Gündem - Köşe Yazıları • The White Tree

The White Tree


ORTA DÜNYA'NIN ZİRVE NOKTASI



Tüm zamanlar UTC + 3 saat




Sponsorlu Bağlantılar





Yeni başlık gönder Başlığa cevap ver  4. sayfa (Toplam 5 sayfa)
 [ 81 mesaj ]  Sayfaya git Önceki  1, 2, 3, 4, 5  Sonraki
Yazar Mesaj
Okunmamış mesajMesaj Başlığı: Re: Gundem-Kose yazilari
Gönderilme zamanı: 04 Tem 2011 03:51 am 
Gondor Askeri
Gondor Askeri
Kullanıcı avatarı


Çevrimdışı
Maksat hem bu nadide bölüm canlansın, hem de gündemde olan bir konuya ilişkin bir şeyler paylaşmış olalım.

Yılmaz Özdil Yazdı : Y'EMİN MİSİNİZ?

Osmanlı döneminde Meclis-i Mebusan üyeleri “zat-ı hazret-i padişahiye ve vatana sadakat” üzerine yemin ediyordu.

*
Hem vatanı sattılar.
Hem zat-ı hazret-i.
*
Mustafa Kemal bu tür müsamerelerle ilgilenmedi, 23 Nisan 1920’de yemin edilmedi… 1921’de çıkarılan ve ilk anayasamız kabul edilen Teşkilatı Esasiye’de de yemin filan yoktu.
*
1924’te Bilecik mebusu Fikret Bey “illa yemin etmemiz lazım azizim” dedi, öneri sundu, “haklısın muhterem” deyip, alkışladılar. Böylece, 1924 Anayasası’na yemin monte edildi: “Vatan ve milletin saadet ve selametine ve milletin bila kaydüşart hâkimiyetine mugayir gaye takip etmeyeceğime ve Cumhuriyet esaslarına sadakattan ayrılmayacağıma vallahi.”
*
1928’de “vallahi” çıkarıldı.
“Namusum üzerine söz veririm”e dönüştürüldü…
1961 Anayasası’nda yemin uzadı, “bağımsızlık, bütünlük, laiklik” üzerine namus sözü verildi.
*
1982 Anayasası’nda yemin biraz daha uzadı, “hukuk, Atatürk devrimleri, Anayasa’ya sadakat” üzerine, namus sözü yetmedi, “namus ve şeref” üzerine “ant” içildi… Üstelik, daha önce sanki Japon milletine yemin ediliyormuş gibi, “Türk milleti önünde” kelimeleri ilave edildi.
*
Görüldüğü gibi, her şey, Bilecik mebusu Fikret Bey’in başının altından çıktı…haberinyeri.net
*
Peki, kimdir Fikret Bey?
*
Memleketin üç tarafı denizlerle çevrili olduğu için, 1924’te Denizcilik Bakanlığı kuruldu. Başbakan Fethi Bey, Osmaniye mebusu İhsan Bey’i Denizcilik Bakanı yaptı. İhsan Bey, ilk icraat olarak, Yavuz zırhlısının onarım ihalesini Fransız şirketine verdi. Bilahare… Denizcilik Bakanı İhsan Bey’le “vallahi diye yemin etmemiz lazım” diyen Bilecik mebusu Fikret Bey’in çaktırmadan ortak şirket kurup, ihaleyi verdikleri Fransız şirketinden “avanta” aldıkları ortaya çıktı! haberinyeri haberinyeri
*
Meclis soruşturması açıldı, Fikret Bey indiragandi’yi itiraf etti. Yüce Divan’da yargılandılar. Dokunulmazlıkları kaldırıldı. İhsan Bey’e 2 sene, Fikret Bey’e 4 ay hapis cezası verildi.
*
Yani?
*
“Vallahi diye yemin etmemiz lazım” diyerek, bu yemin işini memleketin başına saran Fikret Bey… Cumhuriyet tarihimizde “yeminini çiğnediği için” Yüce Divan’da mahkûm olan ilk mebustur azizim!
*
Dolayısıyla, cümleten hayırlı yeminler diliyorum… Ve, ilk Anayasa değişikliğinde bi daha değiştirilip, “yemin etsem başım ağrımaz” haline getirilmesini öneriyorum.


Yılmaz Özdil
28 Haziran 2011


Başa Dön
  Profil Kullanıcının Güncesini Görüntüle  
 
Okunmamış mesajMesaj Başlığı: Re: Gundem-Kose yazilari
Gönderilme zamanı: 11 Kas 2011 02:11 pm 
Dol Amroth Şövalyesi
Dol Amroth Şövalyesi
Kullanıcı avatarı


Çevrimdışı
Bekir Coskunun 10 Kasim 2011 tarihindeki yazisi (Cumhuriyet Gazetesi)



Atatürk Diktatördü!..

Onun için damadına kalkıp devletin parası ile gazete televizyon grubu aldı da kimse sesini çıkartamadı...

*

Mesela bu Meclis... Sülalen karşı çıkarken canını dişine takıp “diktatör” dediğin Atatürk açtı bu Meclis’i...

Yasaları yapsın diye...

Ama sen; açık meclisi yok sayarak, daha geçen gün KHK’lerle kanunları kendisi yapanı yalıyorsun, arsız...

*

Atatürk diktatördü!..

O yıllarda Almanya ve Avusturya’dan kaçan tam 142 bilim adamı, birçok Batı ülkesi dururken Türkiye’ye gelip ilimlerini sürdürebilmişlerdi... Ama daha on gün önce “bilim özgürlüğü yok edildi” diye 50 bilim adamımız TÜBA’dan istifa etti, senin ileri demokratın elinden...

Gazetelerde yazamadılar, televizyonlarda söyleyemediler bile korkularından...

İnsan biraz utanır...

*

Bir test yap istersen...

Çık sokağa şu sözcükleri bağır, bak bakalım insanların aklına kim geliyor:

“Korku...”

“Gemicik...”

“Kayıp trilyon...”

“Evrakta sahtecilik...”

“Villa, mücevherat, ticaret...”

“Hapisteki gazeteciler...”

“Bağımlı yargı...”

“Baskı...”

“Nefret...”

“Faşizm...”

*

Çık dene, diktatörü gör...

*

Bugün 10 Kasım...

Hayatta olmayan, silinmek istenen, hakaret edilen, artık hiçbir yaptırım gücü bulunmayan “diktatör” için bir millet sokaklara dökülüp onu özlemle, saygıyla, minnetle anacak...

Onun için ağlayanları göreceksin...

İstersen herhangi bir köy kahvesine girip ona bir laf söyle, başına geleni göreceksin...

Senin “Atatürk diktatördü” diyerek yalakalık yaptığın, altmış koruma arasında sokağa çıkamazken...

*

Şimdi mi aklına geldi Atatürk’ün diktatör olduğu?...

Üç çeyrek asır sonra...

Ama daha dünkü hukuksuzluğu, baskıyı, tehdidi, korkuyu duymadın...

Mesela; yazılmamış kitapların suç sayıldığından, gazete patronlarına yazar kovdurulduğundan, ayağa kalkmayanların hapse atıldığından, hırsızlık dosyasının kapağını açan savcıların sürülmesinden, muhalefet şerhi koyan hâkimlerin gönderilmesinden, yargının iktidara bağlanmasından, insanların yatak odalarına kamera sokulmasından, on binlerce insanın telefonlarının dinlenmesinden haberin olmadı...

*

Çünkü...

Utanman yok...

_________________
'75

La vie ne vaut pas d'être vécue si on ne la vie pas comme un rêve.


Başa Dön
  Profil Kullanıcının Güncesini Görüntüle  
 
Okunmamış mesajMesaj Başlığı: Re: Gundem-Kose yazilari
Gönderilme zamanı: 04 Mar 2012 05:09 pm 
Akağaç Süvarisi
Akağaç Süvarisi
Kullanıcı avatarı


Çevrimdışı
luthien çok güzel bir yazı paylaşmışsın. Ben genellikle Yılmaz Özdil okurum ama bu paylaşımından sonra Bekir Coşkunu'da takip edeceğim. Yazıyı paylaştığın için teşekkür ederim.

_________________
Resim
Resim
Bazen Yıldızları süpürürsün, farkında olmadan, Güneş kucağındadır, bilemezsin. Bir çocuk gözlerine bakar, arkan dönüktür, Ciğerinde kuruludur orkestra, duymazsın. Koca bir sevdadır yaşamakta olduğun, anlamazsın. Uçar gider, koşsan da tutamazsın...

William Shakespeare


Başa Dön
  Profil Kullanıcının Güncesini Görüntüle  
 
Okunmamış mesajMesaj Başlığı: Re: Gundem-Kose yazilari
Gönderilme zamanı: 20 Ağu 2012 06:39 pm 
Ithilien Kolcusu
Ithilien Kolcusu
Kullanıcı avatarı


Çevrimdışı
Atatürkün nereli olduğunun herhangi bir önemi yok bence, ancak çok ilginç bir yazı arkadaşlar; Atatürk yada devlet neden böyle bir gerçeği ''saklama'' ihtiyacı duyar onu anlamadım sadece.Yorum sizindir.

(Ömer Şahin-Radikal)

‎''ATATÜRK MALATYALI''

Atatürk ’ün büyük sırrı
Bu günlerde hummalı bir kitap çalışması var. Kitabın adı,”Mustafa’dan Kemal’e, Atatürk ’ün Büyük Sırrı”. Yazarı genç bir isim. Fatih Bayhan. Yıllardır bu işle uğraşıyor; belge, bilgi topluyor. Uğraşı alanı ‘kozmik’ olunca isminin yazılmasını istemiyor. Çalışmalarını gizlilik üzerine yürütüyor. Atatürk ’ün gizli kalmış hayat öyküsünü kaleme alıyor. Ama ne öykü? Hollywood senaristleri duysa filme çeker. O derece ilginç ve şaşırtıcı. Masasının üzerini dolduran belgeler bize bambaşka bir Atatürk anlatıyor. Ezberi bozduğu gibi hayretler içinde bırakıyor. Eğer, bu kitapta yer alacak belgeler doğru ise en başta bütün ders kitapları değişir. Atatürk ’ün hayatı yeniden yazılır.

O yazarla buluştum. Bana inanmakta güçlük çektiğim şeyler anlattı, kimi Osmanlıca belgeler gösterdi. Elinde tapu, nüfus kayıtları, mahkeme tutanakları ve ses kayıtları olduğunu söyledi. Ve anlatmaya başladı: ”Mustafa Kemal, Malatya Akçadağ’da doğdu. Ailesi Çakıroğulları diye biliniyor. Babası Mamo lakaplı Mehmet Reşat Bey. Türkmen kökenli, Teşkilat-ı Mahsusa üyesi. Annesi Ayşe Hanım. Akçadağ’da çiftlikleri var. Halası Zübeyde Hanım, çeteler tarafından kaçırılıp, bir süre alıkonuyor. Aile, laf-söz olmasın diye O’nu çiftliklerinde çalışan Ali Rıza Efendi ile evlendirip, Selanik’e gönderiyor. Atatürk 5 yaşındayken babası, çeteler tarafından şehit ediliyor. Ayşe Hanım, oğlunu alıp Selanik’e gidiyor.O da vefat edince Ali Rıza Bey ve Zübeyde Hanım, küçük Mustafa’yı nüfusuna geçiriyor.” Hepsi bu kadar değil. Devamı da var. “ Atatürk , 1931 yılında Malatya ’ya gidince aileyi belediye hoparlöründen anons ettirmiş. Daha sonra da maaş bağlatmış. Atatürk ’ün abisi Ömer de cephede şehit olunca maaş çocuklarına geçmiş. Halen de ödenmeye devam ediyormuş…”

Anlatılanlara inanasım gelmedi. Ne de olsa ilk kez duyduğumuz şeylerdi bunlar. “Niye şimdi?” diye sordum. Madem böyle bir durum var, bunca yıldır neden kimse konuşmadı? Atatürk , bile bile niye sustu? Ya Akçadağ’daki yakınları? Atatürk , bir ulusun simgesi. Böyle bir ismin hayatı yüz yıldır yanlış biliniyor olabilir mi? Dedim ya her soruya bir cevabı mutlaka var. Anlattığına göre, devletin derinlikleri ve Atatürk ’ün yakın çevresi durumdan haberdarmış. Cumhuriyetin, devletin “bekası” adına adeta “omerta kuralı” işlemiş. Bilenler susmuş. Ebediyete kadar saklanmak istenen bu “sır” 1993 yılındaki bir tapu davasıyla ifşa olmuş. Çakıroğlu ailesi kadastro sorunu yaşayınca konu mahkemelik olmuş. Tapu, nüfus kayıtları, banka hesapları derken olay dallanıp-budaklanmış.

Ortaya Atatürk bağlantısı çıkmış. Tabii, bunu duyan Ankara derhal devreye girmiş. Bir rivayete göre, dönemin Genelkurmay Başkanı merhum Necip Torumtay apar-topar Malatya ’ya gidiyor. Belgeler toplanıp, Ankara ’nın kozmik odalarına getiriliyor.Bu arada dosya kapatılıyor;dava düşüyor. O mahkemenin tutanakları ve tanıkların ses kayıtlarının elinde olduğunu söyledi yazar. İşte böyle. İnanılması zor şeyler bunlar. Bize anlatılanlar “kurgu” ise, bu belgeler ne? Okuduklarınız, duyduğum ve gördüklerimden ibaret. Buradan yargıya varamayız. Kitap, yakında raflardaki yerini alacak. Bakalım, tarihçiler ne diyecek? Genelkurmay kayıtları,belgeler ne söyleyecek? Akçadağ’daki “akraba”lar ne anlatacak? Merakla bekleyeceğiz…

_________________
"Until at last I threw down my enemy and smote his ruin upon the mountainside."


Başa Dön
  Profil Kullanıcının Güncesini Görüntüle  
 
Okunmamış mesajMesaj Başlığı: Re: Gundem-Kose yazilari
Gönderilme zamanı: 07 Eyl 2013 10:14 pm 
Westeros Kralı
Westeros Kralı
Kullanıcı avatarı


Çevrimdışı
Olimpiyat - YILMAZ ÖZDİL

Ezan okunuyor.

Rihanna söylüyor.
Olimpiyat tanıtım filmimiz bu.
*
Televizyonlarda yayınlanıyor.
İnternette var, izleyin lütfen...
Kızlı-erkekli dolaşıyorlar.
Kızlı-erkekli parkta oynuyorlar.
Kızlı-erkekli müze geziyorlar.
Kızlı-erkekli alışveriş yapıyorlar.
Kızlı-erkekli çay içiyorlar.
Kızlı-erkekli Boğaz kenarındalar...
Kızlı-erkekli tekneye biniyorlar.
*
Dalgalı, düz, kıvırcık.
Hepsinin saçı açık.
Tekneye binen kız, mini etekli.
*
Sanırsın, Los Angeles’tır.
Siyah Amerikalı bile var.
*
Nerde türbanlılar kardeşim?
*
Yok mu İstanbul’da hiç türbanlı?
Neden koymadınız tanıtım filmine?
*
Benim başörtülü bacım, benim başörtülü bacım diye oy toplamayı biliyorsun... Utanmıyor musun başörtülü bacını saklamaya?
Başörtüsünden mi utanıyorsun yoksa?
Kızlı-erkekli bankta oturmayı hoş karşılamam diyeceksin... Memleketi dünyaya tanıtmak için çapulcu’lara sarılacaksın, öyle mi?
Başörtülü bacım üniversiteye giremiyor, başörtülü bacım TBMM’ye giremiyor diye mağdur ayaklarına yatacaksın... Kendi ellerinle hazırladığın tanıtım filmine, başörtülü bacını sokmayacaksın, öyle mi?
*
Ayıp mıdır türbanlıları göstermek?
Yoksa, bu senin yaptığın mı ayıptır?
*
Ayrıca...
Ezan okunurken konserlerin sesini kısmayana dinsiz diyeceksin... Sonra da, ezan’a Rihanna’yla vokal yaptıracaksın... Müezzin midir Rihanna?
*
İçinde “rakı” geçiyor diye ‘Vardar Ovası’nı yasaklayacaksın. İçinde “ecstasy” geçen Rihanna şarkısıyla Türkiye’yi tanıtacaksın öyle mi?
*
2020’yi verirler mi bilmem ama, “takiye olimpiyatı” yapsalar, banko bunlar alır.

--------

Ne kadar da doğru söylemiş Yılmaz Özdil.

_________________
Resim

"Ben yalvarmadığım gibi kaçmam da. Robert'ın varisi, Westeros'un gerçek kralıyım. Benim yerim, adamlarımın yanıdır."


Başa Dön
  Profil Kullanıcının Güncesini Görüntüle Kişisel albüm  
 
Okunmamış mesajMesaj Başlığı: Re: Gundem-Kose yazilari
Gönderilme zamanı: 25 Eyl 2013 11:07 pm 
Gondor Askeri
Gondor Askeri
Kullanıcı avatarı


Çevrimdışı
Ne zamandır yazayım diyordum. Siyaset, politika falan derken çok da önemli bir olayı atlıyoruz son zamanlarda. Sonbahar geldi yahu. Kuşkusuz başımıza gelen en güzel şey şu günlerde.Başlığı gri tonundan biraz kurtarayım istedim.
Ece Temelkuran'ın 23 Eylül 2013 tarihli Birgün yazısı: İki sersem: Sen ve ben

Eklenti:
iki-sersem--sen-ve-ben-1.jpg
iki-sersem--sen-ve-ben-1.jpg [ 177.3 KiB | 2145 kere görüntülendi ]

(Niye bu fotoğraf? - Bilen bilir Duvara Karşı'nın çok da güzel bir sahnesindendir fotoğraf. Yazının üzerinde görünce koymazsam sanki yarım olurmuş gibi düşündüm.)

Yağmurlar başladı, bu kötü. Bazılarımızın ne yapacağı belli olmaz artık. Hava böyle olunca verilmiş sözler sakıt olmalı, geçersiz. Yağmur başladı, hiçbir şeye benzemez.

Yazın ne olduysa oldu. Her zaman olur, bilirsiniz. O işler bitti işte. Yağmurda eriyip gitmeyen kalır geri. Kaldı mı bir şey? Zor. Çünkü bazılarımız yağmurda eriyen adamlar. Kimilerimiz yağmurla eriyen kadınlar... Öyle öyle.

BRAVO!

Güzel olan her şey narin zaten. Bir tek hüdai nabitler, bir tek nadide olmayan sözleşmeler dayanıyor yağmura, kara, çamura. Kızılay çadırları gibi bazı ilişkiler, hastane battaniyesi gibi. Bazıları sadece dayanıklılık üzerine. Hayrını görsünler...

“... çünkü öleceğiz.” Bu cümlenin başlangıcı nasıl sende? Hangisi? “Sadece güzel olana akıyorum, sadece canlı olana doğru...” diye mi başlıyor? Yoksa “Geçecek ve bitecekse her şey, bir yere, bir şeye, birine tutunmalı...” diye mi? Ne çok insan ikna etmek istiyor kendini kendi hayatına. Ne çok insan ispatlamak ihtirasında doğru olanın hastane battaniyesi olduğunu. Künt. Kalın. Dayanıklı işte. Bravo!

Madem öyle, bir tek bile işe yarar filmi, okumaya değer romanı, kahredici şiiri olmayan hayatların içinde neden izleyip duruyorlar öteki hayatları? Battaniyelerin altında saklana saklana... Güzel ve kırılgan, heyecanlı ve havai olanlar, ortalama ve dayanıklı olanlar için mi yaşıyorlar hayatlarını? Onlar izlesin diye... Hikaye ihtiyacını gidermek için... Yani biz bu dünyada emniyetli hayatlarında onlar eğlensin diye mi bulunuyoruz? Bize de bravo!

ÇADIR SÖZLEŞMESİ

Yağmura kadar seviyorlar senin gibileri. Biliyorsun değil mi? Mevsim değişince Kızılay çadırlarına giriveriyorlar. Çünkü orada, onları ne olursa olsun hiç soru sormadan bekleyen birileri var. Arada bir dışarıda bir heyecan yaşansa da sonunda aynı çadıra girmeye karar verenlerin sözleşmesi bu. Sen bilmezsin. Başka türlü işler onlar. Tuhaf, karanlık işler; battaniyeli.

Dünyayı onlar kuruyorlar, çocukları onlar yetiştiriyorlar, köprüler filan, evler, kot farkı falan hep onların işi. Garip bir hayatları var. Perde boyu ölçüyorlar diyelim ki. Ecri misil diye bir şey var mesela. Onlar bunları hep biliyorlar. Bir şeyleri bir şeylerine hep denk geliyor. Bilmiyorum, çok karanlık bir tarafları var. Sen yaşlanıyorsun mesela aniden, ama onlar bunu çoktan hesap etmiş oluyorlar. Sen şaşırıp kalıyorsun ya bazen, onlar bunu evvelden öngörmüş oluyorlar. Planları var onların. Sen gidiyordun ya bir yerlere, onlar o sırada oturup bunları hesap etmiş oluyorlar. Onlara işte yağmur yağınca hiçbir şey olmuyor. Hem de -her nasılsa- sana bir şey olacağını bile biliyorlar. Sen akşam pazarındaki son domatesler gibi tezgahta...

GARİP İŞLER

Buna mukabil, sen aniden yolunu değiştirip havalanına gidebilirsin. Ne şanslı hissediyorsun kendini bu yüzden. Başına türlü iş gelebilir, en acayip işler de senin başına gelir. Bu yüzden övünüyorsun bile kendinle. Kaçtım kurtuldum sanıyorsun çadırlardan, battaniyelerden. Onlar bir tuhaf, bak söylüyorum sana. Sonunda düştüğünde onlar hep ayakta. Çok sıkılmış oluyorlar belki yaşarken ama sen çamurun içine düşmüşken “Oh be!” diyorlar, “Neyse ki doğru karar vermişiz, sağlam yolu tutmuşuz şu hayatta!”

Tamam onlar biraz içtenpazarlıklı, pekala epey da korkaklar. Ama sen de az sersem değilsin. Görünüşe bakılırsa da önümüzdeki yağmurlarda da pek bir ilerleme kaydedemeyeceksin. O zaman ne yapmalı? O zaman... Bir dakika! İlerideki tabelada ne yazıyor öyle? Bi' dak'ka! Bi' dak'ka! Hmmm... Evet o şehre henüz gidilmemişti. E, radyoda da aniden Tom Waits çaldığına göre, zaten yağmur da var... O zaman bas gaza. İkimizden başkası kalmadı nasılsa... Zaten bundan sonra ne yaparsak yapalım, senin ve benim için yine de “İki sersemdiler” diyecekler sonunda.


Başa Dön
  Profil Kullanıcının Güncesini Görüntüle  
 
Okunmamış mesajMesaj Başlığı: Re: Gundem-Kose yazilari
Gönderilme zamanı: 08 Kas 2013 01:41 am 
Yönetici
Yönetici
Kullanıcı avatarı


Çevrimdışı
Yılmaz Özdil - 07 Kasım 2013

Kızlı erkekli

Hiç unutmam, gene bi gün üniversitenin bahçesinde kızlı erkekli sevişiyoruz, kimimiz bankta sevişiyor, kimimiz merdivenlerde, hava mis, şööyle vapura binip kızlı erkekli sevişe sevişe dolaşsak mı acaba dedik, değişiklik olur püfür püfür sevişiriz, kimimiz faytona binelim sevişelim diyor, kimimiz boşverin gezmeyi, kızlar kahvesine gidip king oynayarak sevişelim diyor, neticede derse girmeye karar verdik, hoca geldi amfiye, saç baş dağınık, belli ki öğle tatilinde sevişmiş, çıkarın sutyenleri kızlı erkekli sınav yapıcam demez mi, buyrun burdan yakın, başladık ağlamaya, etme eyleme hocam dün akşam elektrikler kesikti sevişemedik filan, nafile, fırçaladı hepimizi hoca, biz sizin yaşınızda öğrenciyken yokluk içindeydik, gaz lambasının ışığında sevişirdik, ayakkabımız bile yoktu, yırtık terliklerle sevişirdik, şimdi her türlü imkân var hâlâ sevişmeye üşeniyorsunuz ayıptır dedi, şımarıklığımızdan utandık haliyle, boynumuzu büktük, ufak ufak aklımızda kaldığı kadarıyla seviştik gari... E olacağı buydu, maalesef anca 30 alıp bütünlemeye kaldım, rahmetli babam çok sinirlendi, zaten top peşinde koşmaktan sevişmeye vakit ayıramayan abime öfkeli, bana patladı, biz dişimizden tırnağımızdan arttırıp seni okutmaya çalışıyoruz, senin aklın havada, sevişmeye niyetin yoksa bırak okulu, defol askere git diye bağırdı, rahmetli anam, ana yüreği tabii, bu kadar gitme çocuğun üstüne, sen onun yaşındayken daha mı iyi sevişiyordun sanki dedi, n’apsak falan derken, elektrik-elektronikte bizden üç sınıf büyük bi abla vardı, öğrenci seçme sevişme sınavında Türkiye beşincisiydi, kulakları çınlasın, hakkını ödeyemem, bütün yaz ondan ek sevişme dersleri aldım ve zor kurtardım paçayı finallerde.

*

Gençliğini yaşayamayanlar...
Gençliği böyle zannediyor herhalde.

*

İddia ediyorum, Haydar Dümen bile bizim başbakan kadar kafa yormuyordur bu işlere.

_________________
Resim
C :heart: P


Başa Dön
  Profil Kullanıcının Güncesini Görüntüle Kişisel albüm  
 
Okunmamış mesajMesaj Başlığı: Re: Gundem-Kose yazilari
Gönderilme zamanı: 20 Oca 2014 04:15 pm 
Gondor Askeri
Gondor Askeri
Kullanıcı avatarı


Çevrimdışı
Ahmet Hakan ve son gündem maddeleri ile ilgili Hürriyet köşe yazısı. Hem konunun canlanması için hem de bilmeyenler için paylaşmak istedim. Site kopyala-yapıştıra izin vermediğinden linkini paylaşıyorum. ( Oturma eylemine müdahale, Roboski, Yerel seçimler, Cemaat ve Hrant Dink )

http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/256 ... azarid=131

_________________
Resim
''Lasto beth nîn. Tolo dan nan galad.''
''Ma nathach hi gwannathach or minuial archened?''


Başa Dön
  Profil Kullanıcının Güncesini Görüntüle  
 
Okunmamış mesajMesaj Başlığı: Re: Gündem-Köşe Yazıları
Gönderilme zamanı: 07 Tem 2014 09:29 pm 
Gondor Askeri
Gondor Askeri
Kullanıcı avatarı


Çevrimdışı
Serdar Devrim'in 19 Haziran ve 2 Temmuz tarihli yazılarından birkaç küçük alıntı:

Bugün yaşasaydı, böyle söylerdi Zürdüşt
...
Unvandan söz etmişken…
Pek çok yeni mezun, çalışma hayatına ‘uzman’ ya da ‘koordinatör’ olarak başlıyor.
Gazetelerde ‘köşe yazarı’, televizyonlarda ‘programcı-sunucu’ olarak işe alındıkları gibi.
Öyle şirketler, öyle servisler biliyorum ki, direktör-müdür-şef ve … ofis boydan ibaret.
‘Peki kardeşim burada işi kim yapıyor?’ diye sorasınız gelir.
Bu ‘unvan enflasyonu’nda (maaş veremedik unvan verelim diyen patronlar ve insan kaynakları kadar) ‘taytıl’ meraklısı çalışanların da kabahati büyük.

Özlük işleri şefi >> personel müdürü >> insan kaynakları direktörü >> yetenek yönetimi koordinatörü…
Ne kadar üfürük olursa olsun, bütün bu unvanlar ‘başı çeken, yöneten, idare eden’ demeye geliyor neticede.
Ama artık çalışanlar ‘idare edilecek’ bir ‘kaynak’ değil ki. (*)
Sizin göreviniz de artık ‘başı çekmek, yönetmek, idare etmek’ değil yahut bundan ibaret değil.

Ama koltuğunuzu koruyabilmek için gözünüz patrondan başkasını görmüyorsa; dünyanın, insanların, ilişki modellerinin değiştiğini nasıl göreceksiniz?




Homo ergaster olmayı reddedenler birleşin!

...
Hayır! İnsan, insan olabilmek için çalışmak zorunda değildir.
Felsefenin kadim sorgulamalarına cevap bulamayan insan, var oluşuna bir anlam vermek için çalışabilir.
İnsan, hayatı doğumla ölüm arasında geçen süre olarak algılarsa, yapacağı başka şey olmadığı için çalışabilir.
İnsan, temel ihtiyaçlarını temin ettikten sonra daha çok para, güç, tüketim istiyorsa, çalışmayı sürdürebilir.
Ama benim gördüğüm ve şahit olduğum, insanların ezici bir çoğunluğunun temel ihtiyaçlarını karşılamak ve insan gibi yaşamak için metazori çalıştığıdır.

*

İnsan, insan olabilmek için çalışmak zorunda değildir.

İnsan, giderek daha küçük bir azınlığın iyi yaşaması için giderek daha büyük bir çoğunluğun görece kötü yaşaması üzerine kurulu mevcut düzende, insan olmak için değil, aksine hayatta kalabilmek ve insanlıktan çıkmamak için çalışmak zorundadır.
Hadi daha dürüstçe söyleyelim: İnsan insan gibi yaşayabilmek için çalışmamak ister de, bunun yolunu daha bulamadık ne yazık ki…
Onun için son sözü bir kere daha 20.yüzyılın en büyük filozoflarından Tuco’ya bırakıyorum:
“Yaşamak için çalışıyorsan, çalışacağım diye kendini öldürmenin anlamı yok!” **

* İnsangiller’den Homo ergaster ‘çalışan insan’ demektir. Homo sapiens sapiens ise ‘düşündüğünün üstüne düşünebilen insan’. Bu ikinci tanım bize pek uymaz ama bu ayrı bir konu.

** İyi, Kötü ve Çirkin’in muhteşem Tuco’su Elie Wallach geçen hafta 98 yaşında öldü.


Başa Dön
  Profil Kullanıcının Güncesini Görüntüle  
 
Okunmamış mesajMesaj Başlığı: Re: Gündem-Köşe Yazıları
Gönderilme zamanı: 23 Kas 2014 01:20 pm 
Yetkili
Yetkili
Kullanıcı avatarı


Çevrimdışı
Amerigo Vespucci'ye sekiz tur bindirdi
Yılmaz Özdil

Gazeteler şöyle yazdı:
Tayyip Erdoğan, Ekvator Ginesi’ne gitti.

*

O haber öyle değil.

*

2003’te Sırbistan, Malezya, Pakistan, Yunanistan, Portekiz, Avusturya, Fransa, İtalya, Almanya, İtalya, Belçika, Kırgızistan, Tacikistan, Belçika, Azerbaycan, Özbekistan’a, 2004’te Almanya, Suudi Arabistan, İsviçre, ABD, Belçika, Güney Kore, Belçika, İsviçre, Ukrayna, Japonya, Afganistan, Bosna, Almanya, İrlanda, Yunanistan, Romanya, İngiltere, gene ABD, Hollanda, Belçika, Bulgaristan, Fransa, İran, Gürcistan, Yunanistan, Tacikistan, Belçika, Almanya, Fransa, Almanya, İtalya, Fransa, Mısır, Belçika, Lüksemburg, Belçika, Suriye’ye, 2005’te Rusya, İsviçre, Endonezya, Malezya, Tayland, Maldivler, Sri Lanka, Bosna, Arnavutluk, Belçika, Etiyopya, Güney Afrika, İspanya, Belçika, Tunus, Fas, Vatikan, Norveç, İsrail, Rusya, Macaristan, Polonya, Kazakistan, gene ABD, Lübnan, Azerbaycan, gene ABD, Rusya, Moğolistan, İngiltere, İtalya, gene ABD, Suudi Arabistan, Umman, Birleşik Arap Emirlikleri, Pakistan, Kuveyt, Yemen, Almanya, Danimarka, İngiltere, İspanya, Yeni Zelanda, Avustralya’ya, 2006’da İsviçre, Monako, Sudan, Suudi Arabistan, Yunanistan, Azerbaycan, Endonezya, Mısır, Cezayir, Almanya, Hırvatistan, Makedonya, Fransa, Malezya, gene ABD, Suudi Arabistan, İngiltere, Ürdün, Letonya, İran, Suriye, gene ABD, Türkmenistan’a, 2007’de Lübnan, Etiyopya, Gürcistan, Türkmenistan, Suudi Arabistan, Azerbaycan, Suudi Arabistan, Suriye, Almanya, gene ABD, Romanya, gene ABD, İtalya, Çek Cumhuriyeti, Azerbaycan, İngiltere, Portekiz’e, 2008’de İspanya, Almanya, Bosna, Bulgaristan, İsveç, Katar, Suriye, Lübnan, Arnavutluk, Azerbaycan, Fransa, Irak, Rusya, Gürcistan, Azerbaycan, Suriye, Türkmenistan, gene ABD, İsviçre, Suriye, Ürdün’e, 2009’da Mısır, Suudi Arabistan, Belçika, İsviçre, Gürcistan, İngiltere, Almanya, Azerbaycan, Polonya, Arnavutluk, Rusya, Belçika, Moldova, İtalya, Suriye, gene ABD, Irak, Pakistan, Irak, Katar, İtalya, gene ABD, Meksika, Rusya, Suriye’ye, 2010’da Rusya, Birleşik Arap Emirlikleri, Suudi Arabistan, Katar, İspanya, Suudi Arabistan, İngiltere, Bosna, Fransa, gene ABD, Yunanistan, İran, Azerbaycan, Gürcistan, İspanya, Brezilya, Şili, Kanada, Bosna, Sırbistan, Bulgaristan, Almanya, Suriye, Pakistan, Finlandiya, Yunanistan, Kosova, Güney Kore, Bangladeş, Lübnan, Libya’ya, 2011’de Kuveyt, Katar, Ukrayna, Kırgızistan, Almanya, Belçika, Rusya, Suudi Arabistan, Irak, İngiltere, Fransa, Gürcistan, Azerbaycan, Somali, Mısır, Tunus, Libya, gene ABD, Makedonya, Güney Afrika, Suudi Arabistan, Almanya, Fransa’ya, 2012’de Güney Kore, İran, Çin, Suudi Arabistan, Katar, Slovenya, İtalya, Pakistan, Kazakistan, Meksika, Brezilya, Rusya, İngiltere, Azerbaycan, Ukrayna, Bosna, Almanya, Endonezya, Brunei, Mısır, Pakistan, İspanya’ya 2013’te Gabon, Nijer, Senegal, Katar, Çek Cumhuriyeti, Macaristan, Slovakya, Birleşik Arap Emirlikleri, Danimarka, Hollanda, Kırgızistan, Moğolistan, gene ABD, Fas, Cezayir, Tunus, Türkmenistan, Rusya, Arjantin, Kosova, Finlandiya, İsveç, Polonya, Rusya, Katar, Pakistan’a, 2014’te Japonya, Singapur, Malezya, Belçika, İran, Almanya, Rusya, Azerbaycan, Almanya, Azerbaycan, İngiltere, Katar, gene ABD, Afganistan, Letonya, Estonya, Fransa, Türkmenistan, Cezayir... Ve,
Ekvator Ginesi’ne gitti.

*

Gitmediği bi Ekvator Ginesi kalmıştı, Ekvator Ginesi’ne de gitti.

*

(Okurken sıkıldınız mı? İnsan bu kadar gezerken sıkılır mı kardeşim... Üstelik harcanan para, sizin paranız, sıkılmayın, geze geze okuyun, keyfini çıkarın.)

*

94 ülkeye 305 defa gitti.
Sadece Antarktika kıtasına gitmedi.
Orada da ülke yok zaten.
Olsa giderdi.

*

305 seyahat, ortalama üçer günden hesap etsek, 915 gün yapar. 12 senedir ülkeyi yönetiyor, 2.5 senesini yurtdışında geçirdi!

*

Ekvatordan dolanırsan, dünyanın çevresi 40 bin kilometre... Gezdiği mesafeler itibariyle, dünyanın çevresini 72 defa turladı.

*

Evliya Çelebi gibi “seyahatnamesi” oldu. Başbakanlık Kamu Diplomasisi Koordinatörlüğü tarafından kitaplaştırıldı. Adı, “Bir Yolculuk Kitabı...”

*

16 defa ABD’ye gitti. Kolomb gide gide dört defa gitmişti, Amerigo Vespucci bile anca iki defa gitmişti!

_________________
Resim
Then why did he put the Devil in me? Why do I feel it in my heart and my soul, clawing to be let out, if that’s not all part of God’s plan?


Başa Dön
  Profil Kullanıcının Güncesini Görüntüle Kişisel albüm  
 
Okunmamış mesajMesaj Başlığı: Re: Gündem-Köşe Yazıları
Gönderilme zamanı: 10 Ara 2014 12:07 pm 
Yönetici
Yönetici
Kullanıcı avatarı


Çevrimdışı
Can Dündar - "5 Neden Dünyadan Büyük?"

Erdoğan, “Dünya 5’ten büyüktür” sloganını yineledi dünkü Din Şûrası’nda…
Sloganın imlası bozuk,
ama içeriği haklı…
Birleşmiş Milletler (BM) Güvenlik Konseyi’nde 5 daimi üye var:
ABD, Rusya, Çin, İngiltere ve Fransa…
Bu 5’linin kararı, tüm BM ülkelerini bağlıyor. Veto hakları var. Antidemokratik dünya nizamını simgeleyen bir yapı bu…
“Neden 1.5 milyarlık İslam dünyasının orada bir temsilcisi yok” diye soruyor Cumhurbaşkanı…
Avrupa’nın karanlık ortaçağı yaşadığı dönemde dünyaya ışık olan İslam dünyası, neden bu halde acaba?

***

Gelin cevabı, bir Müslüman bilim adamından alalım.
Pakistanlı siyasal bilimci Dr. Faruk Saleem, 2010’da “The News International” gazetesinde çok önemli bir makale kaleme aldı. Yazı, hayli provokatif bir başlık taşıyordu:
“Neden Yahudiler bu kadar güçlü, Müslümanlar bu kadar güçsüz?”
Dr. Saleem’in verdiği rakamlar çok çarpıcı:
İslam Konferansı Örgütü’nün 57 üyesinde toplam 500 üniversite var.
Sadece ABD’deki üniversite sayısı 5758…
İşte biraz da bu yüzden “dünya 5’ten küçük”...

***

BM Kalkınma Programı’na göre Hıristiyan dünyasında okuma yazma oranı yüzde 89… 15 ülkede yüzde 100…
Müslüman dünyasında okuma yazma oranı yüzde 40…
Herkesin okuryazar olduğu tek bir Müslüman ülke yok.
100 Hıristiyan’dan 40’ı üniversite mezunu…
100 Müslüman’dan sadece 2’si…
İşte biraz da bu yüzden “dünya 5’ten küçük”...

***

Dr. Faruk Saleem, bütçeleri de karşılaştırmış:
Müslümanlar gayri safi milli gelirin yalnızca binde 2’sini araştırma-geliştirme projelerine ayırıyor.
Bu oran Hıristiyan dünyasında yüzde 5…
Yani “öbürleri”, araştırmaya 25 kat fazla fon ayırıyor.
Bunun sonucu şu:
1.5 milyarlık Müslüman dünyasındaki 57 ülkenin gayri safi milli hasılasının toplamı 2 trilyon doların altında…
Buna karşın 310 milyon nüfuslu ABD, tek başına 12 trilyon dolar değerinde mal ve hizmet üretiyor.
Dünya, biraz da bu yüzden 5’ten küçük kalıyor.

***

Saleem, “Neden böyle” sorusuna şu cevabı veriyor:
“Müslüman dünyasındaki kaliteli eğitim yoksunluğu… Akılcı olmayan, çağdışı eğitim…”
Cumhuriyet, işte bu çıkmazı aşma devrimiydi.
Hurafenin yerine bilgiyi, “Hoca”nın yerine muallimi, boş inancın yerine aklı koyma mücadelesiydi.
“İnanç vicdanda, bilim
okulda” prensibiydi.
Bugün Ortadoğu bölgesindeki bilimsel yayınların yarısı Türkiye’den çıkıyorsa, o ilke sayesindedir.
“Asya’nın en iyi 25 üniversitesi” içinde Müslüman dünyadan sadece ODTÜ varsa, o yolda yürüdüğü içindir.

***

Cumhurbaşkanı’nın dünkü konuşmasını dinleyin göreceksiniz:
Bütün bu kazanımın reddiyesidir o konuşma…
“Fizik dersi zorunlu da din dersi niye değil” diye soran bir devlet adamı, “Bizim dünya niye 5’ten küçük” sorusuna cevaptır.
“İsteseler de istemeseler de Osmanlıca öğretilecek” diye dayatan kafa, İslam dünyasının bir türlü demokratikleşemediğine ispattır.
“Din, devletten ayrı değil”in ikrarı, “Dindar nesil yaratacağız” ısrarı, anaokulunda din dersi kararı, “Biz asla
o 5’i aşamayacağız”
teslimiyetine itiraftır.
Devam edin siz; bu kafayla daha çok “4”lü “5”li işaretler yaparsınız.

***

Hiç umutsuz olmayalım:
İnsanlık bu zihniyeti yendi; biz de yeneriz.

_________________
Resim
C :heart: P


Başa Dön
  Profil Kullanıcının Güncesini Görüntüle Kişisel albüm  
 
Okunmamış mesajMesaj Başlığı: Re: Gündem - Köşe Yazıları
Gönderilme zamanı: 20 Ara 2014 10:19 pm 
Radyocu
Radyocu
Kullanıcı avatarı
Mitoloji Grubu


Çevrimdışı
Blues Rock, Rock'n Roll Nereden Geldi Nereye Gidiyor?

Emekçinin ağzından düşmeyen yöresel ezgiler, ıslıklar yada bir kaç serzeniş cümlesi evrildi ve günümüze kadar geldi, fakat o saflıktan ne kadarını koruyabildi?

Ne yalan söyleyeyim başlığı atarken sürekli aklımda hep aynı şarkının dizeleri dolanıyordu, yazı bitene kadar da muhtemelen sürekli bu parçayı dinlemiş olacağım. Neil Young’ın 79’ yılında çıkardığı Rust Never Sleeps albümündeki “Hey Hey, My My”ın meşhur dizeleri.

Hey hey, my my
Rock and Roll can never die
. . .

Out of the blue and into the black
You pay for this, but they give you that
And once you’re gone, you can’t come back
When you’re out of the blue and into the black.


1870’li yıllarda Amerika’nın kuruluşundan yaklaşık yüzyıl geçmiş ve kontrolsüz endüstrileşme ile burjuvazinin yükselişi püritanlar ve mafyalar ile iyice kolaylaşmıştır. Burjuvazinin iyice yükselmesi ve inanılmaz bir sermaye birikiminin başlamasıyla da haliyle üreten sınıf ve hâlâ köle muamelesi gören siyahlara karşı iğrenç bir baskı da başlamıştır. İşin dahi kötü yanı da bu iki kesimin kesiştiği bir nokta var: Üreten sınıfın içerisindeki siyah insanlar.

Eyaletler Arası Savaş’dan yani nâm-ı diğer Amerikan İç Savaşı’ndan sonra köleler bir nevi özgürlüğe kavuşmuş, oy kullanma hakkı bile verilmişti. Fakat bu göz boyamalardan sonra köleler tekrar “Plantation” adı verilen çiftliklere geri döndürüldü. Nesiller boyu acı çeken bu kesimin tek çaresi çiftliklerde çapasını sallarken ağzından çıkacak birkaç acıklı cümle ve ardından gelen iç çekmelerle dolu acı homurdanmalardı. Bazı çiftliklerde bu bile yasaklanıyor, siyahi işçilerin başlarına birer eleman dikilip onları gözetlemesi için, herhangi bir ses çıkarmaması için ona işçilerden daha fazla para veriliyordu. Yani biraz genel düşünürsek Blues’un ve Rock müziğin tarihinin özellikle bu kesimlerin çektiği acıların melodisi olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Daha canlı ve benzeri bir örnek olarak Karayip Korsanları’nın üçüncü filmi olan Dünya’nın Sonu’nda korsanların Amerikan askerleri tarafından idam tahtasına götürülürken hep bir ağızdan söylediği ağıtı ve o anda Amerikan askerlerinin aniden şaşırıp susturmak isteyip de susturamamasını gözünüzün önünde canlandırabilirsiniz. Ve eğer filmin kurgusunu biraz hatırlıyorsanız o ağıtın bir savaşın başlangıcı olduğunu da hatırlamışsınızdır.

Bir Afro-Amerikan olan John Henry, gerçekliği konusunda kesin bir bilgi olmaması nedeniyle bir “Halk Kahramanı” olarak adlandırılmaktadır. Virginia eyaletinin batısında 1870’ten 1873’e kadar yapımı süren “Big Bend Tüneli” açılırken patlayıcı yerleştirebilmek için işçilerin balyozlarla kayaları delmesi lazımdı. 1870’li yıllarda buharlı taş kırma makinesi yeni yeni Güney kısımlara gelmişti fakat sayısı kısıtlı olduğundan yine fiziksel güç lazımdı. Günün birinde ise John Henry çıkıp bu beyaz icadı taş kırma makinesi ile bir düelloya tutuşur. Kim gün içerisinde en çok taş kırarsa kazanan o olacaktır. Düello bittiğinde kazanan John Henry olmuştu fakat o kadar bitap düşmüştü ki iki günün sonunda yaşamını yitirdi. Bu halk efsanesi üreten siyahi kesim arasında çok büyük bir üne kavuştu ve bunun gibi birçok hikayenin ardılı oldu. Bu ve bunun gibi hikayeler ise emek, ter ve çekiçlerle yoğrulan bir türün doğuşunu hızlandırmış oldu.

Bu etkenlerle yavaş yavaş ortaya çıkmaya başlayan tür adını “Hüzün” koydu. 16. yüzyılda çıkmış bir deyim olarak “The Blue Devils” melankoli veya depresyon anlamına gelmektedir. Daha önemlisi ise “Having a fit of the blues” veya “Feeling blue” bu dönemin ünlü deyimleridir ve iç savaştan sonra yukarıda anlatılan olayların etkileriyle üreten sınıf ve özellikle üreten siyahi kesim arasında çıkan deyimlerdir. Burada anlamlandırılmaya çalışılan hüzün ezilmekten, faşizmden, haksızlığa uğramaktan bıkmış bir kesimin sessiz çığlığıdır. Genelde Blues bu etkenlerin oluşturduğu hüzünden ve karamsarlıktan kurtulmak için bu kesimin en büyük aracı olmuştur. Yani günümüzde sanılanın aksine, Blues başlı başına melankolik veya hüzünlü bir tür değil;, bu türü icra eden kesimin melankoli veya hüzünden kurtulma yoludur. Sebep olarak ise rahatlıkla bu duyguları hissetmeyen, bu kesimden gelmemiş bir apartman nesli Blues söyleyemez veya çalamaz diyebiliriz. Az ve öz Blues sanatçısı çıkmasının da yegâne sebebi budur.

Protest ve keskin bir sol temele dayalı Blues faşizan baskılara ve emek sömürüsüne karşı kültürel bir savaş başlatmış ve yıllar boyunca ayağını bastığı sağlam temellerden ötürü güncelliğini kesinlikle yitirmemiştir. Bunun yanı sıra, çıkacak olan yeni türlere de ön ayak olmuş hatta babalık yapmıştır. 60’lı yıllarda dünya artık yeni tınılar aramaktadır. Blues’un ortaya çıkışından sonra dünya I. ve II. Dünya Savaşları’na tanıklık etmiş, gerilim dolu bir Soğuk Savaş dönemini geçirmiş ve Kore Savaşı’yla toplum artık emperyalizmin savaş fanatikliğini kaldıramaz hale gelmişti. Tam bu noktada, başarısız geçen bir Rock’n Roll sürecinden sonra Country, Blues ve Folk gibi türlerden etkilerle kaya gibi bir tür ortaya çıktı. Rock müzik adını alan bir türde genelde gruplar direk “Rock Müzik” adı altında etiketlenmez, birçok alt türün geneline verilen isim olarak kabul edilir. Bu alt türlerden en önemlileri, çıktığı dönemde patlama yapan Psychedelic Rock, Hard Rock ve başarısız sürecinin ardından bu genel etiket altında yeniden bir canlanma safhasına giren Rock’n Roll’dur. Elvis Presley ve Chuck Berry gibi isimlerin sanatsal çerçevesinini oluşturduğu bu türün içeriksel çerçevesini ise savaşlar ve bu savaşların toplum üzerindeki büyük baskısı oluşturmuştur. 50’li yıllarda Rock’n Roll’un aniden çıkışı ve 60’lı yılların başında sönüşüyle beraber Rock müziğin bir alt dalı haline gelmesi arasındaki süreçte yaşanan Kore Savaşı dönemin ünlü barış kelebeklerinin Rock müziğe siyasal kimlik kazandırmakta yardımcı olmuştur. Daha bilinen ismiyle hippieler’in yada daha tanınan haliyle bisküvi gibi LSD tüketen orta sınıf gençlerin savaş karşıtlığını ve politik duruşunu temellendiren kişilerin başında şüphesiz Bob Dylan ve John Lennon gibi isimler gelmektedir. Beatles’dan ayrıldıktan sonra siyasi görüşlerini keskinleştiren Lennon, solo çalışmalarıyla, Dylan ise başından beri siyasi bir çerçeve içerisinde yazdığı eserleriyle Blues’dan gelen sınıfsal köklere sadık kalmıştır. Dylan ve Lennon’ın yanı sıra dönemin bir çok grubu ve sanatçısı aynı çizgiyi tutturmayı başarmıştır fakat dayandıkları politik kimliğin herhangi bir temeli olmayışı çöküşlerini sağlamış, hatta bu kimliğin tutturulamaması çok daha vahim bir duruma, yani bu dönemin kapitalizm tarafından oyuncak gibi oynanmasına sebep olmuştur.

Rock’n Roll’un ani patlaması ve ardından gelen Rock müzik silsilesi ile 60 kuşağı piyasayı hareketlendirmiş ve bu dönemlerde inanılmaz sayılarda albümler satılmıştır. Artık bir sermayeye dayandırılan Rock müzik bu noktadan sonra özellikle hippie kuşağının yanlış politik temellendirmesiyle kapitalizm tarafından sömürü noktası haline gelmiştir. İlk önce hippie kuşağının ardında bırakabileceği ideolojik süprüntüleri temizlemek için LSD ve diğer uyuşturucuların kullanımı açısından bir karalama kampanyası başlatılmış. Hatta bazı sanatçılar direk olarak cinayete kurban gitmiştir. Dünyanın çoğu yerinde ve özellikle Amerika’da hippieler artık birer “öcü” olmuştur. Bir yandan ideolojik temizlik devam ederken diğer yandan da piyasayı eline geçiren kapitalizm bu dönemin albümlerini ve yan ürünlerini peynir ekmek gibi satmaya başlamıştır. Artık piyasayı elde tutanlar 60 kuşağının klasik “meşrulaştır ve yeniden piyasaya sür” mantığıyla sömürülmesiyle yetinmemiş, artık bu noktadan sonra önüne gelen her türe bu mantığı dayatmış ve bu süreçten sonra çıkacak olan çoğu türü kapanına kıstırmıştır. İşin en kötü kısmı ise bu klasik kapital stratejinin Blues’a kadar gelmesiydi. Fakat Blues’un dayandığı kapı gibi temeller bu stratejiye karşı oldukça dayanıklıydı ve bu strateji sadece Blues’un birkaç ufak mecrasında kendini gösterebildi. Bu stratejinin günümüzde diğer türlerde nasıl başarıya ulaştığını sokağa çıktığınızda rahatlıkla farkedebilirsiniz. Pink Floyd albümünü eline aldığında “Of bu kafada ben olsam ben de böyle müzik yapardım be.” cümlesine kadar karanlığa boğulmuş bir dinleyici kitlesiyle karşılaşmanız bugün malesef mümkün.

Faşist baskının, sınıfsal sorunların ve sömürünün hüznünden kurtulma çabasıyla kurulan Blues artık günümüz toplumunun hüzün algısı değiştirilerek yıllardır farklı mecralara çekilmeye çalışılmaktadır. Toplumsal bir müzik tarzı olan Blues, her kültürel ve sanatsal mecrada olduğu gibi bireyselleştirilmeye çalıştırılmakta ve zamanında toplumların yaşadığı baskıcılıktan doğan hüzün artık insanların kendilerinin yaptığı bireysel bir hataymış gibi gösterilmeye çalışılıyor, günümüzde Türkiye’de bile köklerinin Blues ve Rock’a dayandığını iddia eden ve varoluşsal bir hüzün algısı üzerinden dem vurarak piyasa döndüren gruplar kurulmakta. Çiftçi kölelerin yaşadığı baskılardan kurtulmanın melodisi, John Henry efsanesinin bir nesilde yeşerttiği umudun tınıları birileri tarafından soldurulmak isteniyor. Bu meşrulaştırma stratejisinin yanında daha yeni ve tehlikeli bir B planı da yatıyor. Senden ileride duranı tut yakasından geriye at! Bugün sokakta birisini durdursanız ve “Her ne kadar saygı duyduğumuz ve sevdiğimiz bir tür olsa da artık yöresel müzikler günümüzde bu koşullar altında gericiliği yansıtıyor.” deseniz ve o anda üzerinizde Stevie Ray Vaughan’ın fötr şapkası ve gitarıyla verdiği klasik pozunun bir tişörtü olsa size gelecek cevap da “E o adamlar da 30-40 yıl önce bitirdi bu işleri sen niye onu dinliyorsun?” gibi bir cevap olur. Burada kaçırılan bir nokta var. Folklorik ögeler ile temellendirilen bir müziğin yüzyıllar boyu kalıcı olması çok zordur. Bir dombıra kalmıştı taa çok eskilerden, o da madara oldu mâlum. Folklorik ögeler ile temellendirilen bir müziğin kalıcı, protest ve etkili olamayacağının yanı sıra şöyle de bir gerçek var: Kökenleri işçi sınıfına, faşizm karşıtlığına ve karanlık karşıtlığına dayanan bir tür olan Blues sosyalist bir dünya kurulana kadar güncelliğini yitirmeyecektir. Karanlığa boğulmaya çalışılan Blues, Rock ve bu türlerin türevlerinin sanatçıları, grupları ve dinleyici kitlesi çok uzun zaman önce başlayan ve hala devam eden bu karalama kampanyasına, meşrulaştırıp tekrar tekrar piyasaya sürme stratejisine boyun eğmeyecektir. Bundan yıllar öncesinde, Rock müzik daha yeni kavrulurken öngörü yeteneğine hayran olduğum Neil Young’ın dizelerini son bir kez daha hatırlayalım:

Hey hey, my my
Rock and Roll can never die
. . .

Out of the blue and into the black
You pay for this, but they give you that
And once you’re gone, you can’t come back
When you’re out of the blue and into the black.


Gürkan Uzunpınar, nâm-ı diğer Gãlãdhrim :)



Kaynak: http://haber.sol.org.tr/blog/serbest-ku ... usu-103131

_________________
Resim


Başa Dön
  Profil Kullanıcının Güncesini Görüntüle Kişisel albüm  
 
Okunmamış mesajMesaj Başlığı: Re: Gündem - Köşe Yazıları
Gönderilme zamanı: 27 Ara 2014 12:02 am 
Yetkili
Yetkili
Kullanıcı avatarı


Çevrimdışı
Çocuk Cehennemi - Yılmaz Özdil

Bakan çocuklarının yatak odalarından kasaların fışkırdığı, paraların sıfırladığı gün... Konya’da henüz nüfusa kaydedilmemiş bir bebek, camları kırık, naylon örtülü, tek odalı kerpiç evde, donarak can verdi. Ayaz bebek 40 günlüktü.

*

Asrın lideriyiz, stratejik derinliğiz filan diye ortalıkta gezinen arkadaşlar, o kadar hazırlıksız, o kadar dünyadan bi haberdi ki... Musul konsolosluğundan kelle kesenler tarafından kaçırıldığında, Ela bebek 1 yaşındaydı.

*

Ankara’nın hataları yüzünden Reyhanlı havaya uçtu. 52 canımız gitti. Fatmanur’un sadece kolu bulunabildi. Elleri kınalıydı. Bileğinde bileziği vardı. Anca öyle teşhis edilebildi. Anneler Günü’ydü. Fatmanur 2 yaşındaydı.

*

Duble yollarla övünüyorlar, sağlık reformu yaptık falan diye atıp tutuyorlar. Van’ın Çeli mezrası beyaz örtüyle kaplanmıştı, Muharrem’in ateşi çıkmıştı, sayıklıyordu, hastaneye götürmek istediler, yollar kapalı, telefonla yardım çağırdılar, gelen olmadı, Muharrem öldü. Karayolları, sağlık ekipleri, karakol hakkında suç duyurusunda bulunmak istediler. Kolay mı? “Otopsi yapmamız lazım, cenazeyi getir” dediler. Babası, evladının cansız bedenini çuvala koydu, sırtladı, köye kadar 16 kilometre yürüdü. Muharrem 3 yaşındaydı.

*

Kuş gribi salgına dönüşmüştü, hala üstünü örtmeye çalışıyorlardı, hayatını kaybeden çocuklara “kuş gribi değil, zatürree” raporu verilmişti. Kim vermişti bu skandal raporu? Ankara Refik Saydam Hıfzısıhha Entsitüsü Başkanı vermişti. Basın peşine düştü. Aradılar taradılar, bu skandal raporu verdiği gün, hacca gittiği tespit edildi. Mekke’de beş yıldızlı Ümmül Kurra otelinde kalıyordu. Gazeteciler ısrarla telefon ediyor, başkan bey telefona çıkmıyor, eşi açıyor, “bizi rahat bırakın, buraya ibadetimizi yapmaya geldik” deyip, kapatıyordu. Zatürree diye toprağa verilenlerden biri, Şahide’ydi, 4 yaşındaydı.

*

Güneşli, pırıl pırıl bir İstanbul günüydü, kız çocuğu o sabah pek neşeliydi, annesiyle el ele tutuşmuş, hoplaya zıplaya yürüyordu, adımını attı, yok oldu... Evet, aniden yok oldu. Çünkü, karton bisküvi kutusunu ezmişler, düzleştirmişler, rögar kapağı olmayan kanalizasyon çukurunun üstüne örtmüşlerdi. Basan, içine düşüyordu. Mahmutbey’den düştü, kanalizasyonda sürüklendi, cesedini dört kilometre ötede, teee Ataköy’de yüzeye çıkan derede buldular. Yandaş-taşeron müteahhit faciasıydı. Senelik 15 milyar dolar bütçesi olan, rögar kapağı olmayan, bir de vicdanı olmayan şehrin kurbanı olmuştu. Dilara 5 yaşındaydı.

*

İstanbul’da anaokulu öğrencisiydi, tuvalete gitti, elini yıkamaya çalışırken, lavabo yerinden söküldü, üstüne düşerken kırıldı, boğazını kesti. Oracıkta can verdi. Tuvaletler taşerona yaptırılmıştı, lavabo iki vidayla tutturulmuştu, taşıyıcı destek yoktu, nasıl olsa devlet okulu diye kakalanmıştı. Denetimsizliğe, ihmalkarlığa, sorumsuzluğa şah damarından yakalanan Efe, henüz 6 yaşındaydı.

*

Mardin’in Bilge köyünde “törerizm” yaşandı. Herifin biri, namus adı altında kalaşnikofla taradı, 6’sı çocuk, 16’sı kadın, 44 kişiyi katletti. Bu ilkel ülkede doğmaktan başka suçu olmayan çocuklardan biri Yasemin’di, 7 yaşındaydı.

*

Van’da deprem olmuştu, üç ay geçmişti, hala çadırda kalıyorlardı. Annesi dışardayken, ablası sobaya odun atmak istedi, kıvılcım sıçradı, çadır bi anda alev topuna döndü. Bahar uyuyordu, Mikail uyumuyordu ama kaçamadı. İki küçük kardeşini kurtarmaya çalışırken, onlarla birlikte can veren İsmail, 8 yaşındaydı.

*

2013 senesinde 59 çocuk işçi, çeşitli iş kazalarında hayatını kaybetti. Kimisi pres makinesine sıkıştı, kimisi elektriğe kapıldı, kimisi kaynak yaparken tutuştu. Nazar’ın babası işsizdi, mecburen eline bir bez parçası alıyor, kırmızı ışıklarda otomobil camı silerek, evine üç beş kuruş götürmeye çalışıyordu. Kontrolden çıkan tır’ın tekerlekleri altında ezilerek son nefesini verdi. Nazar 9 yaşındaydı.

*

Soma’da...
432 çocuk yetim kaldı.
Yaş ortalamaları 10'du.

*

Konya’nın Balcılar beldesinde kaçak Kuran kursu yurdunda gaz sızıntısından patlama oldu. 17’si kız çocuğu, biri kadın hoca, 18 insanımız can verdi. Ne milli eğitimin izni vardı, ne diyanetin izni vardı, ne deprem raporu vardı, ne itfaiye raporu vardı, ne denetleyen vardı, ne hesap soran vardı... Takdiri ilahi deyip geçtiler. Beyza, Rukiye, Teslime, Hatice, Zehra, Huriye, Ümmünur 11 yaşındaydı.

*

Siirt Pervari’de 13 yaşında anne olan çocuk gelin, 14 yaşında av tüfeğiyle canına kıydı. İsmi Kader’di. Evlendirildiğinde 12 yaşındaydı.

*

Kız çocuğunu, babası yaşındaki, dedesi yaşındaki heriflere satıyorlardı. Para karşılığında 26 erkeğin koynuna sokmuşlardı. Aralarında subay vardı, astsubay vardı, öğretmen vardı, muhtar vardı, kaymakamlık memuru vardı, zabıta vardı, banka veznedarı vardı, esnaf vardı, korucu vardı. Yargılandılar. Çocuk suçlu bulundu... Mahkemeden resmen “kızın rızası vardı, isteseydi karşı koyabilirdi” kararı çıktı. Devlet tarafından ırzına geçilen kız, 13 yaşındaydı.

*

Sigarayı yasakladığını zanneden Türkiye’de uyuşturucu kullanımı, ilkokul seviyesine indi. En son geçen ay, İstanbul Ağaçlı Rehabilitasyon Merkezi’nde bir çocuk bonzai’den öldü, 14 yaşındaydı.

*

Babalar Günü’ydü. Ekmek almak için evinden çıktı, polis tarafından bibergazı kapsülüyle kafasından vuruldu. Komaya girdi. 269 gün direndi. 16 kiloya düştü. Vebali en ağır 16 kiloydu. Ömrünün son beş gününde, epilepsi krizi geçirdi, kalbi durdu, makineye bağlandı, akciğerinde delik oluştu, beyin fonksiyonları çalışamaz hale geldi, kaybettik. Kaşı kara, gözü kara, o yiğit çocuk 15 yaşındaydı.

*

Devrim şehidi Kubilay’ı anma töreninde konuştu, vay efendim padişahımız efendimize laf söyledi dediler, okulunu bastılar, mahkemeye götürüp, tutukladılar. Hapse tıkılan lise öğrencisi Mehmet Emin, 16 yaşında.

*

Çocuklarımıza "bayram" armağan eden Mustafa Kemal vizyonunu... Çocuklarımız için "kabus"a çevirdiler.

*

O nedenle, çocuklar direniyor.
Bakın, AKP iktidara geldiğinde, Ali İsmail Korkmaz 8 yaşındaydı, Mehmet Ayvalıtaş 10 yaşındaydı, Abdullah Cömert 11 yaşındaydı, Ahmet Atakan 11 yaşındaydı, Ethem Sarısülük tıpkı Mehmet Emin gibi 16 yaşındaydı.
Özgürlük bayrağı elden ele taşınıyor.

*

Yazın bi kenara.
Büyükler kıçından korkuyor ama...
Çocuklar götürecek bunları.

_________________
Resim
Then why did he put the Devil in me? Why do I feel it in my heart and my soul, clawing to be let out, if that’s not all part of God’s plan?


Başa Dön
  Profil Kullanıcının Güncesini Görüntüle Kişisel albüm  
 
Okunmamış mesajMesaj Başlığı: Re: Gündem - Köşe Yazıları
Gönderilme zamanı: 08 Oca 2015 12:33 am 
Gondor Askeri
Gondor Askeri
Kullanıcı avatarı


Çevrimdışı
Pariste CharlieHedbo dergisine yapılan saldırı sonrasında soLportal'da Galip Munzam yazdı:
(http://haber.sol.org.tr/dunya/paris-kat ... nda-104736)

Kapitalizm doğal ömrünü doldurdu. Bu nedenle çıktığı çukurdan çok daha derinlerine çekmeye çalışıyor bütün insanlığı.

Artık yönetemiyor.

Yönetemedikçe karanlık devirlerden müttefikler devşiriyor, onları yardıma çağırıyor bu kaosun içine.

Kaos karanlığın yardımıyla büyüyor, karanlık artıyor.

Siyasal İslam kapitalizmin müttefiklerinden biri. Faşizm bir diğeri. Bunların biri nerede bitiyor, diğeri nerede başlıyor çoğu zaman silikleşiyor artık.

“Fabrika barışı” ve dolayısıyla SERMAYE birikiminin sürekliliği için bu müttefik devrede... Emekçiler isyan etmemesin diye patronlar ile aynı ümmetin parçası, aynı tarikatın eşit üyeleri, aynı davanın savunucusu, aynı cennetin yolcusu olduklarını sanmalıdır.

Geçenlerde camilerde hutbe olarak okutulan “fazla iş güvenliği tedbiri Allah’a güveni sarsar” sözü mükemmel şekilde özetlemiyor mu olan biteni?

Birileri çalıp çırpıp, hesap vermekten kaçarken, saraylarda ikamet edip yedi sülalesinin geleceğini garantilerken, kah işsiz kalan kah güvencesiz işlerde her gün ekmeğini çıkarmak için uğraşanlar ve yarınını göremeyenler gıkını çıkmasın, gerektiğinde sesini çıkaranların üzerine salınsın diye bu müttefike ihtiyaç var.

Ölesiye korktukları kadınları “annelik kariyerine” hapsetmek için bu müttefike ihtiyaç var.

Ortadoğu uluslararası tekellerin ve emperyalistlerin çıkarları doğrultusunda yeniden ve yeniden düzenlenip, halklar acıdan acıya sürüklenirken bu müttefike ihtiyaç var. Kah 11 Eylülvari provokasyonlar için, kah tatlı su solcularına dönük “devrimci” türetmek için, yeri geldiğinde emperyalist devletlerin imajı bozulmasın, askerleri yorulmasın diye cihatçı milisler olarak...

Paris saldırısı gösteriyor ki, insanlığın ilerici birikimi radikal, aydınlanmacı bir çıkışı örgütlemek zorunda.

Türkiye’nin ilerici birikimi, bizler radikal aydınlanmacı bir çıkışı örgütlemek zorundayız

Her gün tecrübe ediyoruz ama bir kere daha açık açık yazalım: Gericilik, artık sosyal bilimcilerin akademik mülahazalarına terkedilemeyecek, solumtrak liberallerin özürcü yaklaşımlarına bırakılamayacak kadar gerçek bir mücadele gündemidir ve bu gündeme öyle muamele edilmelidir.

Meselemiz somuttur.

Aydınlara doğrultulan namlu kadar somuttur.

Sivas’ta yakılan aydınlar kadar, yakanları pişkince savunup şu suralar ülke yönetenler kadar somuttur.

Kürt emekçilerine yönelen Hizbulkontra vahşeti kadar somuttur.

Her gün muhatap olduğumuz karanlık kadar somuttur.

Hayaller Malcolm X, kurtuluş teolojisi olabilir ancak gerçekler Hizbulkontra’dır, Charlie Hebdo’ya saldıran teröristlerdir.

Buradan bir çıkış örgütlenmelidir.

Gericiliğe karşı örgütlenecek aydınlanmacı çıkış mutlak anlamda kapitalizmin dışında kurgulanmalıdır. Çünkü gericiliğin kökü, esas çağırıcısı ve hamisi bugün kapitalizmin kendisidir.

Gericiliğe karşı tavizsiz, “fakat”sız bir duruş örülmelidir.

Hem katil hem hırsız olan bu yobaz tayfası her görüldüğü yerde kovalanmalıdır.

Geldiğimiz nokta bellidir:

Gericilik karşısında “ama” diyen bizden değildir.

(*) Gerici saldırıda hayatını kaybeden tüm sanatçıların anısına saygıyla...


Başa Dön
  Profil Kullanıcının Güncesini Görüntüle  
 
Okunmamış mesajMesaj Başlığı: Re: Gündem - Köşe Yazıları
Gönderilme zamanı: 25 Eki 2015 01:59 pm 
Yetkili
Yetkili
Kullanıcı avatarı


Çevrimdışı
Sana sevgim kalmadı, artık benden bu kadar! - Umur Talu

“Sayın Arınç Vicdanı”nın felsefeye temel giriş dersleri sürüyor.

Yeni konumuz, “Sayın Arınç Kalbi”nin kime sevgisi azaldı, hatta yok oldu?

Sıradan bir ailede hemen “aile içi, eş durumu” filan akla gelir ama hayır. Kendisi Allahtan diyor ki, “Evde mutluyuz.”

O zaman “işyeri”nde sorunlar var.

Ya patrona ya diğer çalışanlara karşı bir sevgi azalması söz konusu.

Ama biz o kişinin kim olduğunu asla bulamayacağız!

Zor.

Tahmini bile zor.

Kendisinin onun adını bildiği bile şüpheli. Söylerdi yoksa.

Seçim sonuçlarına göre söyleme ihtimali var.

Bu cesaret midir yoksa esaret mi Mefharet?



***



Bu hususu şöyle ifade etti kendileri:

“Birilerine olan sevgimiz belki kayboldu.”

Bu ülkede (halen) yaşayan birisi olarak yine de şükretmeli; hepimiz gibi.

Çünkü onca insan yattığı yerden, kimi bayrağa sarılı tabutlardan, kimi Dağlıca’dan, kimi memleket dağlarından, kimi Gezi bağlarından, kimi Suruç kimi Ankara Garı’ndan, kimi Ermenek, Soma’dan, kimi cephanelik içinden, Afyon’dan, işyerlerinde 1500 işçinin katledildiği piyasalardan ruhlarını doğrultup diyorlar ki:

“Sizin sevginiz kaybolduysa bizim canlarımız kayboldu.”



***



Belki hakikaten nöbetçi bir “Vicdan” kendisi de, istisnai durumlar dışında, genellikle “kendine yapılan, edilen haksızlıklar, vefasızlıklar, hainlikler” üzerinden, nasıl deniyor, “algı” yapıyor, alınganlık yapıyor.

Onun “bana ajansta filan ambargo uyguluyorlar” dediği ülkede, ne ambargosu, insanlar işinden, aşından, mesleğinden, sıkça da haysiyetinden, bazen hayatından edildi. Yalan, kurgu, kargo haberler ile bir milletin aklı da ruhu da karartıldı.

Bir şey daha diyeyim; bütün bunlar şu ara, bu hafta olmadı!



***



Tamam, teslim ediyorum, “kurucusu” olduğu parti, yıllarca parçası olduğu iktidar için daha ne desin?

Yok, vazgeçtim teslim etmekten.

Madem bir şeyler mırıldanıyor, milletin gözünü, ruhunu aydınlatacak biçimde yalanı, dolanı, yılanı daha açık söylesin.

Mesele sevip sevmemek değil çünkü.

Mesele “Aşkım ben geçtim” mesajından öte, milyonlarca insanın hayatı, kaderi, kederi.

Hem öyle eleştiri de yetmez ki; özeleştiri şart.



***



Yılan, dolan kadar tehlikeli yalan.

Diyelim tapeler, tepeler de yalan filan…

Fakat Arınç, Kabataş imalatıyla Göbelsvari propaganda yapılırken de hükümetin, devletin parçasıydı; “Camide içki içilirken” de.

Üniformalı köle yerine konduğu düzende, aşırı mesai yüklenip “başörtülü bacımıza saldırıp camide içki içenler”e öfkelenen polisin vurduklarının vebalini de taşıyor…

Yaralı tedavi ettiler diye mahkum edilen doktorlar ile insanların yaralarının da.

Artık diğer tamah-günah yığınını “Sayın Arınç Vicdanı Kozmik Odası”ndan kendisi çıkartır!



***



“İyi bir insan” olmak sadece kötülük yapmamakla alakalı, yani sadece onunla kifayet eden bir pozisyon değil.

Mesela “medya etiği” denen zımbırtı da; sadece yaptığın, ettiğin haberin, yazının “temiz, doğru, 5nbirk, cici, steril” olmasından ibaret değil ya, öyle.

Mesele kötülüklere karşı ne söylediğin, onlara karşı ne ettiğin, ne yaptığın?

Neyi vicdanında gömmeyip taşıdığın. Vcdanın yükü yani.

Yoksa o yükü, kiri, pası, safrayı boşalt çöplüğe, sonra kimseye kötülük yapmadan, günahsız, tertemiz yaşa.

O da iyi tabii!

O zaman tek derdiniz sizi kanallara çıkarmamaları olur…

Kanallar olur…

Kanayanlar değil!

Sayın Arınç sakın alınmasın Aydın; bu sözler hepimiz için Burçin!

Çünkü ülkede ne bi tane Vicdan var…

Ne vicdansızlık onun sandığı kadar.



***



Başlığı ödünç aldığım o kırk yıllık Asu Maralman şarkısı şöyle başlayıp aynen öyle biter:

Ne güzel başlamıştı, hep öyle gidecek sandım

Özlediğim sevgiyi yalnız sende bulurum sandım

Gün olmadı ki gözümden iki damla yaş gelmesin

Senin gibi zalimi Tanrı kimseye vermesin

_________________
Resim
Then why did he put the Devil in me? Why do I feel it in my heart and my soul, clawing to be let out, if that’s not all part of God’s plan?


Başa Dön
  Profil Kullanıcının Güncesini Görüntüle Kişisel albüm  
 
Okunmamış mesajMesaj Başlığı: Re: Gündem - Köşe Yazıları
Gönderilme zamanı: 03 Kas 2015 07:58 am 
Westeros Kralı
Westeros Kralı
Kullanıcı avatarı


Çevrimdışı
Yılmaz Özdil

Senin halini düşünmekten yorulduk, gerisini sen düşün kardeş

Yenilgi, eğitimdir.
Ders almayı bilirsen eğer.

*

Biz mesela…
Tiyatroya gideceğiz.
Eskisi gibi.
Konsere gideceğiz.
Her zamanki gibi.
Bale seyredeceğiz.
Resim sergisi gezeceğiz.
Gazete okuyacağız.
Kitap okuyacağız.
Akıldan yana olacağız.
Bilime kulak vereceğiz.
Dünyayı takip edeceğiz.
Çalışacağız, üreteceğiz.
Eğleneceğiz aynı zamanda.
Yazları tatile gideceğiz.
Yüzeceğiz, güneşleneceğiz.
Kızlı-erkekli… Güleceğiz.
Saçmalıklarla gırgır geçeceğiz.
Çocuklarımızı fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür büyüteceğiz, kızlarımızı eşit birey şuuruyla yetiştireceğiz, özgürlük uçuşacak saçlarından, duygularına pranga vurmayacaklar, oğullarımızı badem yapmayacağız, babalarına bile biat etmeyecekler.
Önümüz yılbaşı…
Umutlarımızı tazeleyeceğiz.
Dans edeceğiz.
(Vals yapmaya niyetim var.)
Şarkılar söyleyeceğiz.
Birer kadeh illa ki parlatacağız.
“Noel baba düzgün adam olsaydı, evlere bacadan girmezdi” diyen arkadaşla aynı partiye oy vermediğimiz için, mutlu olacağız.

*

Daima nasılsak, aynen öyle yaşamaya devam edeceğiz.

*

Çünkü hayat, insanın başına hayatta bi kere gelir. Kıymetini bileceğiz.

*

O ise…
Yenilgiden ders almıyor.
Hayatından dört sene daha kaybetti, kazandığını sanıyor, seviniyor.
Kornaya basarak tur atıyor.

*

Ömrünü çarçur etme diyoruz.
Hayır, böyle şahane diyor.
Bari çocuklarına yazık etme diyoruz.
Sana ne diyor.

*

E, kendi bilir.
Teklif var, ısrar yok.
Kazanarak kaybettiğini öğrenecek.

-----------------------------------------
Yılmaz Özdil'in yazısını merakla bekliyordum, beni yanıltmamış :).

_________________
Resim

"Ben yalvarmadığım gibi kaçmam da. Robert'ın varisi, Westeros'un gerçek kralıyım. Benim yerim, adamlarımın yanıdır."


Başa Dön
  Profil Kullanıcının Güncesini Görüntüle Kişisel albüm  
 
Okunmamış mesajMesaj Başlığı: Re: Gündem - Köşe Yazıları
Gönderilme zamanı: 06 Kas 2015 08:55 am 
Westeros Kralı
Westeros Kralı
Kullanıcı avatarı


Çevrimdışı
AHMET HAKAN

Devlet Bahçeli'ye açık mektup

06.11.2015 Cuma
SAYIN Devlet Bahçeli...

Demişsiniz ki...

-BOP’a evet deseydim, küresel ablukaya ses çıkarmasaydım benden iyisi olmazdı.
-Harama göz yumsam, hıyanete göz kırpsaydım baş tacı edilirdim.
-Çözülme dediklerinde “Durmayın, daha da çözün” deseydim el üstünde tutulurdum.


*


Sayın Bahçeli...
Lütfen konuyu çarpıtmayalım.
-Kimse sizi BOP’a hayır dediğiniz için eleştirmiyor.
-Kimse sizi küresel ablukaya ses çıkardığınız için eleştirmiyor.
-Kimse size “Harama göz yumsaydın bunlar başına gelmezdi” diyerek eleştirmiyor.
-Kimse size “Sen neden hıyanete göz yummadın ki?” diye eleştirmiyor.


*


Size söylenenler şunlar:
-Bir siyasi parti lideri, partisinin söylemlerinde hiçbir değişikliğe gitmediği halde nasıl olur da 146 günde partisinin oylarını dört puan düşürebilir?
-Bir siyasi parti lideri, 146 gün içinde partisine bu denli büyük hezimeti yaşattığı halde nasıl olur da sorumluluğu üstlenip gereğini yapmaz?
-Bir siyasi parti lideri, tamamen kişisel taktik ve stratejileriyle 146 gün içinde partisini baraj sınırına getirdiği halde neden en küçük bir özeleştiride bulunmaz?


*


Demokrasilerde kural bellidir Sayın Bahçeli: Başaramayan gider, başaran gelir.
Eğer partinizi, davanızı, ilkelerinizi düşünüyorsanız...
Yerinizi derhal “Ben bu işi daha iyi yaparım” diyen bir isme bırakmalısınız.
Maşallah partinizde bu işi daha iyi yapacak o kadar çok isim var ki!
Sinan Oğan olur, Meral Akşener olur, Ümit Özdağ olur, Mansur Yavaş olur... Olur da olur.


*


Bırakın partinizi bu isimlerden birine.
Bakın göreceksiniz, bu isimler de...
-En az sizin kadar BOP’a hayır diyeceklerdir.
-En az sizin kadar küresel ablukaya ses çıkaracaklardır.
-En az sizin kadar harama göz yummayacaklardır.
-En az sizin kadar “çözülme, çözülme” diyeceklerdir.


*


Ama bu isimlerin sizden farkları olacaktır:
-Sizden daha çok koşturacaklardır... Ki sizin sorununuz çalışmamak.
-Sizden daha ikna edici olacaklardır... Ki sizin sorununuz iknadan uzak olmak.
-Sizden daha kuşatıcı olacaklardır... Ki sizin sorununuz partinizde azıcık parlayanı partiden kovmak.
-Sizden daha enerjik olacaklardır... Ki sizin sorununuz partinize bir dinamizm verememek.
-Sizden daha anlaşılır olacaklardır... Ki sizin sorununuz herkese “Devlet Bey ne yapmak istiyor anlamış değilim” dedirtmek.
-Sizden daha stratejik olacaklardır... Ki sizin sorununuz tek başına uyguladığınız stratejiyle partinize hezimet yaşatmak.


*


Şimdi bana diyebilirsiniz ki...
-Yahu sen kimsin, ne karışıyorsun bizim partimizin işlerine!
-Az oy alırız, çok oy alırız, sana ne?
-İktidarda oluruz, muhalefette... Seni ne ilgilendiriyor?
Bana bunları diyebilme özgürlüğüne tabii ki sahipsiniz.



*


Bu durumda takdir edersiniz ki ben de size “Ne hayrınız varsa görün” deme özgürlüğümü kullanmak durumunda kalırım.


Kemal Bey için neden ‘Lider değil’ diyorum


-SEVMEDİĞİMDEN mi? Hayır, asla! Kendisini pek severim.
-Saymadığımdan mı? Hayır, asla! Kendisi bende her zaman saygı uyandırır.
-Güvenmediğimden mi? Hayır, asla! Kendisi bana her zaman itimat telkin eder.
Severim, sayarım, güvenirim.
Üstelik Kemal Bey’in sakinliği, dinginliği, uzlaşmacılığı, demokratlığı, diyaloğa açıklığı, iyi bir insan oluşu, anlayışlılığı falan bana da iyi gelir.


*


İyi ama Kemal Bey’den söz ederken...
Alt kattaki komşumuzdan... Arada muhabbet ettiğimiz kahve arkadaşımızdan... Yazlıktaki dostumuzdan... Uzaktaki akrabamızdan... Sitemizdeki yöneticiden...
Söz etmiyoruz ki.
Kemal Bey’den söz ederken...
Partisini, Türkiye’de iktidara rakip hale getirmesi gereken anamuhalefet liderinden söz ediyoruz.


*


İşe bu perspektiften bakınca tablo maalesef çok vahim:
Yüzde 50’lik iktidar partisini, yüzde 5, yüzde 10, yüzde 15, yüzde 20 geriden değil tam yüzde 25 geriden takip eden bir anamuhalefetin başında Kemal Bey.


*


Yani bir “eksiklik” var Kemal Bey’de...
Adını tam koyamadığımız, anlamadığımız, anlamlandıramadığımız bir eksiklik.
En güzel şeyleri en güzel şekilde söylüyor ama söylediklerine halkı bir türlü ikna edemiyor. Halk onu dinliyor, anlıyor, hatta belki de beğeniyor ama oyunu esirgiyor.
Bu durumda sorun halkta mıdır, Kemal Bey’de midir?
“Sorun halktadır” derseniz... Aynen devam... Yüzde 25’e talim...


*


Yok, eğer “Sorun Kemal Bey’dedir” diyorsanız...
İşte o zaman yeni bir “lider” çıkmalıdır CHP içinden...
“Ne yani? CHP’nin başına da Tayyip Erdoğan gibi biri mi gelsin?” dediğinizi işitir gibiyim. Ne münasebet efendim?
“Lider” denilince... Aklınıza sadece Erdoğan mı geliyor?
Özgün, yeni, karizmatik bir lider çıkamaz mı bu partiden?


*


Genç, enerjik, bugünün dilini kullanan, zeki, hazırcevap, ezberleri bozan, umut yaratan, yarattığı bu umudu satabilen... Örgütünü motive eden, gençleri peşinden sürükleyen, 70’leri falan söz konusu bile etmeyen, hep ileriye bakan, dost olmaktan ve düşman olmaktan asla korkmayan, tuttuğunu koparan, iddiasını hayatının bayrağı haline getiren, bağdaş kuran, risk alan, cesaretiyle göz dolduran... Anadolu kahvelerinde gündem olabilen, dağa taşa adını yazdırabilen, mavra yapan, kafa bulan, öfkesi olan, tutkusu olan, yenilince gülümseyen değil daha da hırslanan bir LİDER.


*


Bir düşünün derim abiler, ablalar.

_________________
Resim

"Ben yalvarmadığım gibi kaçmam da. Robert'ın varisi, Westeros'un gerçek kralıyım. Benim yerim, adamlarımın yanıdır."


Başa Dön
  Profil Kullanıcının Güncesini Görüntüle Kişisel albüm  
 
Okunmamış mesajMesaj Başlığı: Re: Gündem - Köşe Yazıları
Gönderilme zamanı: 18 Kas 2015 11:57 am 
Westeros Kralı
Westeros Kralı
Kullanıcı avatarı


Çevrimdışı
Uyuyan Hücreler - Yılmaz Özdil

Paris saldırısından sonra cevabı endişeyle merak edilen soru şu… Acaba Türkiye’de de “uyuyan hücreler” var mı?

*

Televizyonda çalışırken bu sorunun cevabını biz de merak etmiştik, mikrofon alıp Eminönü’ye gitmiştik.

*

- TBMM ne demek?
- Türkiye malzeme ofisi.
- Türkiye borsalar birliği.

*

- TBMM’de kaç milletvekili var?
- En az binin üstünde.
- 20 kadar.

*

- İstiklal marşımızı kim yazdı?
- Fatih sultan Mehmet.

*

- AB’ye üye miyiz?
- Yedi sekiz yıldır üyeyiz.
- Geçen sene üye olduk.

*

- Türkiye’nin nüfusu kaç?
- Bir milyar civarında.
- Kaç bölgemiz var?
- Kuzey güney doğu batı.
- Kaç ilimiz var?
- 67.
- 84 plaka görmüştüm.
- Türkiye hangi kıtada?
- Akdeniz kıtasında.
- Amerika üzerinde.
(Brezilya’da diyen bile oldu.)

*

- Kıbrıs nerede?
- Karadeniz’de.
- Emin misiniz?
- Askerliğimi orada yaptım.

*

- Suriye nerede?
- Kuzey güney gibi.
- Japonya nerede?
- Yurtdışında.
- Uzak yerde.
- Hong Kong İtalya Fransa taraflarında.
- Avrupa’da.
- Afrika bölümünde.
- Dubai yakınında.
- Libya nerede?
- Marmaris’in karşısında.
- Mısır nerede?
- Güney Afrika olması lazım.
- Arap emirlikleri kıtasında.
- Tunus nerede?
- Hindistan’a yakın.
- Rusya tarafında olduğuna göre, herhalde Asya.

*

- Kaddafi kimdir?
- Din alimi.
- Hüsnü Mübarek kimdir?
- Yatır.
(Mübarek lafını duydu ya, anında türbe yaptı Hüsnü’yü.)

*

- 1 Mayıs ne bayramıdır?
- Cumhuriyet bayramı.
- Nevruz bayramı.

*

- Genel seçimde ne seçiyoruz?
- Cumhurbaşkanı.
- Muhtar.
- Yerel seçimde ne seçiyoruz?
- Milletvekili.
- Araştırmam lazım.

*

İnanmayanlar açsın interneti tek tek seyretsin… Bu röportajların video görüntüleri hâlâ norada duruyor.

*

- 28 Şubat süreci ne zamandı?
- Ağustos gibiydi.
- Yaz aylarıydı.
- 21-22 şubattaydı.
- 12 Eylül’deydi.

*

- 12 Eylül darbesi ne zaman oldu?
- Haziranda.
- 12 Eylül darbesi hangi yıldı?
- Dilimin ucunda…
- 1980 darbesi ne zamandı?
- Haa o mu, 1984’te.

*

- HSYK nedir?
- Yüksek hastane kurulu.
- Yüksek seçim kurulu.
- SSK’dır.
- Öğrenci memurluk sınavı.
- Hastane sağlık ocağı.
- Sağlık yüksek kurulu.
- Hastane sosyal yargılım.

*

Hem vallahi hem billahi, “hesap makinesi” diyen bile oldu… Tabii bazen itiraz edenler de oluyordu.

*

- Hep bilmeyene soruyorsun.
- Buyrun size soralım.
- Sor.
- HSYK nedir?
- Hastane sosyal…

*

- 19 Mayıs nedir?
- Cumhuriyet bayramı.
- Cumhuriyet ne zaman ilan edildi?
- 19 Mayıs 1920.
- Milli bayramlarımız hangileridir?
- 10 Kasım.
- 23 Nisan neden çocuklara armağan edildi?
- O gün çocuklara özel savaşlar kazanıldığı için.
(23 Nisan cevabını veren, lise ikinci sınıf öğrencisiydi.)

*

- Wikileaks nedir?
- Romatizma ilacı.

*

- Radyasyon nedir?
- Bulaşıcı hastalık.

*

- TBMM’de kaç parti grubu var?
- 60.
- Meclis’te kaç parti var?
- 30’un üzerinde.
- 28’e yakın.
- Tek parti var.

*

- Meclis’te kaç senatör var?
- 600.
- Epey var.
- Sayısını bilemiyorum.

*

- En çok hangi senatörü beğeniyorsunuz?
- Tayyip Erdoğan.

*

Netice itibariyle, sadece “uyuyan hücreler” olsaydı, fazla endişelenmezdik ama…
“Uyurgezer hücreler” de var.
“Ayakta uyuyan hücreler” de!

_________________
Resim

"Ben yalvarmadığım gibi kaçmam da. Robert'ın varisi, Westeros'un gerçek kralıyım. Benim yerim, adamlarımın yanıdır."


Başa Dön
  Profil Kullanıcının Güncesini Görüntüle Kişisel albüm  
 
Okunmamış mesajMesaj Başlığı: Re: Gündem - Köşe Yazıları
Gönderilme zamanı: 24 Kas 2015 01:50 pm 
Şef Yönetici
Şef Yönetici
Kullanıcı avatarı


Çevrimdışı
Yılmaz Özdil - Kaygı duruşu


“Milli maçta saygı duruşu ıslıklandı, Paris’te hayatını kaybedenler yuhalandı, herkes yazdı, sen yazmadın” deniyor.

*

Peki yazayım.

*

Kayseri, Rize, Antalya, Bursa, Konya stadyumlarındaki “Atatürk” ismi neden silindi? Bu ülke hiç utanmıyor mu “Atatürk”ün ismini silmeye?

*

Milli forma ne renktir? Kırmızı-beyaz, Türk bayrağının rengidir. Peki o halde neden “turkuaz” yapmışlardı milli formanın rengini?

*

Abdullah Gül’ün gönlü olsun diye, Kayseri’de dünya basketbol şampiyonası oynatıldı. Ahmet Kiziroğlu’nun gönlü olsun diye, Konya’da tarihte ilk kez milli maç yapıldı. Güzel ama… Milli takım dediğin, siyasilerin hatıra eşyası mıdır?

*

1980, Kasımpaşa yok.
1990, Kasımpaşa yok.
2000, Kasımpaşa yok.
2002, Kasımpaşalı iktidar oldu.
2004, Kasımpaşa üçüncü ligde.
2005, Kasımpaşa ikinci ligde.
2006, Kasımpaşa birinci ligde.
2007, Kasımpaşa süper ligde.
Tesadüf müdür?

*

2002’de AKP iktidar oldu. 2003’te Göztepe ve Altay küme düştü. O günden beri hiçbir İzmir takımı süperlige çıkamıyor. Tesadüf müdür?

*

1999, Kayseri yok.
2000, yok.
2001, yok.
2002, yok.
2003, Kayserili başbakan oldu.
2004, isim hakkı ayarlandı, futbolla çıkamayan Kayseri, siyasetle süperlige çıktı, hatta peşinden bir Kayseri takımı daha, Erciyes de çıktı. 10 sene boyunca Kayseri devamlı süperdi. 2014’te Kayserili’nin cumhurbaşkanlığı görev süresi bitti. Şak… Erciyes küme düştü. Bu sene de öbür Kayseri gidici… Kayserili gitti, Kayseri’de futbol bitti.

*

Bu da mı tesadüftür?

*

Süperligin adı, Spor Toto Süper Lig, yayıncısı Lig Tv… Spor Toto Akp’nin kontrolünde… Lig tv desen, tmsf’nin kontrolündeydi, şimdi Akp’nin kankası Katarlıların kontrolünde.

*

PTT birinci ligi, adı üstünde, PTT’si Akp’nin kontrolünde, yayıncısı TRT desen, zaten akp’nin borazanı.

*

Ziraat Türkiye Kupası, hakeza, Ziraat Bankası’nın patronu Akp, kupa maçlarının yayıncısı ise, yandaş müteahhit.

*

Futbol federasyonu başkanı… Telefonda fırçayı yiyince, “üzdüm mü seni patron” diyerek, hüngür hüngür ağlayan işadamının oğlu.

*

Merkez hakem kurulu başkanı… AKP’nin belediye başkan adayı.

*

Milli takım kaptanı Emre Belözoğlu, sahada “rabia” işareti yapmadı mı?

*

Milli takım kaptanı Hakan Şükür’ün kafasına ampul şapkası geçirip, Akp mitingine çıkarmadılar mı?

*

Milli takımın maçı, Tayyip Erdoğan’ın iftar programı nedeniyle bir saat geç başlatılmadı mı?

*

Londra Belediyespor var mı? Hani nerede Paris Belediyespor? Siz hiç Berlin Büyükşehir Belediyespor diye bir şey duydunuz mu? O halde neden İstanbul Büyükşehir Belediyespor, Ankara Belediyespor vardı?

*

WikiLeaks belgelerinde, Akp’ye yakın bazı kulüplere, seçim yatırımı olarak para aktarıldığı iddiası yok muydu?

*

Akp iktidara geldiğinde, süperligde Ege bölgesinin üç takımı yeralıyordu. Bugün sadece bir takımı var. Akp’li Akhisar Belediyespor… İzmir, Aydın, Manisa gibi büyükşehirler çıkamayacak, çıka çıka, Akp’li ilçe belediyesi çıkacak… Yoksa, bu da mı tesadüftür?

*

Sakarya mitinginde Sakaryaspor atkısı, Mardin mitinginde Mardinspor atkısı, Elazığ mitinginde Elazığspor atkısı takılmadı mı? Kafa ile kol arasına takılan taraftar atkısı, kafakol aracı haline getirilmedi mi?

*

Sivassporlu futbolcu İbrahim Dağaşan, sahanın ortasına Filistin bayrağı dikmedi mi? Takım arkadaşı Balili’nin kafasına şişe atılmadı mı? Türk vatandaşlığına geçip, Atakan ismini alan Balili, İsrail’e kaçmak zorunda kalmadı mı?

*

Türkiye’nin gururu Çarşı’ya terörist dedikleri gün… Gezi direnişçilerine “eyleminizi si.eyim, Ermenilere bıraktınız meydanı, Allah belanızı versin vatan hainleri” diye, ırkçı tweetler atan güreşçi Rıza Kayaalp’e milli takımın kafile bayrağı taşıtılmadı mı?

*

Ermeni açılımını futbol üzerinden yapmaya kalkıp, Türkiye’deki milli maça Azerbaycan bayrağıyla girmeyi yasaklamadılar mı?

*

Pkk açılımı, futbol camiası üzerinden yapılmadı mı? Aziz Yıldırım’dan Fatih Terim’e, Ertuğrul Sağlam’dan Rıdvan Dilmen’e, taraftarın gönlünde yeri olan herkes, Bademspor’un yedek kulübesi haline getirilmedi mi?

*

Özetle…
Sporu siyasete alet etmek için, futbolu yandaşlaştırmak için, tribünleri politize etmek için, ne gerekiyorsa yapılmadı mı?

*

Gençler spor yapsın, zeki, çevik, ahlaklı olsun, maganda olmasın, ruh ve zihin sağlığı yerinde olsun, sağlıklı düşünsün, eğlensin diye… Dünyada, gençlerine spor bayramı armağan eden tek lider varken… Kindar nesil yetiştirmek isteyenler, 19 Mayıs’ı yasaklamadı mı?

*

Neticede…
Konya’daki milli maçta, Ankara patlamasında hayatını kaybeden insanlarımızın yuhalanması, İstanbul’daki milli maçta, Paris saldırısında hayatını kaybeden insanların yuhalanması şaşırtıcı mı?

*

Sportmenlikten nasibini almamış, kendisine saygısı olmayan bir milletin, başkasına saygısı olur mu?


----------------------------

Çok güzel bir yazı olmuş.

_________________
Resim

Beren mesela, o Silmaril'i Thangorodrim'deki Demir Taç'tan alabileceğini hiç düşünmemişti, ama yine de bunu başardı; üstelik orası bizimkinden daha kötü bir yer ve daha kara bir tehlikeydi. Ama o uzun bir öykü tabii ki; mutluluğu aşıp gidiyor ve eleme, hatta elemden de ötesine uzanıyor. Silmaril de yoluna devam ederek Earendil'e kadar geliyor. Acaba neden bunu daha Önce düşünemedim beyim! Bizde -yani sizde- de o ışığın birazcığı var, Hanım'ın size vermiş olduğu o yıldızcamda! Vay canına, düşününce, biz de hâlâ aynı öykünün içindeyiz! Öykü devam ediyor. Büyük öyküler hiç bitmez mi acaba?


Başa Dön
  Profil Kullanıcının Güncesini Görüntüle Kişisel albüm  
 
Okunmamış mesajMesaj Başlığı: Re: Gündem - Köşe Yazıları
Gönderilme zamanı: 02 Nis 2016 03:05 am 
Westeros Kralı
Westeros Kralı
Kullanıcı avatarı


Çevrimdışı
68 Kuşağı’nın ele avuca sığmaz futbolcusu: JOHAN CRUYFF - Soner Yalçın

futbol asla sadece futbol değildir. Arjantin’deki askeri cunta, kendisini başarılı göstermek için 1978 Dünya Kupası’nı kullanmak istedi. Amerikan PR şirketi Burson ve Marsteller’e ile anlaşarak geniş bir propaganda kampanyası başlattı. Amaç, kupayı kazanmaktı. Johan Cruyff, askeri darbeyi protesto edip Arjantin’deki Dünya Kupası’na katılmayı reddetti. Tavrı şaşırtıcı değildi; 1973’te de faşist Franco’ya karşı olduğu için şampiyon Real Madrid takımına değil, küme düşmemeye oynayan Barcelona’ya gitti. Perşembe günü kaybettiğimiz Cruyff kimdi…


Hollanda, Amsterdam…
Johan Cruyff; 12 Nisan 1947’de doğdu.
Ailenin ikinci çocuğuydu; ilk çocuk ağabeyi Henny idi.
Babası, Hendrik Johannes Cruyff işçi kökenli manavdı.
Annesi, Petronella Bernarda ev kadınıydı.
12 yaşında babasını kaybetti.
Annesi dükkanı kapattı. Evlerine yakın olan stadyumda temizlik görevlisi olarak iş buldu. Yanında bazen oğlunu da götürüyordu. Küçük Cruyff futbolcuların, kramponlarını temizliyor, saha çizgilerini kireçle çiziyordu.
Bir gün… Ajax futbol takımı idman yaparken top Cruyff’un önüne düştü; ayağında sektirmeye başladı. Topa dokunuş tekniği Ajax antrenörü Victor F. Buckingham’ın dikkatini çekti. Tekniğini ve yeteneğini ilk keşfeden bu İngiliz futbol adamı oldu.
Cruyff okulu bıraktı; ve tüm gününü Ajax alt yapısında geçirdi. Çok hızlıydı ve harika çalım atma yeteneğine sahipti ve oyun zekası mükemmeldi. Ama çelimsizdi, kasları güçsüzdü. Özel idman yaptırıldı. Sol ayağını kullanmayı öğrettiler. Vs.
Tarih: 15 Kasım 1964.
17 yaşında, Ajax formasıyla ilk maçına çıktı; 3-1 yenildiler ama Ajax’ın tek golünü attı.
Bir yıl sonra Ajax ile sözleşme imzaladı ve profesyonel oldu. Aylık maaşı 120 Gulden’di.
Fakat sorunlar vardı; 60 kiloydu ve günde kimi zaman 80 sigara içiyordu.
Onu keşfeden hocası, İngiltere’ye döndü. Yeni teknik direktör; yıllarca Ajax’ta oynamış milli futbolcu Rinus Michels idi. O da İngiliz Buckingham gibi “total futbol” sisteminden, yani “toplu hücum toplu müdafaadan” yanaydı. (Cruyff futbolculuğu ve teknik adamlığı döneminde hep bu futbol sistemini benimseyecekti; “tiki taka” sistemi!)
Bu modelin “beyni” Cruyff’tu; oyun kurucuydu; ve olağanüstü zarif tekniği vardı. Spor yazarı David Miller’a göre, “futbolun Pisagor’u” idi. İlk sezonda oynadığı 23 maçta 25 gol attı; Ajax şampiyon oldu.
Bir sezon önce en kötü zamanını yaşayan Ajax, “total futbol” anlayışı ve 4-3-1-2 taktiğini uygulayarak; 1965-73 arası altı kez Hollanda Ligi, 1966-71 arası üç kez Hollanda Kupası şampiyonluğu kazandı.
1969’da İtalyan Milan’a karşı kaybedilen Şampiyon Kulüpler Kupası’nı 1971, 1972 ve 1973’te arka arkaya üç kez kazandılar.
İkinci sınıf futbol oynadığı söylenen Hollanda futbolu uykudan uyanıyordu.
Ajax ile birlikte Cruyff’un da yıldızı Avrupa’da parlamaya başlıyordu.
1971’de Avrupa’da yılın futbolcusu seçilen ilk Hollandalı oldu. Ve tarihinde Hollanda’nın ilk kırmızı kartı olan futbolcu da o oydu! 68 Kuşağı’nın itirazcı ruhuna sahipti…
1970’te kasığından sakatlanıp bir süre 9 numaralı formasını giyemedi. Sakatlıktan çıktıktan sonra ezeli rakipleri PSV karşılaşmasında yedekti; oyuna sonradan 14 nolu formayla girdi ve futbol hayatı boyunca 14 numarayı hiç değiştirmedi…




FAŞİST FRANCO’YA KARŞI

Cruyff, 1967 yılında aşık oldu.
Yaşamı boyunca eşi olacak Danny Coster, zengin bir ailenin kızıydı. Miss Hollanda 1967 güzeliydi.
2 Aralık 1968’de evlendiler.
Üç çocukları oldu; kızları Susila ile Channal ve; (ileride Barcelona’da futbol oynayacak) oğulları Jordi doğdu.
Danny futbolla ilgiliydi; eşini çekip çeviren biriydi. Menajeri gibiydi; futbol sözleşmelerine bile karışıp imza törenlerinde bulundu. Bu nedenle Cruyff’un adı, “kılıbık” olarak yazıldı gazetelerde.
Cruyff’un “paragöz” olarak bilinmesinde eşinin rolü olduğu söyleniyordu. O dönem için ilk kez yaşanan talepleri vardı; oynamadığı maçların parasını istiyordu. Röportaj isteyen gazetecilerden para talep ediyordu.
Yıl, 1973…
Cruyff dünya transfer rekoru kırarak 2 milyon dolara Barcelona’ya gitti. Ajax Başkanı onu Real Madrid’e satmak istedi ama faşist diktatör Franco’yu sevmediği için daha fazla para vermelerine rağmen Real Madrid’e gitmedi. Yıllar sonra “bu bir meydan okumaydı” diyecekti.
Bu aynı zamanda futbol kariyerini de zora sokabilirdi; çünkü, transfer olduğu yıl Barcelona ligi alt sıralarda bitirmişti.
Barcelona’yı çalıştıran eski hocası Rinus Michels ile Barcelona’da futbol devrimi yapacaklarına inanıyorlardı. (Ajax gibi Barcelona’da da başarı olan teknik direktör Michels, futbolculuğu günlerinden beri “kitap kurdu” idi ve tüm futbolcularına kitap okuma şartı koşuyordu! Cruyff’un siyasal kültürü buradan geliyordu.)
Ajax’taki “top bizde olduğu sürece rakip gol atamaz” futbol felsefesini Barcelona’ya uygulatacaklardı.
Ve… O sezon Cruyfflu Barcelona, Real Madrid’i kendi sahası Bernabeu’da 5-0 yenip, şampiyon olarak faşist Franco’ya tarihinin en büyük futbol mağlubiyetini yaşattı. Katalanlar; faşist rejimin Franco’nun ölümüyle değil, Barcelona’nın Cruyff önderliğinde Real Madrid’i yenmesiyle bittiğini söyler!
Cruyff, Barcelona’da Katalanların ulusal kahramanı haline geldi. “El Salvador (Kurtarıcı)” adını verdiler.
Cruyff da, Katalanları seviyordu. 1974 yılında Barcelona’da doğan oğluna; -Franco’nun yasağına rağmen- Katalan milliyetçilerinin simgesi Katalonya koruyucu azizinin adını verdi; “Jordi.”
Yıllar sonra 2006’da Katalonya hükümeti Cruyff’a Aziz Jordi haçı verdi. Peki… Cruyff tanrıya inanıyor muydu? Şöyle dedi bir röportajında: “Tanrıya inanmam; İspanya’da 22 futbolcu da istavroz çıkarır, eğer bir faydası olsaydı bütün maçların berabere bitmesi gerekirdi!..”




ALMAN GAZETESiNiN AHLAKSIZLIĞI



Dün­ya­da, Hol­lan­da-Cruyff fut­bo­lu rüz­ga­rı esi­yor­du.
Yıl, 1974…
Hol­lan­da; II. Dün­ya Sa­va­şı­’n­dan son­ra ilk kez dün­ya şam­pi­yo­na­sı­na ka­tıl­dı.
Uru­gu­ay, Bul­ga­ris­tan ve İs­ve­ç’­i ge­çip gol ye­me­den grup li­de­ri ol­du. İkin­ci tur grup maç­la­rın­da Ar­jan­tin, Do­ğu Al­man­ya ve Bre­zil­ya­’yı ye­ne­rek fi­na­le yük­sel­di. Mü­ni­h’­te oy­na­nan fi­nal ma­çın­da Ba­tı Al­man­ya­’ya 2-1 kay­bet­ti­ler. Tur­nu­va­da üç gol atan Cruyff dün­ya ku­pa­sı­nın fut­bol­cu­su se­çil­di. La­ka­bı ar­tık “Sa­rı Fa­re­” idi.
Cruyf­f’­un li­der­li­ğin­de Hol­lan­da, fut­bo­la ge­tir­di­ği dev­rim sis­te­miy­le gö­nül­le­re taht kur­du. Ko­lek­tif oyu­nun prim sis­te­mi­ne de eşit­lik ge­tir­di­ler. Ör­ne­ğin…
Hol­lan­da­’da bir ban­ka, gol atan her fut­bol­cu­nun he­sa­bı­na he­men 10 bin li­ra ya­tı­rı­la­ca­ğı­nı açık­la­yın­ca “i­ki asi­”; Cruyff ve tek­nik di­rek­tör Mic­hels bu­na kar­şı çık­tı: “Biz bu oyu­nu 11 ki­şi oy­nu­yo­ruz, o yüz­den tek bir ki­şi­ye de­ğil, her go­le her­ke­se eşit ola­rak pa­ra ya­tı­ra­cak­sa ya­tır­sın­lar, yok­sa hiç zah­met et­me­sin­ler!”
Dün­ya­nın o gü­ne ka­dar gör­dü­ğü ta­kım­la­ra ben­ze­mi­yor­lar­dı. Si­ga­ra- iç­ki içi­yor; cin­sel ha­yat­la­rı­nı ta­kım dok­to­ru Dr. Fritz dü­zen­li­yor­du ve maç­la­ra Tom Jo­nes, Rol­ling Sto­nes plak­la­rı din­le­ye­rek ha­zır­la­nı­yor­lar­dı.
Bu ha­yat ki­mi kur­naz­la­ra koz ver­di.
Fi­nal ma­çın­da Cruyf­f’­un et­ki­siz ol­ma­sı­nı Henny, kar­de­şi­nin maç­tan ön­ce­ki ge­ce hiç uyu­ma­dı­ğı­nı söy­le­di. Bu­nun ne­de­ni Al­man Bild ga­ze­te­sin­de çı­kan “C­ruyff, Şam­pan­ya ve Çıp­lak Kız­la­r” isim­li as­pa­ra­gas ha­ber­di. Hol­lan­da­lı oyun­cu­la­rın ha­vuz ba­şın­da çıp­lak kız­lar­la par­ti yap­tı­ğı­nı id­di­a eden ha­ber­den son­ra eşi Danny, Cruyf­f’­u ara­yıp he­men bo­şa­na­ca­ğı­nı söy­le­miş ve Cruyff, ai­le­si­ni kay­bet­me kor­ku­suy­la ağ­la­ma kriz­le­ri­ne gi­re­rek ha­be­rin ya­lan ol­du­ğu­na ik­na et­me­ye ça­lış­mış­tı. Cruyf­f’­un Dann­y’­e dil dök­tü­ğü te­le­fon ko­nuş­ma­la­rı­nın fa­tu­ra­sı için fe­de­ras­yon ote­le 10 bin mark öde­ye­cek­ti!
Al­man­lar, Hol­lan­da­’yı yen­me­yi “ba­şar­mış­tı!”
Hol­lan­da­lı fut­bol­cu Wil­lem van Ha­ne­gem ma­çı göz­yaş­la­rı için­de terk ede­cek­ti; ba­ba­sı­nı II. Dün­ya Sa­va­şı­’n­da Na­zi­ler öl­dür­müş­tü…
Yıl­lar son­ra 2008’de FI­FA es­ki Baş­ka­nı Jo­ao Ha­ve­lan­ge, oto­ri­te­le­rin ev sa­hi­bi Ba­tı Al­man­ya­’yı şam­pi­yon yap­mak için ön­ce­den her şe­yi ha­zır­la­dık­la­rı­nı açık­la­dı!
Fut­bol as­la sa­de­ce fut­bol de­ğil­di…
Dört yıl son­ra…
Ar­jan­ti­n’­de­ki Dün­ya Ku­pa­sı­’na Hol­lan­da önem­li bir yıl­dı­zın­dan yok­sun git­ti.
Grup maç­la­rın­da oy­na­yan Cruyff, Ar­jan­ti­n’­e git­me­ye­ce­ği­ni açık­la­dı. Sa­de­ce Hol­lan­da­lı­lar de­ğil, tüm fut­bol­se­ver­ler şo­ke ol­du.
Ar­jan­ti­n’­de as­ker­ler, halk­çı Pe­ro­n’­u as­ke­ri dar­bey­le yık­tı. Sağ­cı cun­ta, ken­di­si­ni ba­şa­rı­lı gös­ter­mek için 1978 Dün­ya Ku­pa­sı­’nı kul­lan­mak is­te­di. Ame­ri­kan PR şir­ke­ti Bur­son ve Mars­tel­le­r’­e ile an­la­şa­rak ge­niş bir pro­pa­gan­da kam­pan­ya­sı baş­lat­tı. Amaç, ku­pa­yı ka­zan­mak­tı.
Ga­ze­te­ler, Cruyf­f’­un Ar­jan­ti­n’­e git­me­me ne­de­ni ola­rak, as­ke­ri dar­be­yi pro­tes­to et­ti­ği­ni yaz­dı.
Yıl­lar son­ra 2008 yı­lın­da Cruyff, Bar­ce­lo­na­’da­ki ev­le­ri­ne si­lah­lı ki­şi­le­rin gel­di­ği­ni ve Dün­ya Ku­pa­sı­’na git­me­me­si için teh­dit edil­di­ği­ni söy­le­di.
Ve… “Ta­kı­mın bey­ni­” Cruyf­f’­suz Hol­lan­da, fi­nal ma­çın­da uzat­ma­lar­da ye­di­ği iki gol­le 3-1 Ar­jan­ti­n’­e kay­bet­ti!
As­ke­ri dar­be ka­zan­mış­tı!..
Ama asıl ka­za­nan ise; ge­le­ce­ği gö­ren Cruyf­f’­tu; “ko­nu man­ke­ni­” ol­ma­yı ka­bul et­me­miş­ti.


NARGiLE HEDiYE EDEN TÜRK SANATÇISI


Yıl, 1975…
Arjantin’in yıldız futbolcusu Jorge Valdano 19 yaşındaydı ve İspanya Deportivo takımında oynuyordu. Bir gün…
Barcelona ile karşılaştılar. Hayran hayran Cruyff’un takım üzerindeki hakimiyetini, takımı yönlendirmesini seyretti. Seyirciler gibi hakemler de Cruyff’un etkisindeydi. Bu nedenle Cruyff hakemi bile azarlamaktaydı.
Valdano anılarında yazdığına göre dayanamayıp bir pozisyondan sonra Cruyff’un yanına gitti; “düdüğü sen al, maçı sen yönet bari” dedi…
Cruyff başını çevirip Valdano’ya şöyle bir tepeden baktı; “Kaç yaşındasın?” diye sordu. “19” yanıtını alınca Cruyff, şöyle dedi: “İnsan 19 yaşındayken Cruyff’a ‘siz’ der!”
Yıllar sonra…
Barcelona Başkanı J. Lluis Nunez’e kulübün (bugünün yıldız futbolcularını yetiştiren) efsane alt yapısı La Masia’yı kurdurmaya ikna için, ‘’Buraya gelen çocuklar aynı zamanda iyi bir eğitim de almalı’’ demesi tesadüf değildi.
Barcelona’dan sonra 1979-81 yılları arasında ABD’de futbol oynayıp tekrar Ajax’a dönüp 1982 ve 83 yılında iki lig şampiyonluğu yaşadı. Ajax’a kızıp ezeli rakip Feyenoord’a gitti ve bu takımı -10 yıl sonra- 1984’te şampiyon yaptı. Aynı yıl, futbolu bıraktı.


Bu yıldan sonra (üç sezon) Ajax ve (sekiz sezon) Barcelona teknik direktörlüğü yaptı. Hayatının sonuna kadar elini iki kulüpten hiç çekmedi. Teknik direktör olarak her iki takımda lig ve Avrupa şampiyonlukları kazandı. “Rüya takım” Barcelona’nın temelini attı. Görevden ayrıldıktan sonra Barcelona onursal başkanı seçildi.
O futbolun dahisiydi…
Futbolcularına nasıl nefes alacaklarını öğretmek için idmana opera sanatçısı getirtmişti.
Öğrencisi Pep Guardiola Barcelona’da nasıl başarılı olduğunu şöyle açıkladı: “Ben sadece Cruyff’tan öğrendiklerimi aşılamaya çalıştım.”
Cruyff’tan bildiklerini, tecrübelerini aktarmak için -22 ülkede- 1997’de Cruyff Vakfı kurdu. Adına Hollanda’da; kolej, enstitü, üniversite kuruldu.
Hakkında kitaplar yazıldı. Belgeseller-filmler yapıldı. Adına şarkılar yapıldı. (Cruyff, 1969’da plak ve 1994’te single çıkardı.)
1999’da yüzyılın futbolcusu seçildi.
Kalp ameliyatı geçirdi. Sigarayı bıraktı. Sigara karşıtı kampanyalarda görev aldı. (Türkücü Ahmet Sezgin, 1973’te Cruyff’a nargile hediye etmişti.)
Sonuçta…
Cruyff 24 Mart 2016’da, Barselona’da akciğer kanserinden öldü.
1994 yılında şampiyonlar ligi maçı oynamak için Barcelona başında İstanbul’a geldiğinde, gazetecilerin “Türk futbolcular arasında Avrupa’da oynayacak bir futbolcu var mı” soruna, “Burayı Avrupa sanıyordum” yanıtını vererek ders vermesi unutulmazdı.
Toprağı bol olsun…

----------------

Eklenti:
Cruyff.jpg
Cruyff.jpg [ 66.32 KiB | 731 kere görüntülendi ]

_________________
Resim

"Ben yalvarmadığım gibi kaçmam da. Robert'ın varisi, Westeros'un gerçek kralıyım. Benim yerim, adamlarımın yanıdır."


Başa Dön
  Profil Kullanıcının Güncesini Görüntüle Kişisel albüm  
 
Eskiden itibaren mesajları göster:  Sırala  
Yeni başlık gönder Başlığa cevap ver  4. sayfa (Toplam 5 sayfa)
 [ 81 mesaj ]  Sayfaya git Önceki  1, 2, 3, 4, 5  Sonraki

Tüm zamanlar UTC + 3 saat


Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 4 misafir



Bu foruma yeni başlıklar gönderemezsiniz
Bu forumdaki başlıklara cevap veremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı düzenleyemezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz
Bu foruma eklentiler gönderemezsiniz

Aranacak:
Geçiş yap:  


Powered by phpBB® Forum Software © phpBB Group