceklerini reddetmişti; sonra da sanki uyumak için kıvrılmıştı. Bir gün önceki uzun yokluğunun nedenlerinden birinin en azından kendi zevkine göre yiyecek bulmak olduğunu varsaymışlardı; şimdi de belli ki onlar konuşurken süzülüp gitmişti. Ama bu kez ne için?

“Haber vermeden sessizce gitmesinden hiç hoşlanmıyorum,” dedi Sam. “Hele şimdi hiç hoşlanmıyorum. Buralarda yiyecek arıyor ola­maz, tabii özellikle yemekten hoşlandığı bir kaya varsa o başka. Yahu burada bir parça yosun bile yok!”
“Onun için endişe etmenin bir faydası yok şimdi,” dedi Frodo. “O olmasaydı buraya kadar gelemezdik, geçidi görmüş olsaydık bile; o yüzden onun bu hallerine katlanmamız gerek. Eğer kötüyse, kötü.”
“Yine de onun gözümün önünde olmasını isterdim,” dedi Sam. “Hele kötüyse, daha da çok isterdim. Hatırlıyor musun, geçidin gözle­nip gözlenmediğini hiç söylemedi. Şimdi de orada bir kule görüyoruz – terk edilmiş de olabilir, edilmemiş de. Sence onları getirmeye mi gitti; orkları veya her neyseler onları?”
“Hayır, zannetmem,” diye cevap verdi Frodo. “Eğer bir kötülük düşünüyorsa bile, ki bu pek uzak bir ihtimal değil, bunun öyle bir kö­tülük olduğunu zannetmem: Yani orkları veya Düşman’ın hizmetkârlarından birini çağıracağını. Neden bu ana kadar beklesindi, bütün o tırmanma zahmetine katlansındı ve o kadar korktuğu bu topraklara bu kadar yaklaşsındı? Onunla karşılaştığımızdan beri birçok kez bizi orklara teslim edebilirdi. Hayır, eğer bir şey varsa bile bu oldukça giz­li tuttuğu, kendine ait özel bir numaradır.”
“Eh, sanırım haklısın Bay Frodo,” dedi Sam. “Bunun beni pek ra­hatlattığı da yok ya. Kendimi aldatmıyorum tabii: Beni orklara seve seve vereceğinden hiç kuşkum yok. Fakat unutuyordum – Kıymetlisi. Hayır, herhalde başından beri aklındaki zavallı Smeagol’un Kıymetlisi idi. Küçük planlarındaki tek düşünce oydu, eğer bir planı varsa. Fakat bizi buraya getirmenin ona ne yararı olacağını hayal bile edemiyo­rum.”
“Büyük bir ihtimalle o da edemiyordur,” dedi Frodo.” Ayrıca o bu­lanık zihninde sadece tek, belirli bir planın olduğunu da zannetmiyo­rum. Sanırım gerçekten de bir yerde Kıymetli’yi Düşman’dan koruma­ya çalışıyor, koruyabildiği sürece. Çünkü bu onun için de en son fela­ket olur, Düşman Yüzük’ü ele geçirirse yani. Diğer taraftan belki de sadece bizi oyalayıp bir fırsat kolluyordur.”
“Evet Yıvışık ile Leş, daha önce de söylemiş olduğum gibi,” dedi Sam. “Fakat Düşman’ın ülkesine ne kadar yaklaşırsak, Yıvışık o ka­dar Leş olacak. Sözlerimi iyi dinle: Eğer o geçide varırsak, bir çeşit sorun yaratmadan bizim kıymetli şeyi öbür tarafa götürmemize izin vermeyecek.”
“Daha oraya varmadık,” dedi Frodo.
“Hayır, ama varıncaya kadar gözlerimizi dört açalım. Eğer şeker­leme yaparken yakalanırsak Leş çabucak üste çıkıverir. Yine de senin biraz kestirmenin şimdi bir tehlikesi yok beyim. Eğer bana yakın ya­tarsan tehlikesi yok. Senin biraz uyumandan çok memnun olacağım. Sana göz kulak olurum; zaten kolumu sana dolayabileceğim kadar ya­kınımda yatarsan Sam’in haberi olmadan kimse seninle elleşemez.”
“Uyku!” dedi Frodo ve içini çekti, sanki çölde, serin bir yeşilliğin serabını görüyormuş gibi. “Evet, burada bile uyuyabilirim.”
“Uyu o halde beyim! Başını kucağıma koy.”
Böyle buldu onları Gollum saatler sonra önlerindeki karanlıktan çıkan patikadan emekleyerek ve sürünerek geri döndüğünde. Sam ka­yaya dayanarak oturmuş, başı yanına düşmüş ağır ağır nefes alıyordu. Kucağında derin uykulara dalmış Frodo’nun başı vardı; bembeyaz al­nında Sam’in kara ellerinden biri vardı, diğeri ise tatlı tatlı beyinin göğsü üzerinde duruyordu. Her ikisinin yüzünden de huzur okunuyor­du.

Gollum onlara baktı. O ince ve aç yüzünden garip bir ifade gelip geçti. Gözlerindeki pırıltı söndü; gözleri donuklaşıp grileştiler, yaşlı ve yorgun oldular. Bir sancı kıvrandırıyordu sanki onu; dönüp geçide baktı, sanki bir iç tartışma yaşıyormuş gibi başını salladı. Sonra geri geldi, yavaş yavaş titreyen elini uzatarak, büyük bir dikkatle Fro­do’nun dizini elledi – ama bu temas bir okşamaydı neredeyse. Bir minicik an için, uyuyanlardan biri onu görmüş olsaydı, onu kendi zama­nından, gençliğinin tarlalarından ve derelerinden, kendi arkadaşları ve akrabalarından çok sonraya bırakmış olan yıllarla küçülmüş, bir deri bir kemik kalmış acınacak bir şey, yaşlı yorgun bir hobbit gör­düklerini zannederdi.

Gollum Shelob’u ziyaret eder, ama uyuyan Frodo’yu görünce neredeyse pişman olur.

Yüzüklerin Efendisi; Ekler

Fakat o dokunuşla Frodo kıpırdanarak uykusunda hafifçe bağırdı ve Sam derhal uyandı, ilk gördüğü şey, tahmin etmiş olduğu gibi, be­yini “elleyen” Gollum oldu.
“Hışşt sen!” dedi kabaca. “Ne halt kanştırıyorsun?”
“Hiç, hiç,” dedi Gollum yavaşça. “Cici Bey!”
“Umarım,” dedi Sam. “Fakat sen nerelerdeydin – sinsice bir gidi­yorsun bir geliyorsun, seni ihtiyar hain seni?”
Gollum geri çekildi, ağır göz kapaklarının altından yeşil bir kıvıl­cım pırıldadı. Dört ayağı üzerine çömelmiş, patlak gözleriyle bir örümcek gibi bakıyordu şimdi neredeyse. O an, hatırlanmayacak şe­kilde geçip gitmişti. “Sinssice, sinssice!” diye tısladı. “Hobbitler hep kibardır, evet. Ey cici hobbitler! Smeagol onları kimsenin bulamaya­cağı gisli yollara götürüyor. Çok yorgun, çok susus, evet çok ssusus; onlara rehberlik ediyor, yolları arıyor ve onlar sinssice, sinssice diyor. Çok cici arkadaşlar, a evet kıymetlim, çok cici.”
Sam biraz pişman olur gibi oldu ama güveni artmamıştı. “Özür di­lerim,” dedi. “Özür dilerim ama beni uykumdan aniden uyandırdın. Üstelik uyumamam gerekiyordu, bu da beni biraz aksi yaptı. Fakat Bay Frodo o kadar yorgundu ki ona biraz kestirmesini söyledim; eh işte böyle oldu. Kusura bakma. Ama sen nerelerdeydin?”
“Sinssice gesiyordum,” dedi Gollum, yeşil kıvılcım gözlerinden gitmemişti.
“A, çok iyi,” dedi Sam, “istediğin gibi olsun! Dediğin gibi bir şey yapıyordun herhalde. Ve şimdi hepimizin sessiz sedasız, sinsice iler­lememiz gerekiyor. Saat kaç? Bugün mü, yarın oldu mu?”
“Yarın oldu,” dedi Gollum, “ya da hobbitler uykuya daldıklarında yarındı. Çok aptalca, çok tehlikeli – eğer savallı Smeagol etrafa gös kulak olmak için sinssice gesmeseydi.”
“Galiba pek yakında o sözcükten bıkacağız,” dedi Sam. “Fakat boşver. Ben beyi uyandırayım.” Tatlılıkla Frodo’nun alnındaki saçı geriye doğru çekti ve eğilerek yavaşça konuştu.
“Uyan Bay Frodo! Uyan!”
Frodo kıpırdandı ve gözlerini açtı; üzerine eğilmiş Sam’in yüzünü görerek gülümsedi. “Beni yine erken kaldırdın değil mi Sam?” dedi. “Daha hava karanlık!”
“Evet, burası hep karanlık,” dedi Sam. “Fakat Gollum geri geldi Bay Frodo ve yarın olduğunu söylüyor. Yani yürümeye devam etme­miz lazım. Son adım.”
Frodo derin bir nefes alarak doğrulup oturdu. “Son adım!” dedi. “Hu Smeagol! Yiyecek bulabildin mi? Dinlenebildin mi?”
“Yemek yok, dinlenmek yok, Smeagol’e bir şey yok,” dedi Gol­lum. “O sinssibiri.”
Sam dilini damağında şaklattı, ama sonra kendine hâkim oldu.
“Kendine kötü sıfatlar yakıştırma Smeagol,” dedi Frodo. “Bu akıl­sızca bir şey, doğru da olsa yanlış da olsa.”
“Smeagol kendisine verileni kabul etmek sorunda,” diye cevap verdi Gollum. “Bu sıfatı ona, her şeyi pek bilen iyi kalpli hobbit Efen­di Samwise yakıştırdı.”
Frodo Sam’e baktı. “Evet beyim,” dedi. “Ben bu sözü kullanmış­tım, uykumdan aniden uyanıp da onu ortalıklarda görüverince. Özür diledim ama yakında yaptığıma hiç de pişman olmamaya başlayaca­ğım.”
“Haydi o halde, bırakın bunu,” dedi Frodo. “Fakat artık sen ve ben Smeagol, dönüm noktasına geldik gibi. Söyle bana. Yolun geri kalan kısmını kendi kendimize bulabilir miyiz? Geçidi ve geçide giden yolu görüyoruz artık; eğer o yolu şimdi bulabilirsek anlaşmamız bitmiş olacak. Sen verdiğin sözü tuttun ve özgürsün: Yiyeceklere ve dinlenmeye dönmek için özgürsün; Düşman’ın hizmetkârları hariç nereye gitmek istersen gidebilirsin. Hatta günün birinde seni ödüllendirebili­rim, ben veya beni hatırlayanlardan biri.”
“Yo, yo daha değil,” diye sızlandı Gollum. “Yo hayır! Yolu kendi başlarına bulamaslar, bulabilirler mi? Yo, hayır, elbette hayır. Daha tünel var sırada. Smeagol yola devam etmeli. Dinlenme yok. Yemek yok. Daha yok.

İki Kule

Sonunda Gollum onları bahsettiği tünele getirdi…

Derin bir nefes çekerek, içeri girdiler. Birkaç adım attıklarında zi­firi, delinmez bir karanlığın içindeydiler. Moria’nın ışıksız geçitlerin­den beri Frodo ve Sam böyle bir karanlık görmemişlerdi ve eğer bu mümkün idiyse, burada karanlık Moria’dan daha derin, daha yoğundu sanki. Orada hava akımları vardı, yankılar vardı ve bir mesafe hissi vardı. Burada hava durgun, hareketsiz, ağırdı ve sesler ölüyordu. San­ki karanlığın kendisinden yapılmış siyah bir buhar içersinde yürüyor­lardı, öyle ki nefes aldıkça bu buhar sadece gözlere değil, zihne de bir körlük veriyordu; böylece renklerin, biçimlerin ve herhangi bir ışığın anısı, hafızadan solup gidiyordu. Her zaman gece vardı ve her zaman da olacaktı, her şey geceydi.

Gollum önde hobbitler arkada bir müddet ilerlediler. İlerledikçe de tünelin sağ ve sol taraflarında geniş yarıklar farkettiler. Büyüklü küçüklü bir sürü açıklık, kiminde hava daha temiz – tabii bu mümkünse- kiminde ise daha ağır, daha yoğundu. Ama son farkettikleri ve düşmekten son anda kurtuldukları açıklık, bu iğrenç kokunun ve çürümüşlüğün kaynağıydı. Çünkü orada yaşardı Ungoliant’ın kızı Shelob.

Shelob yok olmaktan kurtu­lup buraya nasıl gelmişti, hiçbir hikâyede yoktur, çünkü Karanlık Yıllar’dan çok az hikâye erişebildi bugüne. Ama işte yine de, Sauron’dan ve Barad-dûr’un ilk taşından bile önce orada olan Shelob, yine oraday­dı; kendinden başka kimseye hizmet etmezdi; elflerin ve insanların kanlarını emerek, durmak dinlenmek bilmeden kendine çektiği ziya­fetleri sindirmiş, karanlıktan ağlar kurmuş, şişmiş, şişmanlamıştı; çün­kü bütün canlılar onun yiyeceği sayılırdı, kusmuğu ise karanlıktı. Dört bir yana, dere yataklarından dere yataklarına, Ephel Duath’tan doğu­daki tepelere. Dol Guldur’a ve Kuyutorman’ın sığınağına yayılmıştı yavruları, sefil eşlerinin piçleri, ürettiği dölleri. Ama hiçbiri onunla, Muhteşem Shelob ile, Ungoliant’ın mutsuz dünyanın başına bela olan son kızı ile boy ölçüşemezdi.

Yıllar önce Gollum onu görmüştü; bütün karanlık delikleri kurca­layan Smeagol, geçmş günlerde onun önünde saygıyla eğilerek ona tapınmıştı ve Shelob’un kötü iradesinin karanlığı en bezgin zamanla­rında yanında olmuş, onu ışıktan ve pişmanlıktan korumuştu. O da Shelob’a yiyecek getirme sözü vermişti. Fakat Shelob’un arzusu Gollum’unkinden çok farklıydı. Tüm diğer varlıklar için, hem zihnen, hem bedenen sadece ölümü, kendisi için ise sonunda dağlar onu kal­dıramayacak, karanlık onu kapsayamayacak hale gelinceye kadar tıka basa yaşamı, sadece yaşamı arzulayan Shelob, kuleleri, yüzükleri ya da akıl veya el hüneriyle yaratılmış şeyleri ya pek bilmiyor, ya da umursamıyordu.

Fakat Shelob’un arzusunun gerçekleşmesine daha çok vardı; uzun zamandır da çok açtı; Sauron’un gücü artarken, ışık ile canlı şeyler sınırlarını terk edip giderken, vadideki şehir ölürken, elfler ile insanlar yanına yaklaşmaz olur ve sadece zavallı orklar yaklaşırken, o ininde pusuya yatmıştı. Hem kötü yiyecekti, hem de açıkgözdü orklar. Ama bir şeyler yemesi gerekiyordu; orklar ne kadar geçitlerinden ve kule­lerinden yeni yeni yollar oysalar da, o hep onları tuzağa düşürmenin bir yolunu buluyordu. Ama daha tatlı bir et için yanıp tutuşuyordu. Ve Gollum ona istediğini getirmişti.

“Göreceğis, göreceğis,” demişti sık sık kendine, Emyn Muil’den Morgul Vadisi’ne uzanan tehlikeli yolda giderken bu kötü ruh hali üze­rine her çöktüğünde, “göreceğis. Olabilir, a, evet, Shelob kemiklerle boş giysileri attığında bulabiliris, olabilir, onu almas, Kıymetli’yi, güsel yiyecek getiren savallı Smeagol için bir ödül. Ve sös vermiş olduğumus gibi Kıymetli’yi de korumuş olacağıs. Evet, evet. Ve sağ salim elimise alınca, o saman Shelob görür gününü, evet, o saman O’na borcusumusu öderis kıymetlim. O saman herkese borcusumusu öderis!”

Böyle düşünüyordu yol arkadaşları uyurken, Shelob’a tekrar gidip, önünde eğildiği zaman bile hâlâ ondan gizleyebileceğini ümit ettiği şeytanlığının gizli odalarında.

Ve Sauron’a gelince: O Shelob’un nerelerde gizlendiğini biliyor­du. Shelob’un orada aç açına ama kötülüğü hiç eksilmeden yaşıyor ol­ması, kendi marifetiyle kendi ülkesine giden bu kadim yola yerleştire­bileceği herhangi bir gözcüden çok daha emin bir gözcü olması onu memnun ediyordu. Orklara gelince, onlar yararlı kölelerdi ama sayıla­rı çok fazlaydı. Arada bir Shelob’un açlığını bastırmak için bir ikisini yakalamasının onun için bir mahzuru yoktu: Onları gözden çıkarabi­lirdi. Birinin arada bir kedisine bir parça ciğer atması gibi (kedim di­yordu ona, ama Shelob onu hiç de sahibi gibi görmüyordu); başka bir işine yaramayan tutsaklarını oraya yollardı Sauron: Onların She­lob’un deliğine sürülmelerini sağlar sonra da onun tutsaklarla nasıl oynadığının haberini dinlerdi.
Böylece yaşayıp gidiyorlardı, kendi oyunlarından zevk alıp, hiçbir saldırıdan, öfkeden veya kötülüklerinin sonundan korkmadan. Şimdi­ye kadar Shelob’un ağından kaçan hiçbir sinek olmamıştı ve artık öf­kesi ile açlığı daha da büyümüştü.

İşte Smeagol onları böylesi büyük bir tehlikeyle, bu korkunç yerde bırakarak efendisine ihanet ederek sinsi planını uygulamaya koydu.

Yumuşak pelte gibi bedenini ve katlanmış bacaklarını ininin üst deliklerinden çıkarır çıkarmaz korkunç bir hızla hareket etmeye baş­ladı; kâh gıcırtılı bacakları üzerinde yürüyor, kâh aniden sıçrayıveriyordu. Sam ile beyinin arasındaydı. Ya Sam’i görmemişti, ya da ışığı taşıyan o olduğu için ondan sakınmış, bütün dikkatini tek bir av üzeri­ne, Şişecik’inden ayrı, hiçbir şeyi umursamadan patikada koşan ve he­nüz tehlikeyi fark etmemiş olan Frodo üzerine yoğunlaştırmıştı. Hızla koşuyordu Frodo ama Shelob daha hızlıydı; bir iki sıçrayışta onu ya­kalayacaktı.
Sam, ağzını açtı ve kalan bütün nefesini bağırmak için topladı. “Arkana bak!” diye bağırdı. “Dikkat beyim! Ben…” ama aniden haykırışı boğuldu.
Uzun ıslak bir el ağzını kapattı ve bir şey kendisini bacaklarına sarmalarken bir başkası da ensesinden yakaladı. Boş bulunarak geri­ye, kendisine saldıranın kollarına yuvarlandı. “Yakaladık!” diye tısladı Gollum kulağına. “Sonunda kıymetlim, onu yakaladık, evet, pis hobbiti yakaladık. Bunu bis alacağıs. O ise öbürüsünü alacak. Ah, evet, onu Shelob alacak, Smeagol değil: Smeagol sös verdi: O Bey’in canını hiç acıtmayacak. Ama seni eline geçirdi, seni kötü, piss minik sinssi!” Sam’in ensesine tükürdü.

Bu ihanet karşısında duyduğu hiddet ve beyi korkunç bir tehlike altındayken alıkonuyor olması Sam’e, Gollum’un bu salak ve uyuşuk hobbitten -çünkü Gollum Sam’i öyle sanıyordu- beklediğinin çok ötesinde ani bir şiddet ve güç vermişti. Gollum kendisi bile o kadar çabuk ve o kadar hiddetle dönemezdi. Sam’in ağzındaki eli kaydı; Sam yeniden, ensesindeki elden de kurtulmak için başını eğerek ileri­ye bir hamle yaptı. Kılıcı hâlâ elindeydi ve sol kolunda, kösele şeritle­rinden asılı duran Faramir’in sopası vardı. Dönüp düşmanına kılıcıyla vurmak için delirmiş gibi çabaladı. Fakat Gollum çok atikti. Uzun sağ kolunu uzatarak Sam’in bileğini kavradı: Parmakları mengene gibiy­di; yavaş yavaş amansızca Sam’in bileğini kıvırdı; acı içinde kılıcı elinden bırakıncaya kadar; bütün bu zaman zarfında Gollum’un diğer eli Sam’in boğazını gitgide daha da çok sıkıyordu.

Sonra Sam son numarasını yaptı. Bütün gücüyle kendini Gol­lum’dan ayırarak ayaklarını sağlam bir şekilde yere bastı; sonra aniden bacaklarıyla yerden güç alarak, vargücüyle kendisini arkaya attı. Bu kadar basit bir numarayı dahi Sam’den beklemeyen Gollum, Sam üstünde kalacak şekilde yere yuvarlandı ve kuvvetli hobbitin bü­tün ağırlığını midesinde hisseti. Sert bir tıslama koyverdi ve bir an için Sam’in boğazındaki eli gevşedi; ama parmakları hâlâ kılıcı tutan elini kavrıyordu. Sam ileriye atılarak kendini ondan koparırcasına ayırdı, ayağa kalktı, sonra çabucak, bileği Gollum’un elinde olduğu için bir eksen etrafında döner gibi sağa doğru döndü. Sol elindeki so­payı kavrayarak havaya doğru savurdu ve sopa büyük bir çatırtıyla tam dirseğinin altından Gollum’un uzanmış koluna indi.

Viyaklayarak elini bıraktı Gollum. O zaman Sam şiddetle girişti; sopayı sol elinden sağ eline almak için bile vakit geçirmeden acımasız bir darbe daha indirdi. Bir yılan hızıyla Gollum kenara kaydı ve başı­na nişanlanmış darbe sırtına indi. Sopa çatırdayarak kırıldı. Bu Gollum’a yetti. Arkadan sarılmak onun eski bir oyunuydu ve çoğu kez ba­şarılı olmuştu bu oyunda. Ama bu kez, kendi gareziyle aldanarak, her iki elini kurbanının boğazına yerleştirmeden konuşmak ve alay etmek hatasını yapmıştı. Karanlıkta hiç beklenmedik biçimde çakan o korkunç ışıktan beri güzelim planı baştan sona ters gitmişti. Şimdi de kendisinden biraz daha küçük olan gözü dönmüş düşmanıyla karşı karşıya kalmıştı. Bu dövüş ona göre değildi. Sam kılıcını yerden savururcasına alarak kaldırdı. Gollum viyakladı ve dört ayak üzerinde yana sıçrayarak, bir kurbağa gibi tek bir koca sıçrayışla uzaklaştı. Sam ona ulaşamadan, hayret verici bir hızla geriye, tünellere doğru gitmişti.

Elinde kılıç onu izledi Sam. O an için, beyninin içindeki kızıl hid­detten ve Gollum’u öldürme arzusundan başka her şeyi unutmuştu. Fakat onu yakalayamadan Gollum gitmişti bile. O zaman, karanlık delik önünde dururken, leş kokusu çıkıp onu karşıladı ve yüzüne çar­pan bir tokat gibi Frodo ile canavarın düşüncesi Sam’in aklında çaktı. Arkasına döndü, beyinin ismini bağıra bağıra, deliler gibi yoldan koş­tu. Çok geç kalmıştı. Şimdilik Gollum’un planı başarılı olmuştu.

Frodo sırt üstü yerde yatıyordu ve canavar üzerine eğilmiş, bütün dik­katini kurbanına o kadar vermişti ki, iyice yaklaşıncaya kadar ne Sam’e, ne haykırışlarına kulak asmadı. Sam koşarken Frodo’nun bağ­larla bağlanmış, bileğinden omuzuna kadar sarılıp sarmalanmış oldu­ğunu, canavarın da onu kocaman ön bacaklarıyla yarı kaldırıp, yarı sürükleyerek götürmeye hazırlandığını gördü.

Beri yanında yerde, elinden düşmüş işe yaramaz halde yatan par­lak elf kılıcı duruyordu. Sam ne yapılması gerektiğini düşünmek için, ya da bunu cesaretten mi, sadakatten mi, yoksa öfkeden mi yaptığını anlamak için durmadı. Bir narayla ileri atıldı ve beyinin kılıcını sol eline aldı. Sonra saldırdı. Tek silahı dişleri olan çaresiz, minik bir ya­ratığın, düşmüş olan eşinin üzerinde duran kürkten ve boynuzdan bir kuleye saldırmasının doğal olduğu hayvanların vahşi dünyasında bile böylesine şiddetli bir saldırı hiç görülmemişti.

Shelob sanki onun cılız narasıyla şeytanca zevk duyduğu bir rüya­dan uyandırılmış gibi, korkunç bir kötülük taşıyan nazarını yavaş ya­vaş Sam’e çevirdi. Fakat henüz sayısız yıllar boyunca hiç tanımamış olduğu kadar büyük bir hiddetle yüzyüze olduğunu kavrayamadan, parlayan kılıç ayağından soktu onu ve pençesini biçti. Sam içeri, Shelob’un ayaklarının kemerleri arasına atıldı ve diğer elinin hızlı yardı­mıyla, Shelob’un eğilmiş başındaki göz kümesine kılıcı sapladı. Bü­yük bir göz karardı.
Artık o zavallı yaratık Shelob’un tam altında, o an için iğnesinin ve pençelerinin uzanamayacağı bir yerdeydi. Shelob’un iğrenç bir ışık yayan koca göbeği tam Sam’in tepesindeydi ve pis kokusu neredeyse onu yere deviriyordu. Hiddeti, Shelob üzerine çöküp onu ve cesare­tinden gelen küstahlığı ezmeden, bir darbe daha indirecek kadar sürdü; parlak elf kılıcı ve deli gücüyle Shelob’u bir kez daha deşti.

Frodo ve Sam Gollum’un sinsi planından, Shelob’un dehşetinden ve Cirith Ungol’un muhafızlarından kurtulmaya çalışırken Gollum nerelerde ne yapıyor, acısını nasıl dindiriyor, bir yerlere sinmiş sızlanıyor mu bilinmez. Ama bir müddet ortalarda gözükmedi. Genede ne yaptığını tahmin etmek pek zor olmasa gerek: açlığa ve susuzluğa dayanarak kıymetlisini alabilmenin umuduyla sevinip; acısını unutarak, durmadan, dinlenmeden hobbitleri arıyordu.

Tüm bunlara birde hakkında çıkarılan “yakalanma emri” eklenince Gollum’un başı orklarla da belaya girdi. Tüm bu karışıklığın ortasında biraz fazla göze batmıştı. Her şeye rağmen Cirith Ungol’dan ve bir müddet için orklardan kurtulan hobbitleri bulması zor olmadı.

Sam Frodo’ya biraz su ve bir parça da peksimet verdi ve pelerinini beyinin başının altına yastık yaptı. Frodo tartışamayacak kadar yorgundu; Sam de ona, suyun son yudumunu da içmiş olduğunu ve kendisininkiyle birlikte Sam’in hakkını da yediğini söylemedi. Frodo uyuduğunda Sam onun üzerine eğilerek nefesini dinledi ve yüzünü inceledi. Yüzü kırışmış, incelmişti ama yine de uykudayken memnun ve korkusuz görünüyordu. “Eh işte başlıyorum. Beyim!” diye mırıldandı Sam kendi kendine. “Senden biraz ayrılıp işi şansa bırakmam gerekecek. Su bulmamız şart, ben de çok uzaklaşmayacağım zaten.”

Sam emekleyerek çıktı; hobbit dikkatinden bile daha büyük bir dikkatle, bir kayadan bir kayaya geçerek su yoluna indi ve kuzeye doğru tırmanan su yolunu, bir zamanlar kaynağının gürüldeye güriildeye aktığından kuşku olmayan kayadan basamaklara gelinceye kadar biraz takip etti. Her şey kuru ve sessiz görünüyordu; fakat umutsuzluğa düşmeyi kabullenmeyen Sam eğilerek dinledi ve büyük bir keyifle şırıltı sesini duydu. Birkaç adım tırmandıktan sonra tepenin kenarından çıkıp, sonra tekrar içinden dökülen, sonra da çıplak taşlar arasında kaybolan küçük çıplak bir havuzcuğu dolduran karanlık sulu minik bir akarsu gördü.
Sam suyun tadına baktı, yeterince güzeldi. Sonra kana kana içti, matarasını doldurdu ve geriye gitmek için arkasını döndü. Tam o anda Frodo’nun saklandığı yerin yakınlarındaki kayaların arasına kaçan siyah bir cisim veya gölge takıldı gözüne. Çığlık atmamak için kendine zor hâkim olarak pınardan aşağıya sıçrayıp taştan taşa atlayarak koşmaya başladı. Çok dikkatli bir yaratıktı, görülmesi zordu ama Sam’in bu konuda pek kuşkusu yoktu: Ellerini boynuna geçirmek için can atıyordu. Fakat o Sam’in yaklaşmakta olduğunu duymuştu ve çabucak sıvışıverdi. Sam, o dalıp gözden kaybolmadan önce onu doğu tarafındaki uçurumun kenarında durmuş bakarken şöyle bir gözünün ucuyla gördüğünü düşündü.

“Eh şansım yaver gitti,” diye mırıldandı Sam, “ama kıl payı kalmıştı! Binlerce orkun arasında bir o yıvışık şey eksikti! Keşke onu vurmuş olsalardı!” Frodo’nun yanına oturdu ve Frodo’yu uyandırmadı; fakat kendisi uyumaya cesaret edemedi. Sonunda gözlerinin kapanmaya başladığını fark edince, uyanık kalmak için vereceği savaşta galip çıkamayacağını bildiğinden kibarca Frodo’yu uyandırdı.
“O Gollum yine etraflarda galiba Bay Frodo,” dedi. “En azından, eğer o değildiyse o zaman ikiziydi demektir. Su bulmak için biraz uzaklaşmıştım, tam geri döndüğümde onun etrafı kolaçan ederken yakaladım. Sanırım ikimizin birlikte uyuması emniyetli olmayacak; çok özür dilerim ama artık göz kapaklarımı açık tutamıyorum.”
“Çok yaşayasın Sam!” dedi Frodo. “Yat da sıran gelmişken uyu! Ama ben orklardansa Gollum’u tercih ederim. En azından bizi onlara teslim etmez kendi yakalanmadıktan sonra.”
“Ama kendi adına biraz hırsızlık ve katillik yapabilir,” diye homurdandı Sam. “Gözlerini dört aç Bay Frodo! Su dolu bir matara var iç. Yola devam edeceğimiz zaman yeniden doldururuz.” Bu sözle Sam uykuya daldı.
Uyandığında ışık zayıflıyordu. Frodo gerideki kayaya dayanmış oturuyordu ama neredeyse uyuyor gibiydi. Matara boştu. Gollum’dan iz miz yoktu.
Mordor’un kuru topraklarında yaptığı ilk hamle boşa gitmişti Gollum’un ama tamamen yararsız sayılmazdı. Çünkü hobbitlerin izini bulmuştu ve bir daha da kolay kolay kaybetmezdi…

Sonunda endişeleriyle yorgun düşüp her şeyi zamana bırakarak uyuklamaya başlamıştı Sam; artık başka bir şey yapamazdı. Rüyalar ve uyanıklık huzursuz bir biçimde birbirine karıştı. Şeytani bir zevkle pırıldayan gözler, sürünen kara şekiller görüyor, vahşi hayvanların seslerini veya işkence gören yaratıkların korkunç çığlıklarını duyuyor ama sıçrayıp uyandığında dünyanın kapkaranlık olduğunu fark ediyor, etrafında boş bir siyahlık buluyordu. Bir keresinde ayağa kalkıp etrafa çılgınca bakınırken, artık uyanık olmasına rağmen, hâlâ soluk ışıklara benzeyen gözler görür gibi olmuştu; ama onlar da kısa sürede titreşerek söndüler.

Gollum’un hobbitleri rahat bırakmaya niyeti yoktu. Bütün tehlikeyi göze alıp saldırmak için bir fırsat kolluyordu. İkinci saldırısıda boşa gitmişti ama üçüncüsü en kötüsü ve sonuncusuydu…

Yükü altında soluk soluğa kalan Sam dirsekten döndü; tam dönerken de gözünün ucuyla kayalıktan düşen bir şeyi fark etti, sanki o geçerken devrilmiş küçük siyah bir kayaymış gibi.Ani bir yük bindi Sam’in üzerine ve hâlâ beyinin ellerini tutmakta olan ellerinin dış yüzlerini parçalayarak yere kapaklandı. O zaman düşenin ne olduğunu anladı, çünkü yattığı yerden, nefret dolu bir ses işitti üzerinden.

“Hayırsıs bey!” diye tısladı ses. “Hayırsıs bey bisi kandırıyor; bisi kandırıyor Smeagol, gollum. O taraftan gitmemeli. Kıymetli’yi incitmemeli. Onu Smeagol’e ver, evett, bise ver! Onu bise ver!”

Çılgın bir güçle doğrularak kalktı Sam. Hemen kılıcını çekti; fakat hiçbir şey yapamazdı. Gollum ile Frodo birbirlerine kenetlenmişlerdi. Gollum efendisinin üstünü başını parçalıyor, zincire ve Yüzük’e ulaşmaya çalışıyordu. Bu belki de Frodo’nun yüreğinde ve iradesinde sönmekte olan korları alevlendirebilecek tek şeydi: Hazinesini ondan zorla almak için yapılan bir saldırı, bir girişim. Sam’i, hatta aynı zamanda Gollum’u hayrette bırakan ani bir hiddetle karşı koymaya başladı. Gene de, eğer Gollum değişmeden kalmış olsaydı olaylar çok daha değişik cereyan edebilirdi; fakat hangi korkunç patikaları, yalnız, aç ve susuz, kendisini yiyip bitiren bir arzu ve korkunç bir korkuyla geçtiyse, bunlar onun üzerinde keder verici izler bırakmıştı. Bir deri bir kemik, açlıktan ölmek üzere olan, yabani görünüşlü bir şey olmuştu. Gözlerinde çılgınca bir ışık alevleniyordu ama kötülüğü artık o eski etkili gücüyle boy ölçüşemezdi. Frodo onu yere devirdi ve titreyerek ayağa kalktı.

“Yere yat!” dedi nefes nefese, elini göğsünde sıkarak, öyle ki deri gömleğinin altından Yüzük’ü tutmuş oluyordu. “Yere, seni sürüngen seni, çekil yolumdan! Artık sonun geldi. Artık ne bana ihanet edebilirsin ne de beni öldürebilirsin.”
Sonra aniden, tıpkı Emyn Muil’in eteğinde olduğu gibi, Sam bu iki rakibi başka bir gözle gördü, iki büklüm olmuş bir cisim, olsa olsa bir canlının zavallı gölgesi, tamamen mahvolmuş ve yenilmiş bir yaratık ama yine de korkunç bir şehvet ve öfkeyle dolu; ve onun önünde sert, artık acımayı bırakmış, beyazlara bürünmüş ama göğsünde ateşten bir halka tutan bir cisim. Ateşin içinden emreden bir ses konuşuyordu.
“Git ve beni bir daha rahatsız etme! Eğer bir daha bana dokunacak olursan kendini Kıyamet Ateşi’ne atmış olacaksın.”
İki büklüm olan cisim geriledi, kırpışan gözlerinde dehşet vardı, ama aynı zamanda da doymak bilmez bir arzu.
Sonra görüntü geçti ve Sam ayakta duran Frodo’yu gördü, eli göğsünde, nefes nefese, Gollum da ayaklarının dibindeydi, kocaman elleri ve dizleri üzerinde.
“Dikkat et!” diye bağırdı Sam. “Sıçrayacak!” ileri doğru bir adım attı, kılıcını savurarak. “Çabuk Bey!” dedi nefes nefese. “Devam et! Devam et! Kaybedecek zaman yok. Ben onu hallederim. Devam et!”
Frodo ona, sanki çok uzakta biriymiş gibi baktı. “Evet, benim devam etmem lazım,” dedi. “Hoşça kal Sam! Sonuna vardık artık. Hüküm Dağı’nda hüküm verilecek. Hoşça kal!” Döndü ve yoluna devam etti yavaş yavaş ama dimdik yürüyerek, tırmanan patikadan yukarı.
“Evet!” dedi Sam. “”Sonunda seninle ilgilenebileceğim!” Dövüş için çekilmiş kılıcıyla ileri fırladı. Fakat Gollum yerinden sıçramadı. Yüzü koyun yere kapaklanarak zırıldamaya başladı.
“Bisi öldürme,” diye ağladı. “Bisi o piss, merhametsis çelikle öldürme! Bırak yaşayalım, evet, birasçık daha yaşayalım. Bitti, bitti! Bittik. Ve Kıymetli gittiğinde de öleceğis, evet, ölüp tos olacağıs.” Yolun küllerini uzun etsiz parmaklarıyla avuçladı. “Toss!” diye tısladı.

Sam’in eli duraksadı. Aklı hiddet ve kötülüğün anısıyla kızgınlık doluydu. Bu hain, katil yaratığı öldürmekle adil davranmış olurdu, hem haklıydı hem de Gollum bunu yüzlerce kez hak etmişti; ayrıca yapılması gereken yegâne emniyetli şey gibi görünüyordu bu. Fakat gönlünde, derinlerde bir yerde bir şey onu alıkoydu: Tozlar içinde yatan, meyus, mahvolmuş, tamamen sefil bu yaratığa vuramadı. Kendisi de, kısa bir süre önce Yüzük’ü takmıştı ve artık Gollum’un Yüzük’e esir olmuş, bir daha yaşamı boyunca huzur ve rahat bulamayacak olan kurumuş aklıyla bedeninin ıstırabını az da olsa tahmin edebiliyordu. Fakat Sam’in hissettiklerini açıklayabilecek hiç sözü yoktu.

“Öff lanet olasıca, leş kokulu şey!” dedi. “Git! Defol! Sana tekme atabileceğim sürece güvenmeyeceğim; ama git. Yoksa senin canını acıtacağım, evet hem de bu pis, merhametsiz çelikle.”

Gollüm dört ayağı üzerinde doğruldu, birkaç adım geriledi, sonra döndü ve tam Sam ona tekme atmak için nişan aldığında patikadan aşağıya kaçmaya başladı. Sam bir daha onu aklına getirmedi. Aniden beyini hatırladı. Yukarı, patikaya doğru baktı ama onu göremedi. Elinden geldiğince hızla yoldan yukarı tırmandı. Eğer geriye dönüp baksaydı, Gollum’un dönmüş olduğunu ve gözlerinde vahşi bir delilik ışığı parlayarak kayalar arasında sinsi bir gölge gibi, hızlı hızlı ama temkinle arkasından yaklaştığını görebilirdi.

Patika yukarı çıkmaya devam ediyordu. Kısa bir süre sonra yeniden döndü ve doğuya doğru ilerleyen son bir uzantıdan sonra koninin yüzeyi boyunca uzanan bir kesmeden geçerek Dağ’ın yan tarafındaki karanlık bir kapıya, yani Sammath Naur’a vardı. Çok uzaklarda, artık Güney’e doğru yükselmekte olan güneş, dumanları ve pusu parçalayarak meşum meşum parlıyordu, donuk kızıl, göz karartan bir disk gibi; fakat tüm Mordor, Dağ’ın çevresinde ölü, sessiz, gölgeler içinde korkunç bir darbe bekleyen topraklar gibi uzanıyordu.

Sam açık ağızın yanına gelerek içeri baktı içerisi karanlık ve sıcaktı; derinden gelen bir gümbürtü havayı titretiyordu. “Frodo! Beyim!” diye seslendi. Hiç cevap yoktu. Bir an için durdu, kalbi çılgın korkularla atıyordu, sonra içeri daldı. Onu bir gölge takip etti. İlk başta hiçbir şey göremedi. Bu büyük ihtiyaç anında bir kez daha Galadriel’in şişeciğini çıkarttı fakat şişecik soğuk ve titrek elleri arasında soluktu ve boğucu karanlığa hiç ışık saçamıyordu. Sauron’un diyarının tam kalbine, eski kudretinin Orta Dünya’daki en büyük ocaklarına gelmişti; tüm diğer güçler burada ona boyun eğerdi. Korka korka karanlığa doğru birkaç tereddütlü adım attı, sonra aniden yukarı doğru sıçrayan kızıl bir şimşek yükseldi ve yüksek kara çatıya çarptı. O zaman Sam Dağ’ın tüten konisine doğru giden uzun bir mağara veya tünelde bulunduğunu gördü. Fakat kısa bir mesafe ileride zemini ve her iki yandaki duvarları koca yarıklarla yarılmıştı ve buralardan, bir yükselen bir alçalıp kararan kızıl bir parlaklık geliyordu; bütün bu süre zarfında aşağıda bir mırıltı ve zonklayıp çalışan koca makinaları çağrıştıran bir hareketlilik vardı.

Işık yine yukarı fırladı: orada, uçurumun kıyısında, tam Kıyamet Çatlağı’nda duruyordu Frodo, parlaklığa karşı simsiyah, gergin, dik ama sanki taşa dönmüş gibi.

“Bey!” diye bağırdı Sam.
O zaman Frodo kıpırdayarak net bir sesle konuştu, aslında Sam’in o güne kadar onun kullandığını hiç duymadığı netlikte ve güçte bir sesle; ses Hüküm Dağı’nın zonklamasını ve kargaşasını bastırıyor, tavanda ve duvarlarda çınlıyordu.
“Geldim,” dedi. “Ama şimdi buraya yapmak için geldiğim şeyi yapma yolunu seçmiyorum. Bu işi yapmayacağım.
Yüzük benimdir!”

Ve aniden yüzüğü parmağına takarak Sam’in gözleri önünden kaybolup gitti. Sam’in nefesi kesildi ama çığlık atacak zamanı olmadı çünkü aynı anda birçok şey birden oldu. Bir şey Sam’e arkadan çılgınca çarptı, ayakları yerden kesilmiş, yana savrulmuş ve kara bir cisim üzerinden atlarken başını taşlı zemine çarpmıştı. Kıpırdamadan olduğu yerde uzanıp kaldı ve bir süre her şey karardı.

Ve uzaklarda, tam Frodo onun diyarının tam kalbinde, Sammath Naur’da Yüzük’ü takıp onun kendisine ait olduğunu iddia ederken Barad-dûr’daki güç sarsılmış ve Kule temelinden o mağrur ve sert tepesine kadar sallanmıştı. Karanlıklar Efendisi aniden onun varlığından haberdar oluverdi ve Göz’ü bütün gölgeleri parçalayarak ova üzerinden kendi yapmış olduğu kapıya baktı; ahmaklığının büyüklüğü, gözleri kör eden bir şimşek gibi gözleri önüne seriliverdi; sonunda düşmanlarının oyunları bütün çıplaklığıyla ortaya çıkmıştı. Bunun üzerine gazabı yakıp yok eden bir alev gibi parladı ama korkusu da engin, kara bir duman gibi onu boğmak için yükseldi. Çünkü kendisi için en büyük tehlikenin ne olduğunu, sonunun nasıl bir pamuk ipliğine bağlı olduğunu anlamıştı. Aklı tüm tedbirlerinden, korku ve hamlık ağlarından, tüm harp hilelerinden, savaşlardan arınıverdi, bütün diyarı boyunca bir titremedir aldı, esirleri sindi, orduları durdu, idaresiz kalan, amaçları kalmayan komutanları tereddüt ederek ümitsizliğe kapıldılar. Çünkü unutulmuşlardı Onları kullanan Güç’ün bütün aklı ve amacı artık inanılmaz bir kuvvetle Dağ’a çevrilmişti Çağrısı üzerine kulakları yırtan bir çığlık ve son, çaresiz bir hızla, rüzgârdan da hızlı uçtu Nazgûl, yanı Yuzuktayfları, kanatlarının fırtınasıyla güneye, Hüküm Dağı’na doğru fırladılar.

Sam ayağa kalktı Başı donuyor, başından sızan kan gözlerine damlıyordu El yordamıyla ilerledi ve sonra çok garip ve çok korkunç bir şey gördü Gollum, tam dipsiz çukurun kenarında görünmeyen bir düşmanla deliler gibi dövüşüyordu Bir ileri bir geri sallanıp duruyordu ve bazen uçurumun kenarına o kadar yaklaşıyordu ki neredeyse içine düşecek gibi oluyor, bazen kendini geriye çekiyor, yere düşüyor, ayağa kalkıp yeniden düşüyordu Ve butun bu zaman zarfında hep tıslıyor ama ağzından hiç söz çıkmıyordu.

Aşağıdaki ateşler hiddetle uyandı, al ışık alevlendi ve bütün mağara büyük bir parlaklık ve sıcaklıkla doldu. Sam aniden Gollumun uzun ellerinin ağzına doğru gittiğini gördü, beyaz köpek dişleri pırıldadı ve ısırarak çat diye kapandı Frodo bir çığlık attı, işte oradaydı,tam uçurumun kenarında yere diz çökmüştü Fakat Gollum çıldırmış gibi dans ederek, içinde hâlâ bir parmağın durduğu yüzüğü havada tutuyordu. Artık Yüzük, sanki canlı ateşte yem yapılmış gibi parlıyordu.

“Kıymetli, kıymetli, kıymetli!” diye bağırdı Gollum “Kıymetlim! Ah benim Kıymetlim!” Ve bunları söylerken tam gözlerini kaldırmış ödülünü zevkle seyrediyordu ki adımını çok ileri attı, tökezledi, bir an için uçurumun kenarında bir ileri bir geri sallandı ve bir çığlık atarak düştü. Derinlerden son bir “Kıymetlim!” feryadı yükseldi, Gollum yok olmuştu.

Bir gümbürtü ve muazzam bir kargaşanın sesi duyuldu. Alevler sıçrayarak tavanı yaladı. Zonklama büyük bir gurultu halinde yukseldi ve Dağ sallandı Sam Frodo’ya koşarak onu kaldırdı ve kapıya taşıdı. Orada, Mordor ovalarının çok yükseğindeki Sammath Naur’un karanlık eşiğinde, uzerine öyle bir hayret ve dehşet çöktü ki her şeyi unutarak kalakaldı ve taşa donmuş biri gibi etrafı seyretmeye başladı.

Dönen bir bulutun kısa görüntüsü gelip geçti gözlerinden, bulutun tam ortasında, ölçülemeyecek kadar derin çukurlar üzerindeki muazzam bir dağ kaidesine oturmuş dağlar kadar yüksek kuleler, burçlar vardı, koca salonlar, zindanlar, uçurumlar kadar dik gözsüz hapishaneler, çelikten ve sert taşlardan açılmış kapılar Sonra hepsi geçti gitti Kuleler yıkıldı, dağlar kaydı, duvarlar ufalandı ve kendi yıkılırken, geniş duman girdapları ve fışkıran buharlar, kabaran bir dalga gibi devrilinceye ve azgın tepesi kıvrılıp toprağa doğru köpürerek dökülünceye kadar dalgalar halinde yukseldi, yükseldi ve sonra, son olarak aradaki milleri aşarak, kulakları sağır eden bir çatırtı ve gümbürtü halını alıncaya kadar yükselen bir uğultu sesi geldi, yer sarsıldı, ova kabardı, çatladı ve Orodruin dönmeye başladı. Yarılmış zirvesinden ateşler püskürdü Gökler gökgürültüsüyle patlayıp, şimşeklerle dağlandı. Şaklayarak inen bir kırbaç gibi kara bir yağmur sağanağı inmeye başladı. Ve fırtınanın tam ortasına, bütün diğer sesleri yırtan bir çığlıkla, bulutları parçalayıp yana atan Nazgûl indi, alevlenmiş bir yıldırım gibi fırlayarak, tepenin ve göğün alevli yıkıntılarına yakalanıp çatırdadılar, soldular ve söndüler.

“Evet, işte her şeyin sonu Sam Gamgee, dedi bir ses yanı başında Frodo karşısındaydı, solgun ve bitkin ama yine kendi olarak, gözlerinde artık ne iradesinin yarattığı gerginlik, ne delilik, ne de bir korku kalmıştı, yalnızca huzur. Yükü alınmıştı Shire’daki tatlı günlerin biricik beyi vardı işte orada.
“Beyim!” diye bağırdı Sam ve dizleri üzerine çöktü. Dünyanın bütün o harabesi arasında bir an için mutluluk, büyük bir mutluluk duydu. Yük gitmişti Beyi kurtulmuştu, yine kendine gelmişti, özgürdü. Sonra Sam’in gözüne sakatlanmış, kanayan el takıldı.
“Zavallı elin!” dedi “Yanımda onu bağlayacak veya ağrısını azaltacak bir şey de yok. Yapabilsem bütün bir elimi feda ederdim ona Ama gitti artık, sonsuza kadar gitti ”
“Evet,” dedi Frodo “Ama Gandalf’ın sözlerini hatırlıyor musun Gollum’un bile daha yapacak işi olabilir. O olmasaydı Sam, Yüzük’ü ben yok edemezdim. Maceramız boşuna olurdu, en acı sonunda bile. O yüzden gel onu affedelim! Çünkü Maceramız başarıya ulaştı, artık her şey bitti. Burada yanımda olduğun için çok mutluyum Burada, her şeyin sonunda Sam.”

Mutlaka Okuyun!

Beren

Edain soyundan gelen Beren, Barahir ile Emeldir’in oğluydu. Dorthonionlu Beor Hanedanı’na mensup olan Beren İlk …

Bir Cevap Yazın

Hızlı Giriş Yap:



E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir